Category Archives: Aile ağacı ve biyografiler

EMRE’YLE İLGİLİ BİR KAÇ ÇOCUKLUK ANISI, HER NE KADAR ŞİMDİ KOCA ADAM OLSA DA BİR ZAMANLAR HALALARININ PAŞASIYDI

Dayım Hasan Telatar ve yengem Ferzan Telatar, Hacettepe Üniversitesi henüz kurulmadan eğitim almaları için Amerika Birleşik Devletlerine gönderilen ve döndükten sonra da Üniversitenin çekirdek kadrosunu oluşturan ekiptendir.

Okuduğum üniversitenin resmi kuruluşu benim doğmamdan birkaç ay sonra olmasına karşılık, ben doğduğum zaman dayımlar Amerika’da eğitim almaktaymışlar. Eğer yanılmıyorsam orada 7 yıl kalmışlar. Dayım ülkenin ilk gasroenterologlarından, yengem de endokrincilerinden biridir ve her ikisinin de sonradan öğrencisi oldum.

Çocukluğumun ilk yıllarında, hayal meyal ‘dünyanın diğer ucundaki dayı’ temasını ve annemin uzaktaki dayıma mektuplar yazdığını hatırlıyorum. Hatta, fakültede okurken bu mektuplardan birini de dayımın Ankara/ Gazi Osman Paşadaki evinde bulup okumuştum. Bu mektupta annem, dayıma benim doğduğumu haber veriyor.

Dayımlarla ilgili gerçekten hatırladığım ilk anım; ben 5 yaşındaydım ve Pazar’daydık, dayım ve yengem Amerika’dan Türkiye’ye dönmüşler ve aile ziyaretine geleceklerdi. Evde gayet belirgin bir heyecan vardı, ben de genel heyecana ayak uydurmuş, hiç tanımadığım dayım geliyor diye ve evin önündeki beton üzerinde tek ayak üzerinde döne döne dans etmiştim.

Dayılar geldiğinde bana bir jüpon getirmişlerdi, o zaman Türkiye’de hiç olmayan ve aslında elbise altına giyilmesi gereken bu giysiyi, elbise gibi giyip elimde bir çiçekle poz vermişim. Pazar’daki evin üzerinde çekilmiş (o zaman evin üzerinde çatı yoktu, inşaata bir kat daha eklenmesi  ihtimaliyle yer yer demirlerin yükseldiği, kenarlık olmayan, teras gibi bir düzlüktü) güneşten gözlerim kamaşmış bir resmim vardı. Bu resim şimdi nerede bilmiyorum.

Dayımla yengemin benimle hemen hemen yaşıt olan kızları Amerika’da daha bebekken vefat etmiş, sanırım Türkiye’ye döndükleri zaman yeniden bir çocuk sahibi olmak istemişler.

Dayımlar döndükten sonra, bu sefer mektuplar bitti, telefonla konuşma devri başladı. O zamanlar Ankara’yla konuşmak için önce santral aranır, şansın varsa birkaç saat içerisinde hatlar bağlanırdı. İşte bu konuşmalardan birinde yengemin hamile olduğunu öğrenen, annemin heyecanla çığlık attığını duymuştum. Bu haberle annem ne kadar mutlu olduysa artık, onun sevincini görüp, bunun çok güzel bir haber olduğunu anlamıştım. Gene bu kez de Trabzon’daki evin koridorunda tek ayak dansımı yapmıştım.

Emre’yi, Trabzon’a ilk getirdikleri zaman birkaç aylık bir bebekti. Yengemin  elbisesi ile aynı kumaştan dikilmiş bir tutum giydiği için, annesinin kucağında uyuyan bebeği ilk anda seçememiştim.

Emre’yi o zamanın Türk adetine ters, ancak pediatrislerin önerdiği şekle göre yüzü koyun yatırıyorlardı. Sonuç olarak kafası çevredeki bütün bebeklerden farklıydı. Onu ilk gören herkes, önce kafasının şeklini fark ediyordu.

Daha o zamanlardan bu kafanın akıl dolu olduğu belliydi. Daha 7/8 aylıkken, arabasının sapına yapışır, Yıldızlıdaki evin geniş koridorlarında yürüme talimleri yapardı. İkinci gelişlerinde henüz 2 yaşına girmemişti, ama mükemmelen konuşmaya başlamıştı. Bir gün denizde kayıkları görmüş ve annesine ‘’Ferzan bak, iki tane minik kayık yüzüyor uzakta’’ demişti. Bu cümlesi öğretmen olan annemin çok dikkatini çekmiş ve bir hayli üzerinde durmuştu. Şimdi bir çocuk hekimi olarak o yaşta bir çocuğun 30/40 kelime bilip, 2 kelimelik cümleler kurmasının yeterli olduğunu biliyorum.

Konuşmaya başladığı andan itibaren de her şeyi merak edip sorgulamaya başladı. Ama öyle her çocuk gibi bu ne diye sormazdı, cevap verebilmenin oldukça zor olduğu sorulardı. Birkaç yıl sonra artık kimse sorularına cevap veremez olmuştu.

Emre’nin çocukluğunun en bilinen özelliklerinden biri de iştahsızlığıydı. Bizim kültürde çocuk bakmanın birinci kuralı karnını doyurmak olduğundan, ona yemek yedirmek bütün bir günü alan bir uğraş hali alırdı. Zavallı çocuğun, sabah kahvaltısı öğlen yemeğine, öğlen yemeği ise akşam yemeğine kadar sürer, ona yemek yedirmekle görevli biri elinde çatalla peşinde koştururken, o ağzındaki lokmayı alt dudağının içinde biriktirip, gün boyu pelikan kuşu gibi dolanırdı.

Beş kız kardeşin arasında tek erkek kardeş olan dayımın tek çocuğu olarak, halalarının paşasıydı. Mukaddes Halası (MUKE)  Emre’ye bakmak için yıllarca Ankara’da kaldı.  Birkaç yıl sonra, Emre’nin, ‘arabalar fren yapınca hemen duruyor da trenler fren yapınca neden hemen durmuyor, bir dalgıç denizin altındayken, deniz suyu içeri dolmadan, denizaltına nasıl girebilir, her hafta aynı günler tekrar tekrar nasıl oluyor’ gibi sorularından yılıp, ‘bu çocuk beni sersem etti’ diyerek, artık Ankara’ya gitmedi.

Emre’nin, 5 tane gerçek halası var, Pazar’daki akraba kadınların hepsini da hala diye tanıtıyorlar. Annemin hastalığı sırasında sık sık Ankara’ya gider ve dayımlarda kalırdı. Bir gün Emre ağlayarak ‘hala’ diye seslenmiş, annem ‘efendim’ diye cevap verince, Emre, Mukaddes Teyzemi kast ederek ‘ben esas halamı istiyorum’ demiş. O hala bolluğunda çocuğun kimlerin gerçek halası olduğunu öğrenmesi zaman almış demek ki.

O sıralar bir çizgili çocuk hikayesinde uçan fil ‘Dumbo’ ile,  filin fare arkadaşı ‘Timoti’ vardı. Emre, Dumbo, annem de Timotiydi.  Timoti, Dumbonun burnunda seyahat ettiği için, kitabı okurken, annem Emre’nin burnuna parmaklarını koyardı, böylece filin burnundaki fare olurdu. Emre hala annemden söz ederken ‘favori halam’ der. Oysa o zamanlar anneme timoti hala, Mukaddes teyzeme de asker hala derdi.

Dayım, çocukken Emre’yi kurt ile korkutmuş. Kurt onun için çok önemliydi. Kurt sözü ederken bile gözleri açılır, dudakları büzülür, ağzını doldura doldura ‘kurt’ derdi. Birkaç kurt korkusu hikayesi de aile arasında epeyce konuşulur.

Annemin ameliyat olması gereken zamanlardan birinde, birkaç teyzem ve hatta annemin teyzesi de, hep birlikte dayımın evindeymişler. Benim en büyük teyzem bayağı horlardı, annemin teyzesi ise ondan da beter horlardı. Üstelik ikisi de bir yükselip, bir alçaltarak, arada melodi değiştirerek, ancak tamamen farklı, bir birinden net olarak ayırt edilebilen ezgilerle horlarlardı. Gece evde artık nasıl bir gürültü kopardılarsa, Emre sessizce annemin yatağına gitmiş ve korku içerisinde ‘hala evde kurt mu var?’ diye sormuş.

Bir seferinde ben de Ankara’dayım, dayım o zamanlar Gima olan binanın önünde park etti. İçeriye sadece birkaç dakikalığına gireceği için Emre’yle beni arabada bıraktı. Giderken de kapıyı sakın kimseye açmayın diye tembih etti. Biz tuhaf bir yerde park etmiş olduğumuz için, biraz sonra bir adam geldi ve bize arabayı ileri almak istediğini söyledi. Ben de daha çocuğum, Emre iyice ufak, korkudan benim yanıma büzüldü, ben de bayağı korktum, ama bir dolu şey söyleyerek adamı püskürttüm. Adam gitti, ama bu arada biz de oturduğumuz yerde macera yaşamış olduk.

Biraz sonra dayım geldi, arabaya biner binmez, heyecanla az önce bir adam geldi cama vurdu, bize kapıyı açın dedi ama açmadık diye anlatmaya başladım. Emre hemen araya girdi ve ‘halbuki kurt’ diyerek beni düzeltti. Adamdan nasıl korktuysa artık, bu kadar korkunç birisi adam olamaz, olsa olsa kurttur diye düşünmüş demek ki.

Şimdi o çocuk büyüdü, kafasının şeklinin hakkını verdi. Girdiği bütün matematik yarışmalarına, üniversite sınavında derece aldı, OTDÜ’yü birincilikle bitirdi, MIT üniversitesinde doktora yaptı. Şimdi Lozan Üniverstesinde profesör.

Birkaç ayda bir benim yazılarımı toplu olarak okuyor. Hafızası da annesi gibi bir hayli kuvvetli olduğunda özellikle aile tarihi hakkında yazdığım yazılarda beni bir hayli düzeltiyor. Geçen gün, Mualla teyzemle ilgili yazım üzerine bana telefon açtı.

Yazıda Laz Yaşar diye tanıttığım adamın lakabı aslında Tarzan Yaşar imiş. Emre, adamla tanışmış, onu Baba filmindeki bir karaktere benzetiyormuş, o gemi kaçırma hikayesinin gazete haberlerini bile buldu.

Bir diğer konu ise teyzemin yazıda belirttiğim gibi ağır ceza değil asliye hakimi olduğunu söyledi. Aslında benim aklımda ağır ceza diye kalmasının da geçerli bir nedeni varmış, onu da kendi anılarıyla bezeyerek anlattı.

Dedim ya Emre halalarına göre paşaların paşası.

Emre sanırım lise yıllarındayken, bir ara hukuka merak sarmış, Mualla teyzem de onu bir yaz boyunca mahkemeye götürmüş.

Mualla teyzem asliye ceza hakimi olduğu halde, ağır ceza davaları 3 hakimden meydana gelen bir kurul tarafından görülürmüş, teyzem de Rize’nin en kıdemli hakimi olarak, o kurulda görev alırmış. Ben bu nedenle onu ağır ceza hakimi sanıyormuşum.

Bütün bir yaz boyunca Emre, Rize’de görülen bütün ağır ceza mahkemelerine girmiş. Teyzem Emre’nin seyirciler arasında oturmasına rıza göstermediği için, savcı bey, Emre’ye bir savcı cüppesi giydirir ve sen benim asistanımsın diyerek, savcının oturması gereken yerde oturturmuş. Bizimki de işi ciddiye alır, bu davada kim hangi kanunun, hani maddesine göre hangi cezayı alması gerekir, ağırlaştırıcı ve hafifletici sebepler var mıdır, varsa nelerdir. Kanunları ciddi ciddi okur ve hatta savcı ile tartışırmış.

Bütün bir yaz boyunca, savcının bu ukala çocuğa katlanması  da,  bir Allah kulunun çıkıp, bu çocuğun burada ne işi var diye sormamış olması da çok ilginç. Emre ne yazık ki bu toleranslı savcının ismini hatırlayamadı.

İşte böyle bir halalarının paşası çocuktu. Son yıllarda biz teyzemin, o annesinin hastalığıyla pek yorulmuştuk.  Geçen yıl bizim evde birkaç gün kaldıktan sonra bana yazdığı teşekkür notunda uzun zamandan beri kendimi böyle paşa gibi hissetmemiştim diye yazmıştı. Demek ki bizim de paşamızmış.

Çanakkaledeki evde
Kuş adasında, Emrenin yeğeninin düğünü için gitmiştik
Lozanda

TORUN ZEYNEP’İN HEMŞİN HORONLU DOĞUM GÜNÜNDE AİLE BULUŞMASI; ZEYNEP HALANIN BASA AİLESİ

Geçen hafta, İstanbul’a Zeynep’in 60 yaş partisine katılmak  için gittim. Zeynep, annemin Zeynep Halasının torunudur. Bu doğum günü nedeniyle sülalemizin Basa kolundan biraz söz etmek istedim.

Telatar’lar yani benim annemin sülalesi ile Basa’lar bir şekilde birbirinden ayrılmış, ancak aynı soydan gelen ailelerdir. Her iki ailenin birbirine akraba oldukları konusunda herhangi bir kuşku yok, ancak ayrılık konusunda birkaç farklı versiyon dinledim. Benim kendi kanaatimce, iki aile ferdi arasında mal anlaşmazlığı oldu, toprak paylaşılınca, aile de bölündü.

Sonuçta ne olduysa oldu, zaman içinde bu anlaşmazlık unutuldu, akrabalık bağı unutulmadı. Bu iki aile, aynı zamanda Balta ailesi de çeşitli evlilikler yolu ile (mesela benim anneannem Balta’dır) akrabadır. Sonuç olarak sosyal medyada bile Telatar, Balta, Basa sülalesi olarak guruplarımız var. Kim kimin nesi olur kısmını tam anlamıyla bilen çok kişi olduğunu sanmıyorum ama bir şekilde hepimiz akrabayız.

Zeynep’in babaannesi Zeynep Hala ile benim anne tarafından dedem Cevdet Efendi, öz kardeştir. Öz olmalarının üzerinde durdum, çünkü önceki nesillerde hemen herkes, birkaç kez evlenmiş, dolayısıyla herkesin bir çok öz ve üvey kardeşi var. Bir de bizim bölgede akraba evlilikleri sıktır, bazen iki kişi arasındaki akrabalık derecesini anlamak için uzun uğraşlar gerekir.

Neyse ki Zeynep’le aramdaki kan bağı oldukça yalın. Büyük dedem, Hasan Ağanın ikinci karısından olan çocuklarından biri dedem biri de Zeynep Hala. Benim dedem de Zeynep Hala da hayatlarında sadece bir kez evlenmişler.

Zeynep Halanın eşi Rıza Efendi sülalenin Basa koluna mensup bir ağa, dedemle bir şekilde kan bağının da olması gerekir, ama nedir bilemiyorum. Rıza Efendiye bağlı bir hayli toprak var, ailenin Telatar kolundan gelen topraklar Pazar ilçesinde, ancak Ardeşen ilçesinde de  evlilik yoluyla gelen ciddi miktarda toprağı var, yani oldukça varlıklı bir adam, tam 3 kez evlenmiş, son eşi bizim Zeynep Hala.

Zeynep Hala evlendiği zaman, Rıza efendinin ilk eşi hayatta değilmiş, ancak bizim Cimilli Hala diye bildiğimiz ikinci eşi hala hayatta imiş. Rıza Efendinin 3 eşinden olma çocuklar hep bir arada büyümüşler. Bu gün bile torunlar hiç üveylik bilmeden birbirlerine ruhen çok yakın yaşarlar.

Zeynep Halanın, yaş sırasına göre; Tiraje Cordan, Rauf Suat Basa, Hatice Basa, İnci Hacışahinoğlu, Cihan Şeheri ve Korkmaz Basa isimli 4 kız, 2 erkek, 6 çocuğu var (anlaşıldığı gibi burada evlilik soy isimlerini yazdım).

Zeynep Halanın oğulları Suat ve Korkmaz sırasıyla Melek ve Feraye Kobal isimli iki kız kardeşle evlenmiş. Suat ve Melek çiftinin kızları Tülin ve Zeynep (doğum günü bebesi), Korkmaz ve Feraye çiftinin çocukları ise Sönmez, Sancak, Mustafa Kemal, İstiklal ve Barış.

Her iki çiftin çocukları da o kadar yakın büyütüldüler ki, şimdi hepsi 2 annesi, 2 babası varmış gibi hissediyorlar ( Her iki baba da rahmetli oldu). Her ne kadar kardeş olmasalar da genetik olarak kardeşler zaten, çünkü dedeler, neneler ortak.

Korkmaz Amcanın, Şafak isimli üvey kardeşini de hesaba katarsak, çocuklarının isimleriyle İstiklal Marşının sözlerini tamamlamak istediğini anlamak mümkün. Barış küçük yaşta bir kaza geçirip, beyin ameliyatı olmak zorunda kalınca bu çok çocuk sevdasından vaz geçti sanırım, öyle olmasa İstiklal Marşından daha bir çok isim çıkarmayı başarırdı.

Ben Ankara’da okurken, Tülin’ler de Ankara’da idiler. O zaman Suat Amca da sağdı, Melek Anne ve kızlar hepsi Ankara’da yaşıyordu. Tülin, Hıfsıssıa Laboratuvarında çalıştığı için, öğlen aralarında buluşmamız bile mümkün olabiliyordu. Ben yurtta kaldığım için onların evinde de sık sık kalırdım.

Sonra zaman içerisinde Korkmaz Amcanın çocuklarının lise ve üniversite zamanları geldikçe, onun çocukları da sırayla gelmeye başladılar. Öyle ki Melek Annelerin evi okul yurdu gibiydi, içinde her yaştan çocuk vardı. Evdeki genç çocuklar Melek Anne dedikleri için, herkes gibi ben de Melek Anne demeye alışmıştım.

Melek Anne o zaman da oldukça kilolu, iştahlı ve çok güzel yemek yapan bir kadındı. Halis Hemşin kızı olduğu için çok bol tereyağlı kuymaklar yapardı,  o kuymağı yedikten sonra yerimden kalkamazdım. Çocuklardan birisiyle bir otobüs yolculuğu yapacağı zaman birkaç saatlik yol için, haftalar sürecek bir kuşatmaya yetecek kadar kumanya hazırlamıştı. Tülin’le aramızda bayağı dalga geçmiştik. Ben uzmanlık sınavına girecekken, hocalara ve arkadaşlarıma ikram etmem için koca bir tepsi su böreği açmıştı. Çok güzel gözleri olan çok tatlı bir kadındır. Şimdi dizlerinden dolayı yürümekte bayağı zorlanıyor, ancak maşallah gayet iyi durumdadır. Ve evet,  kendi doğurduğu, doğurmadığı bir çok çocuğun annesidir.

Feraye Teyzeye gelince, Zeynep Hala ile en uzun süre aynı evde yaşayan gelin, o. Zeynep Halanın anlattıkları hala belleğinde çok taze, inşallah günün birinde sırf bunları dinlemek için yanına gideceğim. Bu hatıraların unutulmamasını Feraye Teyze de çok istiyor.

Tülin’le ruhdaşlığımız hiç eksilmesi hala devam ediyor, mesela benimle ilgili bir rüya görse, ya da ben onunla ilgili bir hisse kapılsam mutlaka doğru çıkar, hiç şaşmaz.

Zeynep çok yakın bir tarihte emekli oldu. Bu yıl da 60 yaşına girince, Tülin ona sürpriz bir parti yapmaya karar vermiş, bana da haber verdiler.

Toplantı İstanbul’da Anadolu yakasında yapılacaktı. Benim Üniversiteden arkadaşım Gülçin’in evine de oldukça yakın bir mekan ayarlamışlar. Ben de arabama atlayıp hafta sonu için Gülçin’e gittim. Hem genişletilmiş bir akraba toplantısına katılmak mümkün oldu, hem de gençlik arkadaşlarımla felekten bir hafta sonu çalmış oldum.

Evden toplantı için çıkarken düğüne gider gibi süslendim. İyi ki öyle yapmışım, aramızda büyük elçiler filan da olduğu için erkekler papyon, takım elbise, kadınlar tuvaletli idiler. Bayağı düğün yapar gibi, 100 kişilik bir toplantı oldu.

Kimleri görmedim ki? Melek ve Feraye teyzeler, Korkmaz Amcanın bütün torunları, Cimilli Halanın torunlarından bir çoğu, Pazardan eski dostlar. Cimilli Halanın torunu Rıza’yı 30 yıldan daha uzun süredir görmemiştim. Benim çocukluğumda Pazarın diş hekimi Dursun Amcanın çocuklarından ve torunlarından bir kaçını da yıllar üzerine gördüm. Mustafa Kemal’in çocuklarını ilk kez canlı olarak gördüm, daha önce sadece resimlerini görmüştüm. Yani benim için çok hoş bir ‘geniş aile’ gecesi oldu.

Bu aralar sosyal medyada ‘gelsun mi’ videosuyla ortalığı dağıtan, Rakkani horon gurubu da toplantıya geldi. Birden bire ortaya tulum ve horon kurucusu çıktı. Zaten horon kurmak için başka kimseye ihtiyaç yok, aniden bizimkilerde ne devlet adamlığı, ne iş adamlığı kaldı, ceketlerin atılmasıyla, her birinin içindeki Hemşinli ortaya çıktı. Kocaman bir halka yapıldı, oyun kurucunun inanılmaz becerisi, oyuncuların iç ritimleriyle ortaya muhteşem bir Hemşin Çiftayak horonu çıktı.

Aman ki aman. Zaten dünyanın neresine gidersen git, folklor oynayanlar, eğer yerel insanlar ise, ortaya çıkan sinerji bir oyundan çok daha fazlası oluyor. Otantik horon bir oyun değil, insanların gelenekler yoluyla ata kanına bağını temsil eden bir ritüel. Çok anlamlı bir hafta sonuydu.

SOldan sağa üst sıra Zeynep, ben, Tülin, oturanlar solda Melek , sağda Feraye teyzeler

BİRAZ DAHA AİLE TARİHÇESİ, BENDE TEYZEDEN BOL NE VAR, BİRİNE HASAN AĞA DİYE HİTAP ETTİĞİMİZ OLURDU

Anneannemin bir sürü çocuğu olmuş, bazıları henüz günlük bebek iken ölmüşler ve ölen bebekler erkekmiş. Sonuçta Annelerin çocuklarından 6 tanesi  erişkin yaşa kadar yaşadı. Cinsiyet açısından net bir dengesizlik vardı, yaşayan tek erkek kardeşe karşılık 5 tane kız.

Önce annemden büyük iki kız, sonra annem, annemden sonra dayım ve dayımdan sonra iki kız daha. Bu iki küçük kız kardeş, hakim olan teyzelerim. Biri Trabzon’un meşhur Hakim Güneş Hanım’ı, diğeri Rize’nin meşhur Hakim Mualla Telatar’ı. Her ikisi de gerçek anlamda yöresel birer önemli kişilik, hatta nevi şahsına münhasır olgu.

Trabzonlular Güneş Teyzemi bilir ama, bizim aile arasında hem otoritesi hem de neredeyse 50 yıldır aile mülkünü idare ettiği için ‘Hasan Ağa’ dediğimiz Mualla teyzemdi.

Hasan Ağa; yani annemin dedesi, daha önce hikayesini yazmış olduğum ve büyük mülk sahibi olan gerçek derebeyi. Hasan Ağanın ikinci evliliğinden olma oğullarından biri olan Cevdet Efendi ise annemin babası.

İşte;  Telatar sülalesinden Cevdet Efendi ile, Balta sülalesinden olan Sare Hanımın evliliğinden annem bütün bu kardeşler dünyaya geldi.

Sare Hanım son derece cin fikirli, karınca gibi çalışkan, hastalık derecesinde meraklı, son derece sosyal ve devrimci bir kadındı. Ömrünün son günlerine kadar evin yemeğini yapar, inekleri ile ilgilenir, bahçesine bakar, her gün mutlaka çarşıya iner, bütün düğünlere atma türkücü olarak gider, ne kadar sosyal olay varsa mutlaka haberi olur, yerel seçimlerde propaganda yapar, mülklerle ilgilenir, gün boyu hiç boş durmazdı.

Bana göre onu en güzel anlatan anılardan birisi, Sermin motosiklete binmeye heveslenince ‘rüzgar çok ufuriyi’ dediği için, 70li yaşlarında birinin sırtına atlayıp düzlere (çaylık) motosikletle gitmiş olduğunu anlamamız, bir diğer anı ise hasta yatağında yatarken Emre’nin nerede olduğunu merak edip de güya merak ettiğini belli etmemek için Mustafa’yı zorla tuvalete göndermesidir.

Cevdet Efendi ise karısının tam tersi, inanılmaz  derece sakin bir adamdı. Ömrünün son 30/40 yılında kulakları da sağır olduğu için çok da konuşmazdı. Her sabah kalkar günlük rutinlerini yapar, bel kuşağını sarar, takım elbisesini giyer, kravatını, köstekli saatini takar, evde gazetesini, saatli maarif takvimi yaprağını okur, mutlaka barometreyi kontrol eder ve günün büyük kısmında sessizce otururdu.

Dedem ve İsmail Amca; İsmet İnönü’ye çok benzerdi, bir gün Pazardan Trabzon’a gelirken arabanın arka koltuğunda başında şapkası, kulağında kulaklığı ile oturan dedemi herkes İsmet Paşa sanıp selamlamıştı. Dedem de herkese son derece zarif bir şekilde şapkasıyla selamlamıştı, yol boyu bir kaz kez tezahüratla karşılaşarak eve gelebilmiştik.

Dedem, huy bakımından babasına hiç benzemezdi. Mesela Hasan Ağa, ahırındaki seyisin uygunsuz davranışını yakaladığı için 20 baş hayvanı telef etmiş, benim dedem ise kesime giden bir ineğin göz yaşlarını görünce hayvanı ahıra geri göndermişti.

Yani birbirine hiç benzemeyen iki insandılar, ama evlilikleri oldukça uzun sürdü. Dedem annemden sonra vefat etti ve o sırada en büyük teyzem 60 yaşından büyüktü.

Bebek yaşta ölen kardeşler dışında sadece benim annem 50 yaşında öldü, diğer kardeşler en az 75’i buldu, hatta neredeyse 100 yaşına varan bile oldu.

Benim annem kendinden küçük olan bu iki kız kardeşinin hayatında oldukça önemli roller oynamış. Çünkü onların okumalarına ön ayak olmuş.

Daha önce bu hikayeden bahsetmiş olmam lazım ama gene yazmak istiyorum. Annem ve Mualla ve Güneş teyzelerim ilk okula Rize’nin Pazar ilçesinde gitmişler. Pazar’da o zamanlar ortaokul yokmuş, dayımı Trabzon Lisesine (sanırım o zamanlar orta kısmı da vardı) yatılı olarak göndermişler, kızları ise göndermemişler.

Annem ilk okulu bitirdikten birkaç yıl sonra Pazar’da ortaokul açılmış. Annemin o yaşta inisiyatif kullanıp, hem kendisine hem de kardeşlerine önce kimlik çıkarttırması ve daha sonra da hepsini okula kaydettirmesi aile içerisinde defalarca dinlediğimiz hikayedir.

Hal böyle olunca da hem annemin hem de teyzelerin doğum günleri her zaman kuşku ile değerlendirilmelidir. Hatta annem aralarında en az 1/2 yıl yaş farkı olduğunu çocukluk resimlerinden anladığımız teyzelerimizi her nedense ikiz olarak kaydettirmiş, teyzeler daha sonra bu durumu gerçeğe daha yakın olarak düzelttirmişler.

Ailenin bildiğimiz tarihine bakarak;  muhacirlik yılları, en büyük teyzenin muhacirlik öncesi doğumu, ikincisinin ise muhacirlikten hemen sonra doğması, annemle bu teyze (MUKE) arasında çok az yaş farkı olması, dayımızın net olarak bilinen doğum tarihi, dayımla kendinden küçük teyzelerin çocukluk resimleri gibi bilgilere dayanarak gene de yaşlarının oldukça doğru bir şekilde kaydedilmiş olduğunu teyit edebiliyoruz.

Aile arasında kardeşlerin okul maceraları çok fazla anlatılırdı. Özellikle dayımın Trabzon Lisesine vapurla gitmesi, annemin öğretmen okuluna gitmek için Annelerin yaptığı mücadele, teyzelerin okula giriş sınavında büyük babanın (anneannemin babası) kehanet gibi sözlerini değişik kişilerden, hiç olmazsa 30 kere dinlemişimdir.

Annem bana birkaç defa ortaokula gittiği zaman okuma yazmayı bile neredeyse unuttuğundan söz etmişti. Ortaokuldan belki de evde yaşadıkları ve büyük bir sıkıntı çekmedikleri için pek anlatmazdı. Ancak ortaokulu bitirdikten sonra aile arasında kızlar okurdu okumazdı krizini, liseye gidebilmek için anneannemle birlik olup verdikleri mücadeleyi, nihayet okula gitme izni çıkıp da gidebildiğinde eğitim yılının neredeyse üçte birinin bitmiş olduğunu defalarca dinledim.

Sonuç; annem İstanbul’daki öğretmen okuluna gitmeyi başarmış, üstelik Pazar’dan yaşıtı bir kız arkadaşı olan Muazzez Teyze de onunla  birlikte gitmiş. Böylece 2 kız okula nihayet okula gidebildiğinde ilk karnenin verilmesine sadece bir hafta kalmış (O zamanlar 3 karne varmış).

Her neyse, annem o yıl kazasız belasız sınıf geçmeyi başarmış. Annemin okul başarısı, kendisinden küçük yaştaki kız kardeşlerine liseyi İstanbul’da okuma yolunu açmış. Onlar da bütün ülke çapında sadece 40 öğrencinin alınacağı bir sınavı kazanarak ‘leyli meccani= parasız yatılı’ olarak liseyi okumuş, daha sonra da Hukuk Fakültesine gitmişler.

Bu sınavın ilanını gördüklerinde başvuru tarihinin son günü geçmiş ama Büyükbaba ‘bu 40 kızdan ikisi bizim kızlar’ demiş olduğu için şartları zorlamışlar ve bir öğretmenleri de başvuru dilekçesine geçmiş tarih yazarak göndermiş. Güneş Teyzem hala o öğretmenine her gün dua eder.

Sonuç olarak gerçekten de sınavı kazanmışlar ve annemden dolayı herhangi bir aile engeliyle karşılaşmadan İstanbul’a okumaya gitmişler. O tarihlerde en büyük teyze İstanbul’da gelinmiş. Annem, dayım ve iki teyzem de değişen, ancak çoğunlukla çakışan tarihlerde öğrenci imişler. Yani neredeyse bütün kardeşlerin yolu İstanbul’dan geçmiş.

Mualla Teyzem, yani en son Hasan Ağa,  Kandilli Kız Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur.

Bu yıllardan da en çok dinlediğim her ikisinin de uzun süreli hastalıkları olmuştur. Her ikisi de ömürleri boyunca, o günlerden kalma duygularla olsa gerek, hasta olmaktan aşırı derecede korktular.

Mualla teyzem üniversitede okurken, uzun süreli çarpıntı, halsizlik, zayıflama şikayetleri çekmiş, doktorlar kalp hastası olduğunu düşünüp, bir türlü derdine çare bulamamışlar. Dayım o sırada tıp fakültesinde öğrenci imiş ve tiroid hastası olduğunu o teşhis etmiş. Gerçekten de teyzemin Graves hastalığı (zehirli guatr, tiroid bezinin aşırı çalışması) varmış, ancak onu tedavi ettikten sonra kendine gelebilmiş.

Bu olay, kız kardeşlere dünyadaki en büyük hekimin abileri olduğu konusunda net bir iman konusu sağlamıştı. Mualla teyzemin daha sonra kalın bağırsaklarında çok sayıda divertikül (baloncuk) olduğunun saptanması da bu imanı güçlendiren bir unsur olmuştu.

Mualla teyzemin daha sonra B12 vitamini eksikliği ve 75 yaşında tip 1 diabet çıkartması, gençliğinde geçirdiği Graves ile birleştirilince hafif formda bir ‘otoimmun endokrinopati’ hastası olduğunu anlıyorum.

Mualla Hanım’ın ilk görev yeri Muş imiş. Muş’ta çok uzun süre kalmamış olmalarına karşılık bir hayli anı dinlemişizdir. Her derde deva, aile içinde her ihtiyaç sahibine yardım paketi olan kişi olarak Mukaddes teyzemle birlikte görev yerine gitmişler. Orada kaldıkları ev, o sırada Muş’un imkansızlıkları, buna karşılık ilk görev yeri, kendi mesleğini benimseme günleri, öz gücünü fark etme zamanları olduğu için o günleri bayağı anardı.

(Mukaddes teyzem daha sonra bize bakmak için bizim eve, Emre’ye bakmak için Ankara’ya bol bol gezmiştir).

Mualla teyzem ben mecburi hizmete giderken beni yerleştirmek için Elazığ’a benimle birlikte gelmişti. Ben giderken  yollarda ışık bile yoktu, Tunceli’den geçtikten sonra sözüm ona belli etmemeye çalışarak, yüzümü camdan dışarı çevirmiş, ta kucağıma kadar düşen damlalarla sessizce ağlıyordum. Benim bu halimi görünce de merak etme, burası senin ilk görev yerin olacak gör bak nasıl seveceksin demiş ve haklı çıkmıştı.

Teyzem bu ilk görev yerinden sonra uzun yıllar boyunca Rize’de çalıştı. Sanırım çok uzun süre ile ağır ceza hakimiydi.

Birkaç anı paylaşayım. Laz Yaşar olarak bilinen, muhtemelen bize de uzaktan akraba olan bir kabadayı vardı. Ama öyle böyle değil, bayağı bildiğiniz korsan. Bir ara Libya’da bir gemi kaçırmışlar, uluslar arası bir krize sebep olmuşlardı. Bu olay haftalar boyunca gazetelerin ön sayfasından inmemişti. Sonunda yakalanıp artık kaçıncı kez hapse atılmıştı.

Teyzem bir gün işe gidince ortalık festival yeri gibiymiş. Ne olduğunu sorunca;  Laz Yaşar’ın  hapisten kaçıp, bir eve sığındığını ve evin güvenlik güçleri tarafından ablukaya alındığını, fakat adam silahlı olduğundan bir türlü teslim alınamadığını duymuş. Teyzem hemen aman sakın ateş etmeyin diyerek, bütün uyarıları kulak ardı edip gidip adamı teslim almış. Bu olayı da söyle anlatırdı. Yaşar, gelen benim, ne yani beni mi vuracaksın diyerek görüş alanına girmiş, o da ‘abla tamam sana teslim olacağım, ama beni dövmesinler’ diyerek, teyzemden sadece hapiste dayak yemem sözü alarak kuzu gibi teslim olmuş.

Mualla Teyzem ailenin hiç evlenmemiş bir çok kızından biri, tabii Rize’de hakimlik yaparken baba evinde kaldı. Dedemin mülayim tabiatı nedeniyle evin reisi haline geldi. Babası öldükten sonra ise Pazardaki aile evinin tartışmasız reisi oldu, aile mülklerini hep o yönetti. Biz de teyzeme Hasan Ağa dedik, bu lakabı da kimse yadırgamadı.

BİRAZ DA ANNEMİN HİKAYESİ, HERKES ONU NİHAL ÖĞRETMEN DİYE BİLİR, GERÇEK ADI İSE NEHAR İDİ.

 

Bu bloğu yazmaya başlarken niyetim bir sivil tarih kaydı tutmaktı. Ancak yazılarımdan bazıları, özellikle ortak anılarım olan insanlar için çok daha fazlasını ifade etti. Bir anı bir diğerini çağrıştırdı, çok kez benim unuttuklarımı da hatırlayanlar oldu. Bir çeşit interaktif anı bankası oluşmaya başladı. En çok bu yazım için farklı anılar gelmesini isterim.

Continue reading… →

TÜLİN’İN HABERCİ RÜYALARI, MUKE’YE KARŞI SON GÖREVLER, MUKUT EKİBİ VE HAFİFÇE REVİZE ETTİĞİMİZ AİLE GELENEKLERİ

Bundan 5 yıl önce bir sabah kuzenim Tülin Basa bana telefon etti. Rüyasında denizin kabarıp, benim Boztepe’deki evimin balkonuna kadar ulaştığını gördüğünü söyledi. Ben genellikle rüyamda deniz görmenin bana çok iyi geldiğini söylediysem de, o hayır, bu güzel bir rüya değildi, deniz Trabzon’dan Pazar’a kadar kabarmıştı, ben çok korktum, umarım senin söylediğin gibi olur  dedi.

Bu konuşmamızın üzerinden iki hafta geçmeden Trabzon’da oturan Nasuh eniştem  vefat etti. Onun kırkı çıkmadan Pazar’da oturan Mukaddes teyzem kalçasını kırdı. Bunun üzerinden 6 ay geçmeden  Pazar’da yaşayan Mualla teyzem aniden öldü. Tülin’in rüyası onun söylediği gibi çıktı.

İşin ilginç yanı Mukaddes teyzem ölmeden 2 hafta önce de benzer bir sıkıntılı rüya gördü. Öyle ki tam teyzemin öleceği günün tarihini bile verdi.

Continue reading… →

MUKE, SÜLALEDEKİ HERKES GİBİ O DA NEV-İ ŞAHSINA MÜNHASIR BİR İNSANDI

Asıl adı Mukaddes’ti.  Ama benim bildiğim çoğu kimse ona Mukaddes demezdi. En çok  Muke denilirdi. Ama Mukedes, Mukades hatta Mükeskes diyeni de bilirim.

Biz yeğenleri ona hep ‘’teyzecim’’ dedik, dolayısıyla bizim vasıtamızla onu tanıyan herkes de ‘’teyzecim’’ dedi. Kendisi de herkesin kendisine teyzecim demesini isterdi.

Continue reading… →

DEDEM CEVDET EFENDİ, MAVİ GÖZLÜ, SUKUNET PAŞA

Benim annemin babası Cevdet Efendi bildiğim kadarı ile zamanına göre iyi tahsilli (şimdiki lise muadili olan bir okuldan pek iyi dereceyle mezun olmuş) ve yıllarca memuriyet  yapmış bir adamdı.  Ancak benim çocukluğumda çoktan emekli olmuştu, dolayısı ile onu  hep evdeki hali ile hatırlıyorum.  Her gün yelekli takım elbisesini giyer, kravatını takar, evde bile öyle resmi otururdu.

Belinde herhangi bir sakatlık olmamasına karşılık yaz kış her sabah büyük bir özenle beline en az 3 metre uzunluğunda 10-15 santim eninde, beyaz renkli,  yün bir kuşak sarardı. Bu kuşağı o kadar usturuplu sarardı ki, dışarıdan hiç belli olmazdı.

Onu düşününce  gözümün önüne derhal yelek cebinden çıkarıp baktığı köstekli saati ve kulaklığı da geliyor.

Continue reading… →

Show Buttons
Hide Buttons