Category Archives: Genel

CIRTCIRTLI BİR MUSİBET GELDİ, KENDİ AYAKLARI YOK AMA İNSANLAR ÜZERİNDE DÜNYAYI DOLANIYOR. ONU DURDURMAK İÇİN, SİZ DURUN, EVİNİZDE OTURUN.

Daha önceki bir yazımda sözünü etmiştim, corona virüsler kabaca bir RNA ve üzerinde çıkıntıları olan bir zarftan ibaret virüsler. Virüsler cansız ortamlarda çoğalamadıklarından çoğalmak için mutlaka canlı bir hücrenin içerisine girmeleri gerekiyor, bir kez hücre içerisine girince de, hücrenin kaynaklarını kullanarak kendi genetik materyalini (corona örneğinde RNA) aktive ediyor ve bir çok yeni virüs ortaya çıkıyor. Bu süreç içine girdiği hücrenin ölmesi ile sonuçlanıyor.

Corona virüsün  zarf ya da zar dediğimiz dış kısmı küçük çıkıntılarla dolu, sırf bu görüntü bile bana canlı hücreye yapışma özelliğinin ne kadar fazla olduğunu gösteriyor.

Şu anda, ayakkabıdan giysiye son derece sık kullanılan cırt cırtlar, neredeyse düğme ve fermuarların yerlerini tamamen aldı. Bu tip kapat aç mekanizmasının keşfi aslında 1948 yılında George de Mestral tarafından yapılmıştır. İlhamını ise doğadan almıştır, bir gün köpeğini gezdirirken tüylerine yapışan dulavratotu tohumlarından almıştır. Herkes bilir ki dulavratotu tohumları dış kısmında ince ve yapışkan çıkıntılara sahiptir, dokulu bir yüzeye yapıştı mı kolayına bırakmaz.

İşte bu corona virüsler de aynen dulavratotu tohumu gibi cırt cırtlı. Canlı hücre zarına bir yapıştı mı bırakmıyor anlaşılan. Aslında bu cins virüsü Ebola, SARS, MERS gibi salgınlardan tanımaya başlamıştık. Şimdi de COVID 19 pandemisi ile gündemde.

Daha önceki nispeten coğrafi sınırları içerisinde kalan salgınlarda çok daha saldırgan bir formdaydı. Çok kısa sürede hasta ediyordu ve öldürme oranı da çok daha yüksekti. Bu tip mutasyonlar uzun sürede virusun varlığını devam ettirebilmesi için müsait değildir. Bu durumda daha az saldırgan mutasyon gelişti, böylece virüs bütün dünyayı dolaşabiliyor, çünkü şimdi çok daha uzun sürede kişiyi hasta ediyor, böylece bulaştırıcılık oranı çok yüksek oluyor. Diğer formlara göre daha az öldürücü, ama hasta sayısı çok fazla olduğu için çok fazla ölüm görüyoruz.

Bu durumda bize düşen görev, hastalığın hızlı yayılmasına engel olmamak için bireysel olarak toplumdan soyutlanmak. Çünkü bu cırt cırtlı musibet, esas olarak damlacık yoluyla bulaşıyor, diğer bulaş yolları ise çok sınırlı. Yani kimseyle ağız ağıza gelmemek lazım. Bu tip bir bulaşa engel olmak için fiziksel bariyerler, ayni yüz maskeleri oldukça işe yarar.

Ben de çok yakında konunun uzmanlarının artık herkese sokağa çıkarken maske kullanmasını önereceklerini düşünüyorum. Evet, maskeler birden bire çok pahalı hale geldi, ancak ev yapımı maskeler de işe yarar, emin olun.

Çıkmak zorunda kalanlar lütfen yüz maskesi kullansın.

Bu cırt cırtlı musibeti oradan oraya gezdiren at/araba olmasın.

Dün 12 gün üzerine elzem ihtiyaçlar için şehre indim. Hastalanıp da hiç kimseye sebep olmamak için maske taktım.

Eczanede kapıyı bir masa ile kapatmışlardı, sokakta reçetemi gösterip, ilaçları öyle aldım.  Marketlerde ise ya içeriye sınırlı sayıda müşteri alıyorlar, ya çalışanlarına korunaklı yüz maskeleri dağıtmışlar, kapılara el dezenfektanları koymuşlar. Hazır dışarı çıkmışken kış lastiklerini değiştirmek istedim, kapıdan girerken ateşimi ölçtüler.

Bütün bu önlemler yeterli olacak mı?

Ben maalesef hiç sanmıyorum. Henüz bir çok kişi,  işin ciddiyetini anlamadı diye düşünüyorum.

Mesela dün şehirde oldukça fazla insanın, maskesiz öylece gezinip durduğunu gördüm.

Mesela dün Trabzon’da tetkik edilmekte olan bir hastanın oğlu tarafından hastaneden kaçırıldığını duydum.

Mesela dün İstanbul’dan arabasına atlayıp yazlıklarına göçen insanların Bodrum, Marmaris gibi yazlık yerlerin girişlerinde yaptıkları araba kuyruklarının resimlerine baktım.

VİRÜS KENDİSİ DOLAŞAMAZ, DOLAŞAN ONU BEDENİNDE TAŞIYAN  BİZLERİZ.

BİR DURUN, BİR OTURUN EVİNİZDE.

BU DÖNEMDE HAYAT BOYU OTURMADIĞIMIZ KADAR ÇOK EVDE OTURUYORUZ, TELEFON TRAFİĞİMİZ ARTTI, TEV’DEN DE BİR TELEFON ALDIM.

Şu günlerde herkesin canı çok sıkkın, ne yapayım, insan dediğin sosyal bir yaratık, göz göze bakmak, yüz yüze konuşmak istiyor. Şöyle dostlarla bir arada oturup, iki lafın belini kırmak ne büyük zenginlikmiş zor yoldan anladık. Bari yeniden bir araya gelince gırtlak boğaz kavga edilmese, ancak insan zihni nisyan ile maluldür (insan unutur) derler, eminim ki bu günler de unutulur, derhal gündelik hırslar ortaya çıkar, gene herkes birbirini yemeye devam eder.

Bu salgın ve karantina günlerinin tarihsel önemi olduğunu düşünerek yazmaya devam ediyorum. Şu anda inanılmaz bir savaş veriliyor. Birkaç yıl önce olsaydı, bu savaşta çarpışan gurubun içerisinde olacaktım, şimdiyse evde oturan guruptayım. Bize düşen görev, hastalanmamak için bütün önlemleri alarak, toplumu ve sağlık ordusunu riske atmamak.

Çocukken ‘Anna Frank’ın hatıra defterini’ okuyup inanılmaz etkilenmiştim. İçinden geçtiğimiz şu günlerin de hiçbir şey yapılmadan geçiyormuş gibi görülmesine karşılık yazılması gerektiğini düşünüyorum. Kişisel tarih yazarak sivil tarihe bir ışık tutma bilinciyle bu bloğu yazmaya başlamadım mı ben?

Doğal olarak bu günlerde, telefon trafiğim oldukça arttı. Hem akraba ve arkadaşlarımın sağlık haberlerini alıyorum, hem de bazılarının paniklerini azaltmaya gayret ediyorum.

Tanıdıklarımdan bazıları daha fazla önlem alıyor, iyice kafayı bozmuş durumda (şimdiki halde bu durum, hiç aldırış etmeyenlerden iyidir elbette). Bunlarla sohbet genel olarak marketten alacaklarını nasıl seçtikleri,  kuryeyi ve paketleri nasıl karşıladıkları, nasıl ekmek pişirdikleri, nasıl temizlik yaptıkları doğrultusunda geçiyor.

Diğer bazılarının merakları aşırı bilimsel oluyor, ben ne virolog ne de epidemiyolog değilim ancak TV ekranlarından özellikle de sevgili Mehmet Ceyhan’dan duyduklarını bana teyit ettirmekle geçiriyorlar. Ben de okuldan ve  kısa süren Halk Sağlığı eğitimimden hatırladıklarımın da yardımıyla cevaplar vermeye gayret ediyorum.

İlginç olan telefonlardan biri de kuzenim Tülin ile yaptığımdı. Tanıdığı amatör bir astroloğun ön görüleri üzerine uzun uzadıya konuştuk. Bu kadar mı doğru öngörü olur, hayretler içerisindeyim. Dediklerinin kalan kısmı da doğruysa daha bu 2020’nin elinden çekeceklerimiz bitmedi.

Bu telefonlardan biri diğerlerinden farklı ve hem içerik, hem de teknoloji kullanımı açısından oldukça özeldi.

Hatırlayanlar olacaktır, emekli olup da Çanakkale’ye yerleşmeye karar verince, Trabzon’da oturduğum evi, Türk Eğitim Vakfına bağışlamıştım. Hayretle, Trabzon şubesinin, bu bağışı nasıl kabul edeceğini dahi bilemediğini fark etmiştim. Çünkü daha önce hiç kimse böyle bir bağış yapmamıştı. Aslında veren el alan eli bilmemelidir kuralına inanıyorum, ancak ben, belki insanları bağış yapmaya teşvik olur diye, bu bağış sürecini bloğumda paylaşmıştım. Bu yazıyı, TEV çok değerli buldu ve birkaç kez ulusal medyada kullandı.

Bu hatırlatmalardan sonra, Trabzon TEV şubesinde çalışan Emrah Nebioğlu’nun aşağı yukarı 2, 3 ayda bir beni arayıp, hal hatır ve bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorarak beni unutmadıklarını zarif bir şekilde göstermeye devam ettiğini de söylemeliyim. Bahsettiğim özel telefon Emrah’tan geldi. Görüntülü bir aramaydı, bir TEV bursiyerini de bağladı, üçümüz farklı yerlerden telekonferans gibi birbirimizle konuştuk.

Meğer TEV bağışçılarının hepsi 65 yaş üzeri olduğu için (ben en genç bağışçılardan biriyim), salgın sırasında duygusal destek vermek amacıyla,  bursiyerlerle konuşturuyorlarmış.

Fakat tabii bizim duygularımızı belli etme şeklimiz diğer bir çok millete benzemiyor. Sözüm ona beni sevindirmeye çalıştılar. Karşımda hemşirelik öğrencisi olan pırıl pırıl bir genç kızı görünce birden bire ağlamaya başladım. Ağlamak da gülmek gibi bulaşıcı galiba, göz yaşları sel oldu, hem Emrah’ı hem de Sümeyye’yi de ağlattım. Belki birkaç yazımı okuyup, birkaç olay karşısında nasıl ağladığımı yazdığımı hatırlayan olur, kimse beni sulu gözlü sanmasın, gerçekten çok az ağladığım için önemseyip yazmışımdır, yoksa kolayına ağlayamam.

Daha sonra Emrah bu görüşme sırasında çektiği resmi beğenmediği için, ikinci bir görüşme yaptık ve ben de nihayet aklımı başıma devşirip genç meslektaşıma, sağlık çalışanı olmak nasıl bir şeydir onu anlatmaya çalıştım. Sosyal dayanışmanın ne denli önemli olduğunu herkesin anladığı böyle bir dönemden geçmekteyken, sosyal dayanışma ruhunun en yüksek olduğu bir mesleği seçtiği için kendisini tebrik ettim. Bir de mutlaka kendisinin de ileride en az bir öğrenciye burs vermesini istedim.

Elbette gençlerin bana evde otur, sosyal izolasyon yap demeleri gerekmedi, ben onlara, hastalanmamak için neden en yüksek özeni göstermeleri gerektiğini anlattım.

Daha sonra iznimi alıp bu görüşmeyi de yerel medyada ve TEV’in sosyal medya hesaplarında kullandılar.

Ev günlerinde elbette TV izleme, sosyal medya kullanma sürem de inanılmaz arttı.

Herkes dünyada olan biten her şeyi bir kenara koyup, salgına kilitlendi. Kendini koruma işini obsesyon düzeyine çıkaran da, akılcı önlemler alan da, hiç aldırmayan da var. Salgınla ilgili TV kanallarında konuşan bilge doktorların çoğu sınıf arkadaşım ya da yakın tanıdığım, onları bu zor dönemde halkı aydınlatmak üzere bu kadar gayretle verdikleri uğraştan ötürü kutluyorum. Bütün konuştuklarıma, onların verdikleri bilgilerden başkasını önemsemelerini öneriyorum.

Corona salgını çıktığından beri sosyal medya kullanan herkesin sanatçı yönü ortaya çıktı. Corona üzerine atma türküler mi atılmadı, şiirler mi yazılmadı, karikatürler mi çizilmedi, özlü sözler mi söylenmedi. Bu ağır gündem içinde mizah çok önemlidir, tabii mizah işi hafife almak anlamına gelmemeli.

Benim en çok hoşuma gidenlerden biri de corona virusun komünist olduğu söylemi, evet çok doğru ne zengin dinliyor, ne fakir dinliyor, ne kraliçe dinliyor, ne çöpçü. Bütün insanları birbirine eşitledi.

İngiltere tahtının varisi olan Prens William, daha geçen hafta bir hastane ziyaretinde öksürünce, ‘şimdi Cambridge dükü size corona virüs bulaştırıyor, sizce de bu işi basın biraz abartmadı mı’ diyerek gülmüştü. Üzerinden bir hafta geçmeden ilk sıradaki veliaht prens olan kendi babası Charles’ın ve hatta muhtemelen kraliçenin de testleri pozitif çıktı. Bu hafta başında Prens William’ın çocuklarının sağlık çalışanlarını alkışladığı bir video yayınladılar. Karısıyla kendisi de halka moral veriyoruz diye telefon başında poz verdiler.

Daha geçen hafta İngiltere başbakanı da biz karantina filan yapmayız, hastalığı geçire geçire atlatacağız demişti, bu hafta hasta sayısını görünce sosyal izolasyona başladılar. Hatta bizzat kendisi de pozitif çıktı, şimdi kraliyet ailesi de İngiltere başbakanı ve sağlık bakanı da karantinada.

Bir de herkes ekmeğini evinde yapmaya başladı. Sanırım corona sonrası bir de obezite salgını baş gösterecek.

Bu resimde hepimiz ağlıyoruz, ancak Emrah suratının ortasındaki telefonun karizmasını çizdiğine karar verdi.
İkinci telefon haberli gelince ben de TEV teşekkür yazısının önünde poz vermeye fırsat buldum

KIYAMET HAZIRLIKLARI EĞİLİMİ, ANCAK SORUN BİYOLOJİDEN ÇIKTI, BİR ISSIZ ADAM MODELİ, ACABA KÖYLERE GERİ Mİ DÖNÜLECEK?

Geçtiğimiz yıllar içerisinde Amerika Birleşik Devletlerinde ciddi bir ‘kıyamete hazırlanma’ akımı başladı. Bir çok kişi ve aile, insanlığın sonunun geleceği günlerin yakın olduğunu düşünüp, bu son günlerde, hayatta kalmak ve kendi kolonisini yaşatmak için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Bazıları sadece kendi çekirdek ailesini kurtarma peşindeyken, diğerleri daha geniş bir sosyal ağ kuruyor. Bir şekilde kötü günler geçince, daha az kalabalık bir dünyada yaşama devam etmeyi düşünüyorlar.

Bu insanlardan bazısı, dünyada bir çevre felaketinin olacağını, suyun biteceğini, atom bombası atılacağını, biyolojik savaş çıkacağını, uzaylıların dünyayı istila edeceğini ya da daha gerçekçi olarak kalabalıktan artık yetişmeyen kaynakları paylaşamayan, yeryüzü halklarının başlatacağı bir savaşın, bütün  toplum kurallarını alt üst edeceğini düşünüyor.

Kıyamete hazırlanma konusunda talep olunca arzı karşılamak için bu konunun ticareti de kuruldu, milyonlarca dolar harcandı bile. Hatta isterseniz yaptığınız hazırlıkların yeterliliğini onaylatabileceğiniz bilirkişi kurulları bile oluştu. Gelip hazırlıklarınıza bakıp, zayıflıklarınızı bildiriyorlar, siz de onları tamamlayıp yeniden kontrol ettiriyorsunuz. İş ciddi yani.

Genel olarak hazırlıklar, oldukça izole bir yerde toprak sahibi olmak, ya da şehirde bir sığınak bulup, yaşayacağınız güvenli bir mekanın oluşturulması ile başlıyor. Daha sonra bu mekana yıllarca yetecek dayanıklı yiyecek ve sarf malzemeleri yığınağı yapıyorsunuz. Biraz doğa bilinciniz varsa sürdürülebilir bir enerji ve besin kaynağı için gereken düzenlemeleri yapıyorsunuz. Bu kaleme güvenli su kaynağı bulmak, güneş ya da rüzgardan elektrik elde etmek, kümes hayvanı bakmak, avlanma, çiftçilik yapmak gibi şeyler dahil. Bir çok aile gerçekten izole alanlarda, sürdürülebilir çiftliklerini kurdu bile.

Bir başka kalem de bazen sadece onun içerisinde yaşayabileceğiniz, ya da felaket olduğunda acilen ana kampınıza gideceğiniz, ya da koloniden başkalarıyla buluşacağınız ya da avlanacağınız bir araca sahip olmak. Sırf araç modifiye etmek için binlerce dolar harcıyorlar.

Son olarak da güvenlik önemli elbette diyerek, resmen silah ve mühimmat yığıyorlar, kendileri ve iş birliği yapacaklarını düşündükleri koloniden kişilere hem silah kullanmayı, hem de bedenleriyle savaş tekniklerini öğreniyorlar.

Şu günlerde dünya genelinde, hiç de dünya dışı olmayan gerçek bir istila var ve gerçekten de olabildiğince izole yaşamamız gerekiyor, üstelik bu durumun ne kadar süreceği de bu günden belli değil. Bu hazırlıklar o kadar da mantıksız değilmiş gibi görünmeye başladı gözüme, ancak çok merak ediyorum acaba o ağır silahlarla ve dövüş sanatlarıyla virusla nasıl savaşacaklar?

İnsanlar, ülkeler birbirleriyle savaşma fikrine o kadar yatkın ki, bu yetmiyor gibi, dünya dışı yaratıkların gelmesini ve onlarla da savaşmayı ciddi ciddi bekliyor. Oysa viral salgınlar son derece gerçektir. Viruslar aşağı yukarı, her 100 yılda bir büyük, 50 yılda bir daha ufak, 10 yılda bir daha da ufak mutasyon geçirerek salgın yaparlar. Yüzyılda bir olan büyük mutasyon, geçen yüzyılda ‘İspanyol Gribi’ olarak bilinen pandemi (dünya salgını)yi meydan getirdi. O zaman dünya bir de I. Dünya savaşıyla perişan haldeydi. Bu savaşı bitiren önemli sebeplerden biri de gribin 50 milyon olarak tahmin edilen oldukça genç bir nüfusu yok etmesiydi. Yani savaşacak genç kalmamıştı. O pandemi 3 yıl kadar sürdü, eğer savaş olmasaydı, belki daha lokal kalması mümkündü. Ne de olsa o zamanlar hayat şartları çok farklıydı. Normalde insanlar lokal üretim yapıp, kendi yaşadıkları yerden pek de uzaklaşmadan yaşıyorlardı. Eğer savaş olmasaydı, bu kadar büyük bir nüfusun dünyanın orasından burasına gitmesine gerek yoktu. Yine de pandeminin bu kadar uzun süreye yayılmış olmasının sebebi, savaş koşullarında bile bu günkü kadar insan hareketinin olmaması diye düşünüyorum. Çünkü o salgında da virüs damlacık yoluyla bulaşan bir virüstü.

Bu günkü pandeminin bu kadar kısa sürede bu kadar yayılmasının sebebi ise bugün dünyanın nerdeyse bir köy kadar organik bağlarla birbirine bağlı olması de dünya nüfusunun yarıdan fazlasının artık kalabalık şehirlerde deyim yerindeyse yığınlar halinde yaşaması.

Sosyal izolasyon ise bulaş hızının azaltılabildiği çok açık. Ülkelerin yapmak istedikleri, salgının bir anda patlayıp, bir çok ülke örneğinde olduğu gibi, sağlık sistemlerini çökertmemesi. Yani insanların azar azar hastalanıp, salgının daha uzun süreye yayılması gerekiyor.

Akla, insanın bugün değil de 4 ay sonra hastalanmasının kişiye ne faydası var diye soru gelebilir. Hatta bir çok kişinin bağışıklık kazanmak adına bir an önce geçirmek gibi bir düşüncesi bile var.

Oysa gerçek farklı; her şeyden evvel solunum cihazına ihtiyaç duyan hasta sayısının, solunum cihazından fazla olmaması lazım. Bu uç bir örnektir. Çünkü mesele sadece cihaz değil, test kitlerinin, laboratuvarların, maske vs sarf malzemelerinin, servislerin, ilaçların ve personelin de sınırının aşılmaması lazım. Filyasyon çalışmalarının yapılabilmesi ve karantina gereksinimlerinin yapılabilmesi lazım.

Sağlık çalışanlarının en büyük risk altında olduklarını net olarak biliyoruz. Onlara bulaşı azaltabilmek için hasta sayısının başlarından aşmaması gerekiyor.

Ayrıca aradan zaman geçtikçe virusun kuvvetini kaybetmesi, aşının, ilacın bulunması gibi olasılıklar da var.

Açıkçası benim kendimi eve kapatmamda en büyük etken, şu anda toplumun geneli için kendi hayatlarını riske atan sağlık çalışanlarının, yani bu biyolojik savaşta cephede olan insanların yüklerini artırmama sorumluluğudur. Öyle sokaklarda gezip de sen neden evinde oturmuyorsun diye sorana sana ne bu benim hayatım demekle olmaz. Sen kendin hastalanmayacaksın ki başkalarını da hasta etme.

Son yıllarda bir başka eğilim de insanların özellikle emeklilik çağlarını daha az kalabalıkta, köylerde ya da en azından daha ufak kasabalarda geçirme isteğidir. Bazı insanlar hiç duygusal hazırlık yapmadan anlık bir kararla çok ıssız yerlere yerleşip, en çok 2 yıl içerisinde pişman olup geri dönüyor. Bizim de içinde olduğumuz bir başka gurup ise, alışık oldukları kent yaşamını da hayatlarında tutarak, banliyölerde yaşamayı tercih ediyor, bu durumda sosyal ihtiyaçlarına da kolayca ulaşabildiği için yeni hayata gayet güzel adapte oluyor.

Bir de benim sınıf arkadaşlarımdan birinden örnek vereceğim, resmen Robinson hayatı yaşayıp da mutlu olanlar da var.

Çanakkale, emeklilerin tercih sebebi olacak kentlerden biri, benim tanıdığım pek çok kişi emeklilikte buraya yerleşti, en azından yılın birkaç ayında da olsa burada yaşıyor.

Bu arkadaşlarımdan Bozkurt ise diğerlerinden ayrılıyor. Çünkü o bir kıyı kasabasına yerleşti, ancak bu kasabaya da arabayla en az yarım saat,  en yakın köye 5 km mesafede oldukça ıssız bir kıyıda, bir kulübede yaşıyor. Burada yazın 3,5 kişi olsa da, kışın tamamen insansız bir bölge. Dün acaba nasıldır diye telefon açtım, kasabaya inişini iyice sınırlamış, evde ne yaptığını sordum kulübesinin içini seraya çevirmiş, fide hazırlıyormuş, odun kesiyormuş, köpeklerine bakıyormuş, günün nasıl geçtiğini bilmiyormuş da geç saatlerde biraz sıkılıyormuş. Yani sosyal izolasyonu tam olarak yapabiliyor.

Bize gelince, biz de köyde, sosyal izolasyon konusunda oldukça rahatız, çünkü havalar da toprakla uğraşmaya pek müsait değil, bizim köyde herkes sosyal mesafeyi koruyor, dün köyün içinde yürüyüş yaptık, kediler bile ortalıkta değil, mamalarının başında sakince yiyorlar. Geçen yıl kar altında mahsur kaldığımız zaman bile böyle ıssızlık, böyle araç eksikliği yoktu. Şehirde yaşayan ve bu dönemde hava almak seçeneği balkonda oturmak olan kişilere göre çok daha az kolostrofobik bir artamdayız.

Kim bilir belki de yeniden köylere dönmek lazım.

CORONA GÜNLÜKLERİ; EVDE OTURMANIN 50 RENGİ, BAKALIM NE ZAMAN ‘CABIN FEVER’ GEÇİRECEĞİM, YA DA YORGUNLUKTAN ÖLECEĞİM?

Corona salgını yüzünden bu hafta başı itibarıyla ‘Evde kal, Türkiye’ sloganıyla mecbur olmadıkça evden çıkmamamız önerildi. Bir çok işi yeri, kahveler, ibadethaneler kapatıldı. Sürekli salgına ve korunma yöntemlerine dair bilgilendirici TV programları var.

Biz hem emekli olduğumuz için dışarı çıkma zorunluluğumuz yok, hem de yaş gurubu olarak her birimiz 60’ı devirdiğimizden bir haftadır evde oturuyoruz. Bütün hafta boyunca 1-2 kez ilaç ve gerekli malzemeleri almak dışında evdeyiz.

Bizim köy Çanakkale’ye oldukça yakın olmasına karşılık oldukça izole sayılabilecek bir alanda bulunuyor. Çanakkale Lapseki karayolundan sapılarak, 6 km sonra bizim köye ulaşılır. Aşağımızda her ikisi de bize 4 km uzaklıkta olan iki köy ve yukarımızda 2 km uzaklıkta olan bir köy daha ve 5 km ötemizde de bizim köyün bir mahallesi var. Bütün bu alanda yaşayan kişi sayısı ise 1000’den az.

İlk gün kimse sokağa çıkmayın uyarısını anlayamadı, ancak ertesi gün jandarma gelip de aşağı köyde umreden gelenleri karantinaya alıp, bütün köy kahvelerini ve camileri de kapatınca, herkeste şafak attı.

Bizim Sermin aylardır, köyden 2 kadına okuma yazma öğretmeye gayret ediyor, her gün 1 saat birlikte çalışıyorlardı. Bu durumda kadınların kocaları, bizim yaşımızı da düşünerek eşlerini bir süre bize gelmekten men etmişler.

Çanakkale’de Cuma pazarları oldukça önemli bir sosyal olaydır. Cuma günleri köyde kimseyi bulamazsınız, herkes ‘Kale’dedir. Bu Cuma günü ise kimse pazara bile gitmedi, inanılır gibi değil.

Evin içinde ise durum şu; Nermin en kalın kıyafetlerini giymiş, sıkı sıkıya sarınarak, Sermin her zamanki gibi telefonu elinde yayılmış oturuyor. Nermin zaten özellikle felaket haberlerine pek düşkündür. Mesela bir uçak kazası, sel ya da deprem felaketi olsun, dünyanın herhangi bir yerinde yanardağ patlasın, günlerce döne döne aynı haberi bütün kanallardan izler. Bu da yetmez İngilizce kanallardan izler, geceleri sabahlara kadar uyumaz, sürekli aynı görüntüleri izler.

Geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin her yerinden deprem haberleri, Van’daki çığ felaketi, İdlip’ten gelen şehit haberleri derken TV koltuğuna zaten yapışık yaşıyordu. Salgın haberleriyle de yakından ilgiliydi, ancak yumurta kapıya dayanınca başka hiçbir şey düşünemez oldu.

Bana gelince evde otur otur nereye kadar deyip kendimi bahçeye attım.

İngilizce konuşanların, cabin fever dedikleri, kulübe humması diye Türkçeye çevirebileceğimiz bir durum var. Eskiden Amerika kıtasına ilk yerleşen kolonicilerin bazıları, oldukça kuvvetli kışı olan bölgelere yerleşmişler. Tabii o zaman kırsalda nüfus da oldukça az ve insanlar mümkün olduğu kadar tarımla uğraşıyorlar, kışları ise kulübelerinde geçiriyorlar. Kış geçip de artık tarlalarla uğraşma zamanı geldiğinde bazı ailelerden hiç haber alınmadığı olurmuş. Sonra bu evlere gidip, toplu cesetlere ulaştıkları ve bu toplu katliamın aileden biri tarafından gerçekleştirildiği anlaşılırmış. Daha sonradan bu durumu uzun süreli sosyal izolasyon ve kapalı alanın meydana getirdiği ağır bir ruhsal çöküş olarak tanımlamışlar. Halen Alaska kırsalında izole yaşayan aileler, bu duruma karşı önlem alırlarmış.

Her ne kadar kış yoksa da benim sosyal izolasyona ne kadar dayanabileceğim meçhul. Kulübe humması olasılığına karşılık bir silah da edinemeyeceğime göre evin sınırlarını bahçenin sınırlarına kadar genişlettim. Bahçeyi bahar otları bürümüş, zaten önceden de onları temizlemeye başlamıştım, ancak evde oturma faslı başlayınca bahçe çalışmalarına hız verdim. Günde 4-6 saat elimde çapa bahçede çalışıyorum.

Yaban otlarını bahçeden temizlemek öyle pek kolay iş değil. Birkaç yıl üst üste bıkmadan yorulmadan, mümkün olanları kökünden çekerek, mümkün değilse de henüz tohum atmadan derinden kopararak almak gerekiyor. Böylece, birkaç yıl sonra yaban otları daha az çıkmaya başlıyormuş.

Bu arada daha önce yaban otlarının isimlerini öğrenmeye başlamıştım. Her bir otu mümkün olduğu kadar kökünden çekmeye çalışırken, bir yandan da her otun adını hatırlamaya çalışıyorum.

Bu bölgede geniş sulak alanlar var. Buralar doğal olarak aynı zamanda kuşların da uğrak alanları. Bu alanlardan biri bizim köye oldukça yakın olan Umurbey beldesinin kıyı şeridi, Umurbey çayının suladığı alan. Burada ne zamandan beridir gezmek istiyordum, bu güne nasipmiş. Kemikalanı köyüne arabayı bırakıp, kıyı boyunca toprak yolda yürüdük. Sadece bir balıkçıl görmüş olsak da güzel bir yürüyüş yapmış olduk. Bu bölgeyi seçme nedenimiz ise çok tenha olması, gerçekten de, biz yürürken yolda hiç kimse yoktu. Köyden birkaç kadınla uzaktan selamlaştık.

Bu arada Nevruz da karambole gitti. Kimse hatırlamadı bile. Ben ise köyde yaşarken minimum çöp ilkemize uyarak kağıt çöpleri yakıp, küllerini de bahçe toprağını zenginleştirmek üzere kullanıyorum. Ateş yakma işini tam da 21 Marta denk getirdim,  nevruzun hiç olmazsa bizden bir ateşi olsun diye.

Akşamları da örgü örüp, çeşitli kitaplar okuyorum. Özellikle de zeytincilik üzerine bir kitap almıştım, ondan bir hayli şey öğreniyorum. Mesela bor kullanılması gerektiğini bu kitaptan öğrendim ve bu yıl uygulayacağız.

Herkesi telefonla aramaya çalışıyorum. Bir de elbette sosyal medyayı daha sık kullanıyorum. Watsup guruplarımız corona paranoyası ile tamamen işgal edilmiş durumda. Bizim sınıfta birkaç Türkiye çapında ünlü, bir kısmı da bakanlığın salgın bilimsel kurulunda olan enfeksiyoncu arkadaşımız var. Artık onların sözlerinden başka kimselere inanmamak gerektiğini düşünüyorum.

Ben emekliyim, baba evden çıkma deniliyor, ancak benim yaşımda, hatta daha yaşlı olan arkadaşlarımızın izinleri kaldırıldı.

Durum oldukça vahim görünüyor. İtalya geçen hafta 80 yaş üzeri hastaları artık tedavi etmiyordu. Bu hafta bazı bölgelerde tedavi etmeme yaşını 60’a düşürmüşler. İngiltere geçen hafta biz hastalığı geçire geçire toplum olarak direnç kazanacağız diyordu. Bu hafta ise, 3 hafta boyunca sokağa çıkmayı ciddi derecede kısıtlamışlar. Almanya şansölyesi Merkel kendini karantinaya aldı. Bizde salgın nasıl gidecek hep birlikte göreceğiz.

Geçen gün 65 yaş üzerinin sokağa çıkması kısıtlandı. Biz zaten izole yaşıyoruz. Dün evdeki 65 yaş altı tek kişi olarak bazı şeyler almak için şehre indim. Bizim köyler evde oturma işini ciddiye almış. Musa köyden geçerken, loca dediğim bir duvar dibi vardır, burada sanırım bir hava akımı var, yaz kış, gece gündüz orada duvar dibinde sandalyede oturan 3,5 kişi olur. Bunlar yoldan geçen arabalara da hiç aldırmazlar, onları korumak şoförün görevidir.  İşte dün onlar bile ortada yoktu.

Sadece tarlalarda birkaç kişi var. Çünkü tam da bahçe işi yapma zamanı, yabani otlar alınacak, zeytinler ilaçlanacak, fideler hazırlanacak. Bir de elbette hayvanlar ve çobanları var.

Köylerde bu işler duramaz. Durursa her şey durur.

Fakat hem yaya hem de araç trafiği köylerde çok seyrek.

Şehirde ise durum biraz daha farklı. Sokaklarda yaya trafiği bayağı azdı. Bir çok kişi maskeliydi.  Market içi tenhaydı, sosyal mesafeyi korumak mümkün oldu. ATM’den para çekerken de aralıklı sıra vardı ve ben eldiven kullandım. Sokaklarda yaya trafiği oldukça az olmasına karşılık  şehir içi seyirde bir çok araba vardı. Sanırım herkes araç içini güvenli buldu.

Ancak herkesin bu kadar duyarlı olduğunu söylemek pek mümkün değil. Asıl büyük şehirlerde insanları evde tutmak çok zor oluyor.

Bu hafta yağmur yağacak dolayısıyla ben evin içerisine çekilmek zorunda kalacağım. Bakalım ne zaman ‘kulübe humması’ geçireceğim diye düşünüyorum, ancak arkadaşlarım ve dostlarım hastanelerde yoğun risk altında çalışırken, evde can sıkıntısı humması geçirmeyi de şımarıklık olarak düşünüyorum.

Herkes sarmış ya temizlik yapıyor, ya da yemek.

Allah sonumuzu hayretsin.

Boğaz gezisi, arkamda köprünün ayakları görünüyor
Ör ör ör
Oku oku oku
Yol yol yol, çapala çapala çapala
Çakma Nevruz ateşi

MODERN ZAMAN PANDEMİSİ, BAKALIM KISA VE UZUN VADELİ SONUÇLAR NE OLACAK?

Son birkaç aydan beri dünyada oldukça ölümcül bir salgın var. Bu salgına sebep olan virus aslında son yıllarda, MERS (Orta Doğu Solunum Sendromu), SARS (Ciddi Ani Solunum Sendromu) gibi salgınlarla adını sıkça duyurmaya başlamıştı.

Bu son salgın, corona virusların 2019 yılı sonunda yeni bir mutasyon geçirerek meydana getirdikleri bir salgın. Virusa, COVID 19 (co=corona, Vi= virüs, 19=2019 yılı) adını verdiler. Sadece bu isim bile bundan sonrası da geliyor, artık özel isim vermiyoruz, salgın meydana geldikçe sonundaki rakamı değiştireceğiz gibi bir çağrışım yaratarak can sıkıyor.

Aslında virusların 10/12 yılda bir ufak bir mutasyon, 50/100 yılda bir ise büyük bir mutasyon geçirerek, her 10 yılda bir ufak salgınlara, 50/100 yılda bir ise büyük salgınlara neden olduğu biliniyor. Zaten insanlık tarihinde vebadan, çiçekten, koleradan ölenlerin sayısı her zaman savaşlarda ölenlerden fazladır. Elbette bu salgınlara ait istatistiksel veriler yok, ancak mesela Avrupa’da veba kurbanlarına adanmış, pek çok kilise ve katedral vardır. Eski savaşlarda ölen insanlardan bir çoğu da ya cephedeki ya da yaralandıktan sonra yattıkları hastanelerdeki koşullardan ötürü enfeksiyondan öldüler.  Cephe gerisindekiler de ekonomik sıkıntılardan, beslenme yetersizliğinden ve yine enfeksiyonlardan öldü.

Çarpıcı bir örnek olarak dün 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşları zaferinin 105’inci yıl dönümüydü. Çanakkale Savaşında, kalabalık yaşam ve siperlerde hijyen koşullarını sağlayamamaktan ötürü, bir çok bulaşıcı hastalık çıktığını ve özellikle de dizanteri gibi ishalle giden enfeksyon hastalıklarından ötürü bir çok can kaybı olduğunu biliyoruz. Tetanoz ve anaerob mikroplarla da ölümlerin sayısını bilemiyoruz.

Bu yılın salgını, klasik griplerin pek çoğu gibi bir solunum yolları salgını, hastalık solunum yolları ile alınıyor ve en büyük tahribatı da solunum yollarında yapıyor. Bu tip salgınların genel karakteristiği, enfeksiyon etkenini alan pek çok kişinin hiç belirti vermeden, bazılarının grip belirtileriyle geçirmesi, ufak bir bölümünün ise hayatını kaybedecek derecede hasta olmasıdır.

Genellikle en büyük risk altında olan küçük çocuklar, yaşlılar, hamileler ve kronik hastalığı olan kişilerdir. Bu salgının birkaç özelliği var. Bunlardan en önemlisi sanırım, bu gribi çocuklar kolay atlatıyor ama yaşlılar ve kronik hastalar büyük risk taşıyor.

İkinci özellik ise bulaştırıcılık oranı çok yüksek.  Normal grip olan her insan ortalama 3/4 kişiye bulaştırabilirken, bu salgında bu sayı çok daha yüksek. Çünkü virüsü aldıktan sonra hastalık olarak ortaya çıkma süresi ve hastalık süresi, yani bulaştırma süresi çok uzun.

Yüksek bulaştırıcılığın farklı sebepleri de var, çünkü dünya nüfusu hiç olmadığı kadar kalabalık. Örnek olarak bundan önce 1918 yılında (tam da Birinci Dünya Savaşı) ortaya çıkan ve İspanyol Gribi olarak bilinen salgın sırasında dünya nüfusu bir milyar civarındaydı. Şimdi bu sayının neredeyse 8 katına ulaştık.

Bir başka sebep de, artık dünyanın uzak bir noktası kalmadı, dünyanın her yeri birbiri ile bağlantılı, insanlar tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar sık ve çok seyahat ediyorlar.

Ne kadar fazla nüfus, o kadar kalabalık yaşam ve viruslar için o kadar müsait bir ortam, ne kadar seyahat virusa o kadar serbest dolaşım.

Çünkü viruslar tabiri caizse ‘yarı canlı’ yaratıklardır, çoğalmak için mutlaka canlı bir hücrenin içine girmeleri gerekir. Kendi varlıkları aşağı yukarı bir DNA ( hatta corona virusta olduğu gibi sadece RNA) ve bu genetik materyali saran ve canlı bir hücreye girmeyi sağlayacak bilgiye sahip bir zardan ibarettir. Corona virusun adı da dış zarındaki çıkıntıların taca (corona latince taç demek) benzetilmesi nedeniyle verildi.

Viruslar, canlı bir hücreye girdikten sonra dış zarından kurtulur ve hücrenin rezervlerini kullanarak kendini çoğaltır. Tabii bu arada hücreyi, bazen de bütün canlıyı öldürür.

Bu salgın, Çin’de başlayıp, büyük bir hızla bütün dünyaya yayıldı.  Şu anda özellikle İtalya ve İran oldukça kötü durumda.

Yoğun bakım gerektiren hastaların çokluğu şu anda hiçbir dünya ülkesinin bu salgına hazır olmadığını gösterdi. Bu durumda da bir çok ülke bulaşma hızını yavaşlatmak için oldukça alışılmadık yöntemlere baş vurdu. Bütün amaç insanların bir biri ile temasını azaltarak bu salgının ülke sağlık sitemini çökertecek kadar hızlı bir şekilde toplumun üzerine çökmemesi.

Bu nedenle bu hafta Türkiye’de okullar, ibadethaneler, köy kahveleri dahil toplu bulunulan yerler kapatıldı. Bir çok ülkeye uçak seferleri iptal edildi. İnsanların sosyal izolasyon sağlamak için evlerinde kalmaları önerildi.

Bu önlemler dünyanın pek çok ülkesinde alınırken İngiltere gibi bazı ülkeler, biz salgını doğal yollardan geçirerek atlatacağız dediler.

Bir yandan da aşı ve ilaç çalışmaları son hızla devam ediyor.  Son yıllarda, yukarıda anlattığım salgınlardan hiç haberi olmayan, aşı karşıtı büyük bir gurup peyda oldu. Corona aşısı çıkınca bakalım onarın tavrı ne olacak?

Bu salgında en büyük risk altında olanlar ise sağlık çalışanları. Bizim ülkemizde son yıllarda giderek yükselen ve artık vahşet boyutlarına varan bir doktor düşmanlığı gelişti. Öldürülen hekimler için öfkelenen bir çok arkadaşım sosyal medya hesaplarından ‘doktorsuz kalın’ diyerek beddua ettiler. Galiba ne dediğine dikkat etmek lazım, şimdi şu durumda en büyük risk altında olan gene doktorlar ve diğer sağlık çalışanları. Umarım bu salgında meslektaşlarımızdan çok kayıp vermeyiz. Çünkü bu günlerde işe gitmek aktif savaş cephesine gitmekten farksız.

Biz de evde kalanlardanız, hiç oturmaya alışık değilim ama canım sıkılıyor deme lüksümüz yok, mecburen evde oturacağız. Üstelik köyde yaşıyoruz, açık alan aktivitesi yapmamız şehirde yaşayanlara göre çok daha kolay. Bu sosyal izolasyon günleri de çok ilginç bir hayat deneyimi oluyor, onu da bilahare yazacağım.

Bu evde kalış süresi ne kadar olacak? Sanırım salgın pik yapıp bir plato çizmeye başlayınca, bilimsel kurullar tarafından toplumun artık yeterli oranda bağışıklık kazandığına karar verilince, artık evlerinizden çıkın diyecekler, çünkü bu kadar ekonomik durgunluğa hiçbir ülke dayanamaz.

KOŞUN, KOŞUN ŞENLİK VAR , PALYAÇOLAR ÇOCUKLARI GÜLDÜRÜR

Trabzon’dayken Devlet Tiyatrosu sanatçılarının pek çoğunu tanırdım, bazıları ile dostluğum hala devam ediyor. Sanatla uğraşan insanların iç dünyaları sıradan insanlara göre daha renkli ve daha zengin oluyor.

Benim tanıdığım tiyatrocu sanatçılarının her biri kamu yararına olan projelerde, hele de çocuklarla ilişkili projelerde rol almaya çok hevesliydi. Sağ olsunlar, ne zaman çocuk yuvasında ya da hastanede bir faaliyet yapmak istesem, beni hiç kırmadılar, emekleri karşılığında tek bir kuruş bile talep etmeden, hatta yol masraflarını filan kendileri karşılayıp, büyük bir hevesle  talebimi yerine getirdiler.

Bu faaliyetlerden biri, planlanan faaliyetin çok ötesine geçtiği için yazmaya değer buldum. Yanılmıyorsam 2000’li yılların başlarıydı, çünkü ben henüz Ana Bilim dalı başkanı olmuştum.

O zamanlarda bizim yeni doğan servisi hariç 18 yataklı süt çocuğu servisi ve yine 18 yataklı daha büyük çocukların yattığı adolesan servisimiz vardı.

Bazen serviste çok ağır hastalar yatar, oldukça karamsar günler yaşanırdı. Tiyatrocu arkadaşlarıma güvenerek bir moral günü yapmayı düşündüm. Elbette hemen destek buldum. Benden yaş gurubumu öğrendiler, sonra müzik aleti çalabilen iki arkadaşlarını palyaço kıyafeti ile göndermeye karar verdiler. Çocukların genel havasına göre, serviste odadan odaya geçerek, hasta yataklarının başında, okul şarkıları söyleyecekler, canlandırarak masal anlatacaklar, biz de servisi balonlarla süsleyecek ve çocuklara hazırladığımız hediyeleri dağıtacaktık. Eğlence tarihini de yanılmıyorsam bir Cuma öğleden sonra olarak belirledik.

O hafta Salı günüydü galiba, bir hastayı taburcu etmek istedim, çocuk ağlayarak yatak örtüsünü yüzüne kapattı, ne yaptıysak çocuğu mutlu edemedik. Bu oldukça garipti çünkü daha önce eve gideceği için ağlayan çocuk görmemiştim. Sonunda derdini anladık, palyaçolar gelince hastanede olmak istiyordu. Bu olay üzerine ağzımdan, bu hafta taburcu olan çocuklar da eğlenceye katılsınlar diye o anda çok mantıklı gelen,  talihsiz olduğunu sonradan anladığım bir söz çıktı.

Sonuç olarak toplamda 40 değil de hadi bilemedin 60/70 oyuncak alıp bu işi toparlarız diye düşündüm.

O tarihte henüz yuvarlak hastane binasının inşaatı devam ediyordu, bütün birimler eski binalardaydı. Şimdi yuvarlak bina ile 11 katlı yüksek binanın arasında uzanan yassı bina genellikle polikliniklerin, laboratuvarların, idari birimlerin olduğu kısımdı. Zemin katta ve birinci katta iki bina arasında asansörlerin olduğu koridordan geçişler vardı. Uzun binada ise servisler bulunuyordu.

Pediatrinin mevcut polikliniklerinin hepsi birinci kattaydı. Aynı katta, bizim polikliniklerle, uzun binanın birinci katında olan servisimizin arasında, diğer birkaç bölümün daha poliklinikleri ve şimdiki Gastroenterolojinin yerinde bulunan başhekimlik vardı.

Cuma günü, gelecek olan tiyatrocu arkadaşları benden başka tanıyan olmadığı için, eğlence saatinden biraz daha önce servise yöneldim. Ancak ortada bir sorun olduğu görünüyordu, koridorlar insan kaynıyordu. Önce başhekimlerin başı dertte diye düşündüm. Çünkü daha önce de bir kez sosyal sigortalar kanununda bir değişiklik yapılıp da, bir çok hastanın paraları ödenmesinde problem çıktığı zaman, başhekimlik önünde böyle bir mahşeri kalabalığın toplandığını görmüştüm.  Kim bilir gene başlarında nasıl bir dert var diye düşünerek, asansörlere doğru yürümeye çalıştım.

Sadece yürümeye çalıştım diyorum, çünkü kalabalıktan yol almam mümkün değildi. Neyse ki kalabalıktan, hastaneden çalışan ve beni tanıyan  birkaç kişi çıkıp bana yol açtı da servisin kapısına varabildim. Servisin içi başka bir hikaye, çünkü ortalık insan kaynıyor. Ne oluyor demem kalmadı, servisin sorumlu hemşiresi bütün bu kalabalığın birim eğlence için toplandığını söyledi. Meğer başı dertte olan bizmişiz.

Bu kadar kalabalık nasıl toplandı diye sorunca, ben hani bu hafta taburcu olan çocuklar da gelebilir demiştim ya, bunu bu güne kadar bizim servisten taburcu olan herkes gelebilir diye algılamışlar. Bizim eski hastalar da yetmemiş, komşular duymuş,  Kalkınma mahallesinde ne kadar çocuk varsa, anneleriyle birlikte, soluğu hastanede almış. Sadece onlar da değil, hastaneden çalışan ne kadar temizlik işçisi varsa, çocuğunu kapıp getirmiş, çocuğu olmayan da merakından gelmiş.

Üstelik de her çocuk bayrama gelir gibi giyinip, süslenip gelmiş. Ortalık hevesle bekleyen çocuk ve daha da fazla yetişkinle insan kaynıyor.  Hiç saymadım ama çoluk çocuk en az 500 kişi var. Benim servise girdiğimi gören koridorlardaki herkes de servise hücum edince serviste adım atacak, nefes alacak yer kalmadı.

Oysa ben hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Bu kalabalığı görünce çok tedirgin oldum, çünkü günlerden beri solunum cihazında yatan bir hastamız vardı. Şu sırada çocuğa bir şey olsa, insanları yarıp yanına bile gidemeyiz. Bende bu şans varken kesin tam da bu karmaşada çocuk can verir diye paniğe kapıldım. Eğlenceyi iptal etmeye karar verip, tiyatrocu arkadaşlara telefon açtım, ki telefon kulağımın dibinde çınladı. Meğer tam da o anda, onlar da kalabalığı yarıp yanıma ulaşmayı başarmışlar.

Üzerlerinde palyaço kıyafeti olmadığı halde, çalgıları ve kıyafet çantalarını görüp gelenlerin, beklenen tiyatrocular olduğu anlaşılmıştı. Kalabalıktan inanılmaz bir heyecan yükseldi.

Artık geri dönüş yoktu.

Mecburen gençlere kıyafetlerini değiştirecekleri odayı gösterdim. Bir tarafım da çok huzursuz, öyle ya solunum cihazındaki çocuğa o anda bir şey olmasa bile, ben o çocuğun ailesi olsam, benim çocuğum ölürken, serviste eğlence yaptılar diye ömür boyu unutamam.

Palyaçolarımız odadan çıkarken ellerimi kaldırıp, kalabalığı susturdum ve çok da bağırmadığım halde, servisin her yerinden duyulabilen bir sesle, servisimizde yatan çok ağır bir hastamız var, şimdi sizden izin istiyorum, sessizce bekleyin, çünkü önce o hastanın yanına gideceğiz, daha sonra odadan çıkıp sizin için eğlenceye devam edeceğiz dedim.

Kollarımı kaldırarak bu sözleri söyleyince, asasını kaldıran Musa Peygamberin denizi yarması gibi, kalabalık önümde yarıldı, bana ve arkamdan gelen palyaçolara bir kişinin geçebileceği kadar yol açtılar ve biz hastamızın odasına görkemli bir giriş yaptık. Cihazda yatan çocuk 10 yaş civarında şu anda hastalığını hatırlamadığım ama günlerdir, bilinci kapalı bir şekilde yatan hiçbir ümidimizin kalmadığı bir hastaydı. O anda yanında 20 yaş civarında olduğunu düşündüğüm ablası refakatçi kalıyordu. Palyaçolardan birinin elinde bir gitar, diğerinde de flüt vardı. Gençler, sanki günleri hastalar arasında geçiyormuş gibi, hiçbir tedirginlik göstermeden çok yumuşak ve güzel bir ezgi çalmaya başladılar.

Bu sırada inanılmaz bir şey oldu, günlerden beri hiçbir hayat belirtisi göstermeyen çocuk, müziği duyunca, soluk borusundaki boruyu sabit tutan bantların arasından açıkça görülecek şekilde gülümsemeye başladı. Çocuğun güldüğünü görünce ablası ağlamaya başladı. Servis sorumlu hemşire arkadaşımla ben de önce gizlice sonra artık açıktan açığa ağlamaya başladık.

Dışarıdaki kalabalıktan da bir sabırsızlık belirtisi gelmediği için, gençler yarım saat kadar bu çocuğun başında çaldılar.

Daha sonra dışarı çıktılar. Aman ki aman, sanki serviste en meşhur bir pop yıldızı konser veriyor. Meğer herkes ne kadar eğlence meraklısıymış, hastanedeki temizlik personeli, mahalleli kadınlar, çocuklarla birlikte okul şarkılarına eşlik ediyor, el çırpıyorlar. Bu coşkuyu gören tiyatrocular da coştukça coştu, istek almaya bile başladılar, türküler, şarkılar söylemeye başladılar. Millet ayağa kalkıp yer bulamadıkları için oldukları yerde horon bile tepmeye başladı. Ortalık yıkılıyor, resmen kıyamet kopuyor.

Biz, bir hemşire arkadaşla, solunum cihazındaki çocuğun odasında nöbet tutarken, çocuğun ablası da dışarı çıkıp coşkuya katıldı.

Eğlence saatler boyu sürdü. Sonunda nihayet palyaçolar gitti, herkes istemeden de olsa dağıldı. Bize gelince gözlerimiz kıpkırmızı, başımız ağrıyarak, şükür bitti diyerek ayrıldık.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra çocuğumuz vefat etti. Aradan bir ay filan geçmişti ki bir gün ablası beni ziyarete geldi. Elinde çocuğun palyaçolarla birlikte çekilmiş resimleri vardı. Kardeşimi son anda güldürdünüz diyerek, ağlayarak teşekkür etti. Onu düşündükçe hep o son gülüşünü hatırlayacakmış.

O gün iyi ki eğlenceyi o çocuğun yatağının başında başlatmışım.

Bundan sonra akıllandık, bu tür eğlenceleri amfide yapmaya başladık. Ancak bir daha ne bu kadar kalabalık toplandı, ne de bu kadar eğlenceli oldu.

BU ARALAR ENTEL TAKILIYORUM, BİR YANDAN DA TOPRAKLA UĞRAŞIYORUM, ENDEMİK ÇALILAR, ÇİÇEKLER BULUYORUM, YANİ ENTEL BİR KÖYLÜYÜM

Yıllar önce Trabzon’da yeni açılmış bir dükkanda çok hoş bir elbise denemiştim. Elbisenin eteği bir çok kumaşın yama işi birbirine dikilmesi ile yapılmıştı. Elbiseyi giyince de çok beğenmiştim, ancak eteği oluşturan kumaşların kalınlıkları birbirinden çok farklı olduğu için satın alma konusunda çok kararsız kalmıştım.

Tezgahtar kadın da yanılmıyorsam iş yerinin sahibi olan kişiydi, ilk günlerin hevesiyle bin bir çeşit dil dökerek illa bana bu elbiseyi satmaya çalışıyordu.

Benim tuhaf bir huyum vardır, bana ısrar edilmesinden hiç hoşlanmam, açlıktan midem ağırsa, oturduğum sofrada en sevdiğim yemek olsa, illa biraz daha al, bundan da ye illa ye diye ısrar edilse, iştahım kaçar, karnımı doyuramam.

Kadın bu huyumu nereden bilsin, o elbiseyi övmeye devam ettikçe benim elbiseden hevesim geçiyor. Tabii kadın da kararsızlığımı anladı ve son bir hamle daha yaparak, ağır bir Trabzon şivesiyle, eleri yaya yaya ‘ habı elbiselan var ya, aynı oldun entel’ dedi.

Madem ki sıra dışı bir elbise beni entelektüel yapmaya yetiyordu, ben kafamı gözümü şişire şişire, bunca okulu, kitabı boşa okumuşum. Derhal elbiseyi çıkarıp, dükkandan çıktım, bir daha da vitrinine bile bakmadım. Kadının densizlikleri devam etmiş olmalı ki, en çok 2 ay içinde dükkan kapandı.

Emekli olduktan sonra daha çok kitap okuyacağımı sanıyordum, ama yanılmışım, sosyal medyaya takıldım ve daha az okumaya başladım. Aslında yazmayı ve okumayı çok değerli bulurum. Öğrencilerim beni muhtemelen ‘söz uçar, yazı kalır’ sözümle hatırlıyordur. Zaten bu bloğu da sivil tarih bırakma amacıyla yazıyorum. Yazılarımı okuyan bir çok kişi benden kitap yazmamı istiyor, şimdilik öyle bir niyetim yok.

Ancak son günlerde hiç ummadığım kitaplarla karşılaştım.

Bu kitaplardan ilki ile geçen ay İstanbul’a gittiğimde, benim fakülteden arkadaşım Gülçin’de kalmıştım. Konuşurken annesi Leman teyzenin yıllar önce bir yemek kitabı yazmış olduğunu söyledi ve bana da bir kitap hediye etti. Leman Gökseyitoğlu, ‘Sivas Yemekleri ve Mutfağımda Pişirdiklerim’ isimli, 163 sayfalık bir yemek kitabı yazmış. İçerisinde yüzlerce yemek tarifi var, elbette ki bu tariflerden hiç birinde malzemelerin miktarları, pişirme süresi gibi şeyler yok. Bunun dışında muhteşem bir kitap, yukarıdaki eksikler nedeniyle sadece yemek yapmayı bilenler için kullanılabilecek çok güzel bir kitap. Leman teyzeyi bu gayretinden ve milli servet anlamına gelen yöresel yemekleri muhafaza etme isteğinden ötürü tebrik ediyorum. Kitabı bir hazine gibi saklayacağım.

Bu günlerde birkaç arkadaş bir araya gelerek bir kitap kulübü oluşturduk. On beş günde bir, herkesin okuduğu bir kitabı tartışıyoruz. Bu kulüpte de beyin cerrahı olan bir arkadaşımızın yazmış olduğu bir hikaye kitabı olduğunu öğrendim. Önümüzdeki toplantıda tartışmak için onun kitabını seçtik. Sadece bir kitap tartışmayacağız, içimizden birinin ruhuna kendi bakış açımızdan bir göz atacağız. Bakalım neler olacak?

Tabii bir de Mart ayına girdik, havalardan fırsat buldukça toprakla ilgilenmek zamanıdır. Geçen ay, zeytinlere ve meyve ağaçlarına ilaçlama, ağaç budama gibi işleri tamamladık.

Burada bir orman köyünde yaşadığımız için, hayalimde küçük çalı meyveleri ve orman açıklıklarında yetişen ve yaban hayvanlarının beslendiği orman meyvelerinden yetiştirme düşüncesi var.

Geçen zaman içerisinde Gelibolu yarımadasına, şehitliklere defalarca gittim. Aslen buralı olan Ali Çan isimli arkadaşım, mutlaka Fransız Mezarlığına gidin, görülmesi gereken bir yer diyerek beni uyarmıştı. Burası normalde herhangi bir turist gezisinde gidilemeyen, biraz sapa bir yer. Bir gün bu uyarıyı göze alarak, sadece Fransız mezarlığını ziyaret etmek için karşıya geçtik. İyi ki gitmişiz, bütün mezarlık ayı çileği denilen küçük kırmızı meyveleri olan, ağaççıklarla bezeli. Bu ağacın muhteşem bir şekli olduğunu, yaz kış yeşil kaldığını, biri küçük yapraklı, büyük meyveli, diğeri büyük yapraklı, küçük meyveli iki cinsi olduğunu görmüş olduk.  Burada bu kadar çok ağacı diktiklerine göre bakımı kolay olmalı ve endemik bir tür olmalı diye düşündük.

Bu farkındalıkla geri dönerken yol boyunca önceden çalılık diyerek kör gözlerle önünden geçtiğimiz ağaççıkların aslında bu orman meyvesi olduğunu fark ettik. Köye döndüğümüzde keşfettiğimiz meyvenin ve ağacın resimlerini köylülere gösterdiğimizde, bizim köyün ormanında da bu ağaççıktan bir sürü olduğunu öğrendik.

Sonuç olarak bizim köyün Hızır’ı bir gün ormandan bize köküyle birlikte birkaç çalı getirdi. Bu çalıları da bahçeye diktik, umarım ve sabırsızlıkla beklerim ki yerlerini beğensin ve bahçeye kök salsınlar. Bu güzel meyveli, her dem yeşil ağaççıkları çok sevdim.

Önümüzdeki günlerde iki yıllık olan ve artık biraz fazla yayılmış, aromatik bitkilerimi ve sarmaşıklarımı budayacak, yabani otlardan tohum atmasını istediğim bir kaçını bırakıp, diğerlerini kökten çıkaracağım.

Geçen hafta Ege otlarını tanıyan bir arkadaşı davet ettim ve bana bir sürü yenilebilen ot gösterdi. Bunların hepsini deneyeceğimi sanmıyorum, ancak yabani maruldan salata yaptım ve gayet başarılı oldu. Yabani marul ve pazının artmasını istediğim için onları korumayı düşünüyorum. Gelincikleri de muhafaza edeceğim.

Şimdiden badem ağaçları çiçeklenmeye başladı, yakında endemik çiçekler de ortaya çıkmaya başlar. Anemonlar çıkınca birkaç adet daha bahçeye getireceğim. Bu yıl asıl hedefim, zahter ve sarı kantaronu bahçeye taşıyabilmek, bakalım başarılı olabilecek miyim?

TORUN ZEYNEP’İN HEMŞİN HORONLU DOĞUM GÜNÜNDE AİLE BULUŞMASI; ZEYNEP HALANIN BASA AİLESİ

Geçen hafta, İstanbul’a Zeynep’in 60 yaş partisine katılmak  için gittim. Zeynep, annemin Zeynep Halasının torunudur. Bu doğum günü nedeniyle sülalemizin Basa kolundan biraz söz etmek istedim.

Telatar’lar yani benim annemin sülalesi ile Basa’lar bir şekilde birbirinden ayrılmış, ancak aynı soydan gelen ailelerdir. Her iki ailenin birbirine akraba oldukları konusunda herhangi bir kuşku yok, ancak ayrılık konusunda birkaç farklı versiyon dinledim. Benim kendi kanaatimce, iki aile ferdi arasında mal anlaşmazlığı oldu, toprak paylaşılınca, aile de bölündü.

Sonuçta ne olduysa oldu, zaman içinde bu anlaşmazlık unutuldu, akrabalık bağı unutulmadı. Bu iki aile, aynı zamanda Balta ailesi de çeşitli evlilikler yolu ile (mesela benim anneannem Balta’dır) akrabadır. Sonuç olarak sosyal medyada bile Telatar, Balta, Basa sülalesi olarak guruplarımız var. Kim kimin nesi olur kısmını tam anlamıyla bilen çok kişi olduğunu sanmıyorum ama bir şekilde hepimiz akrabayız.

Zeynep’in babaannesi Zeynep Hala ile benim anne tarafından dedem Cevdet Efendi, öz kardeştir. Öz olmalarının üzerinde durdum, çünkü önceki nesillerde hemen herkes, birkaç kez evlenmiş, dolayısıyla herkesin bir çok öz ve üvey kardeşi var. Bir de bizim bölgede akraba evlilikleri sıktır, bazen iki kişi arasındaki akrabalık derecesini anlamak için uzun uğraşlar gerekir.

Neyse ki Zeynep’le aramdaki kan bağı oldukça yalın. Büyük dedem, Hasan Ağanın ikinci karısından olan çocuklarından biri dedem biri de Zeynep Hala. Benim dedem de Zeynep Hala da hayatlarında sadece bir kez evlenmişler.

Zeynep Halanın eşi Rıza Efendi sülalenin Basa koluna mensup bir ağa, dedemle bir şekilde kan bağının da olması gerekir, ama nedir bilemiyorum. Rıza Efendiye bağlı bir hayli toprak var, ailenin Telatar kolundan gelen topraklar Pazar ilçesinde, ancak Ardeşen ilçesinde de  evlilik yoluyla gelen ciddi miktarda toprağı var, yani oldukça varlıklı bir adam, tam 3 kez evlenmiş, son eşi bizim Zeynep Hala.

Zeynep Hala evlendiği zaman, Rıza efendinin ilk eşi hayatta değilmiş, ancak bizim Cimilli Hala diye bildiğimiz ikinci eşi hala hayatta imiş. Rıza Efendinin 3 eşinden olma çocuklar hep bir arada büyümüşler. Bu gün bile torunlar hiç üveylik bilmeden birbirlerine ruhen çok yakın yaşarlar.

Zeynep Halanın, yaş sırasına göre; Tiraje Cordan, Rauf Suat Basa, Hatice Basa, İnci Hacışahinoğlu, Cihan Şeheri ve Korkmaz Basa isimli 4 kız, 2 erkek, 6 çocuğu var (anlaşıldığı gibi burada evlilik soy isimlerini yazdım).

Zeynep Halanın oğulları Suat ve Korkmaz sırasıyla Melek ve Feraye Kobal isimli iki kız kardeşle evlenmiş. Suat ve Melek çiftinin kızları Tülin ve Zeynep (doğum günü bebesi), Korkmaz ve Feraye çiftinin çocukları ise Sönmez, Sancak, Mustafa Kemal, İstiklal ve Barış.

Her iki çiftin çocukları da o kadar yakın büyütüldüler ki, şimdi hepsi 2 annesi, 2 babası varmış gibi hissediyorlar ( Her iki baba da rahmetli oldu). Her ne kadar kardeş olmasalar da genetik olarak kardeşler zaten, çünkü dedeler, neneler ortak.

Korkmaz Amcanın, Şafak isimli üvey kardeşini de hesaba katarsak, çocuklarının isimleriyle İstiklal Marşının sözlerini tamamlamak istediğini anlamak mümkün. Barış küçük yaşta bir kaza geçirip, beyin ameliyatı olmak zorunda kalınca bu çok çocuk sevdasından vaz geçti sanırım, öyle olmasa İstiklal Marşından daha bir çok isim çıkarmayı başarırdı.

Ben Ankara’da okurken, Tülin’ler de Ankara’da idiler. O zaman Suat Amca da sağdı, Melek Anne ve kızlar hepsi Ankara’da yaşıyordu. Tülin, Hıfsıssıa Laboratuvarında çalıştığı için, öğlen aralarında buluşmamız bile mümkün olabiliyordu. Ben yurtta kaldığım için onların evinde de sık sık kalırdım.

Sonra zaman içerisinde Korkmaz Amcanın çocuklarının lise ve üniversite zamanları geldikçe, onun çocukları da sırayla gelmeye başladılar. Öyle ki Melek Annelerin evi okul yurdu gibiydi, içinde her yaştan çocuk vardı. Evdeki genç çocuklar Melek Anne dedikleri için, herkes gibi ben de Melek Anne demeye alışmıştım.

Melek Anne o zaman da oldukça kilolu, iştahlı ve çok güzel yemek yapan bir kadındı. Halis Hemşin kızı olduğu için çok bol tereyağlı kuymaklar yapardı,  o kuymağı yedikten sonra yerimden kalkamazdım. Çocuklardan birisiyle bir otobüs yolculuğu yapacağı zaman birkaç saatlik yol için, haftalar sürecek bir kuşatmaya yetecek kadar kumanya hazırlamıştı. Tülin’le aramızda bayağı dalga geçmiştik. Ben uzmanlık sınavına girecekken, hocalara ve arkadaşlarıma ikram etmem için koca bir tepsi su böreği açmıştı. Çok güzel gözleri olan çok tatlı bir kadındır. Şimdi dizlerinden dolayı yürümekte bayağı zorlanıyor, ancak maşallah gayet iyi durumdadır. Ve evet,  kendi doğurduğu, doğurmadığı bir çok çocuğun annesidir.

Feraye Teyzeye gelince, Zeynep Hala ile en uzun süre aynı evde yaşayan gelin, o. Zeynep Halanın anlattıkları hala belleğinde çok taze, inşallah günün birinde sırf bunları dinlemek için yanına gideceğim. Bu hatıraların unutulmamasını Feraye Teyze de çok istiyor.

Tülin’le ruhdaşlığımız hiç eksilmesi hala devam ediyor, mesela benimle ilgili bir rüya görse, ya da ben onunla ilgili bir hisse kapılsam mutlaka doğru çıkar, hiç şaşmaz.

Zeynep çok yakın bir tarihte emekli oldu. Bu yıl da 60 yaşına girince, Tülin ona sürpriz bir parti yapmaya karar vermiş, bana da haber verdiler.

Toplantı İstanbul’da Anadolu yakasında yapılacaktı. Benim Üniversiteden arkadaşım Gülçin’in evine de oldukça yakın bir mekan ayarlamışlar. Ben de arabama atlayıp hafta sonu için Gülçin’e gittim. Hem genişletilmiş bir akraba toplantısına katılmak mümkün oldu, hem de gençlik arkadaşlarımla felekten bir hafta sonu çalmış oldum.

Evden toplantı için çıkarken düğüne gider gibi süslendim. İyi ki öyle yapmışım, aramızda büyük elçiler filan da olduğu için erkekler papyon, takım elbise, kadınlar tuvaletli idiler. Bayağı düğün yapar gibi, 100 kişilik bir toplantı oldu.

Kimleri görmedim ki? Melek ve Feraye teyzeler, Korkmaz Amcanın bütün torunları, Cimilli Halanın torunlarından bir çoğu, Pazardan eski dostlar. Cimilli Halanın torunu Rıza’yı 30 yıldan daha uzun süredir görmemiştim. Benim çocukluğumda Pazarın diş hekimi Dursun Amcanın çocuklarından ve torunlarından bir kaçını da yıllar üzerine gördüm. Mustafa Kemal’in çocuklarını ilk kez canlı olarak gördüm, daha önce sadece resimlerini görmüştüm. Yani benim için çok hoş bir ‘geniş aile’ gecesi oldu.

Bu aralar sosyal medyada ‘gelsun mi’ videosuyla ortalığı dağıtan, Rakkani horon gurubu da toplantıya geldi. Birden bire ortaya tulum ve horon kurucusu çıktı. Zaten horon kurmak için başka kimseye ihtiyaç yok, aniden bizimkilerde ne devlet adamlığı, ne iş adamlığı kaldı, ceketlerin atılmasıyla, her birinin içindeki Hemşinli ortaya çıktı. Kocaman bir halka yapıldı, oyun kurucunun inanılmaz becerisi, oyuncuların iç ritimleriyle ortaya muhteşem bir Hemşin Çiftayak horonu çıktı.

Aman ki aman. Zaten dünyanın neresine gidersen git, folklor oynayanlar, eğer yerel insanlar ise, ortaya çıkan sinerji bir oyundan çok daha fazlası oluyor. Otantik horon bir oyun değil, insanların gelenekler yoluyla ata kanına bağını temsil eden bir ritüel. Çok anlamlı bir hafta sonuydu.

SOldan sağa üst sıra Zeynep, ben, Tülin, oturanlar solda Melek , sağda Feraye teyzeler

DEPREMLER PEŞPEŞE GELİYOR, BÜTÜN ÜLKE HATTA BÜTÜN DÜNYA SALLANIP DURUYORUZ

Dünyanın tam ortasında ve en güzel yerinde, muhteşem  bir ülkemiz var. Sadece coğrafi olarak değil, tarihi de son derece olağan üstü olan bu topraklar insan uygarlığının başladığı topraklardır. Biz tarih Sümerlerle başlar diye biliyorduk, ancak Göbeklitepe ve çevresindeki buluntular,  uygarlığın başlangıcını Yukarı Mezopotamya’ya çekmeye başladı. Güney Doğu Anadolu bölgesinde gerçekten çok önemli ve çok eski arkeolojik keşifler ortaya çıkıyor.

Ülkemizin üzerinde bulunduğu topraklar, bugünkü bilgilerimize göre, tarihsel açıdan, tartışmasız  uygarlıkların beşiğidir. Şu var ki, coğrafi olarak da beşik gibi sallanmaktadır, çünkü çok aktif fay hatlarına sahiptir. Artık herkesin kafasına sokması gereken, Orta Anadolu’daki birkaç il hariç her yerde ciddi deprem tehlikesi olduğu gerçeğidir.

Şu günlerde, Elazığ, Malatya, Manisa, ve Marmaris açıkları sallanıp duruyor. Elazığ ve Malatya’da olan depremler oldukça korkutucu, çünkü hem can kaybı oldu, hem de uzun süreden beri suskun duran Doğu Anadolu Fay hattının hareketlenmeye başladığını gösteren bir deprem oldu. Bu deprem hattı, Kuzey Anadolu Fay hattı ile Bingöl Karlıova civarında makas yapmaktadır.

Ben de herkes gibi araştırmaya çalışarak ülkemizdeki depremlerin meydana geliş şekillerini araştırmaya çalıştım.

Bu iki fay hattı ülkemizde meydana gelen bir çok depremden sorumlu tutuluyor.

Doğu Anadolu’da, Afrika Kıtasının alttan itmesiyle sıkışma kökenli depremler meydana geliyor. Ege Bölgesindeki depremler ise, iki önemli fay hattının itmesiyle, kuzey güney yönünde gerilme sebebiyle meydana geliyor.

Çanakkale oldukça önemli fay hatları olan ve deprem riski çok yüksek bölgelerden biridir. Kuzey Anadolu Fay hattı, Marmara Denizi boyunca ilerleyip, Gelibolu Yarımadasının kıstağından Ege denizine geçiyor ve Saroz Körfezi boyunca yarımadanın kıyısından devam ediyor. Diğer bir fay sistemi ise Erdek’ten başlayıp,  Biga, Çan, Ayvacık’ı geçerek, Edremit körfezine ulaşan ve kıyı boyunca ilerliyor. Tabii bu temel sistemler dışında da daha küçük fay hatları mevcut.

Biz de Çanakkale’ye daha düşük deprem beklentisi olan Karadeniz bölgesinden geldiğimiz için burada evi yaptırırken depreme dayanıklılık konusuna çok özen gösterdik. Sağlam zemin, depreme dayanıklı bina, perde duvar, bina temeli  ne demektir, ben o zaman öğrendim. Galiba, bu evi yaparken 8/10 katlı bina yapabilecek kadar çok yapı malzemesi kullanıldı. Tabii daha çok para harcandı. Şimdi resim asmak için, duvarlara çivi bile çakmak pek mümkün olmuyor. Ancak artık depreme karşı kendimizi Allah’a emanet etmeye hakkımız var. Her zaman uyarıldığı gibi, depremden çok binalar öldürüyor, ne yazık ki.  Çürük bir bina yaptırıp, sonra kendini Allah’a emanet etmek çok garip bir düşünce, ne yani deprem dalgası senin bulunduğun nokrayı atlayıp öyle mi devam edecek? Böyle bir düşünce olabilir mi?

Buraya taşındığımız ilk aylarda (2017 nisan/mayıs) Ayvacık’ta 2 aydan fazla süren bir deprem fırtınası vardı, daha sonra Ayvacık, Biga, Çan, sadece Çanakkale toprakları (Biga Yarımadası) üzerinde bir çok deprem oldu. Bunlardan,  bazılarını hissettik, bazılarını hissetmedik. Tabii Balıkesir, Manisa gibi yakın illerde olan büyük depremleri de hissettik.

Benim kişisel gözlemim sürüngenlerin gerçekten de depremleri 1-2 gün önceden fark edip, kendilerini topraktan dışarıya attıklarıdır. Depremden önce değiştiği söylenen diğer hayvan davranışlarını ise fark edemedim.

Fakat Uranüs gezegeninin, Boğa burcunda olduğunu ve 2017/ 2023 arasında 7 yıl boyunca boğada kalacağını biliyorum. Boğa toprakla ilgili bir burçtur, Uranüs de ani değişimleri simgeleyen bir gezegendir. Uzun sözün kısası bu 7 yıl, hatta öncesi ve sonrası ile biraz daha uzun bir süre, astrolojik olarak deprem açısından yüksek riskli olduğuna inanılır.

Astroloji elbette bir pozitif bilim değildir, ancak Jeoloji pozitif bir bilimdir. Bütün jeologlar, gezegenlerin nerede olduğundan bağımsız olarak Türkiye’nin nasıl bir deprem toprağı üzerinde olduğunu anlatıp duruyorlar. Nerede kaç şiddetinde deprem beklentisi olduğunu gayet net bir şekilde belirtiyorlar.

Zaten depremler de bir o taraftan bir bu taraftan vurarak, ‘kör kör parmağım gözüne dercesine’ sürekli bir şekilde varlığını hatırlatıyorlar. O halde kimse bu gerçeğe gözünü kapatarak yaşamamalı. Her şeyden evvel sağlam zeminli, sağlam binalarda yaşamaya çalışmalı, bu olmazsa olmaz şartı sağlasa bile gene de bir acil durum planı olmalı.

Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a emanet et.

HAYRETTİN KARACA, TOPRAK, YENİ İŞLER, HOBİLER, YENİ OKULLAR, HERKESE HAYIRLI EMEKLİLİK DİLERİM

Geçen hafta Hayrettin Karaca’yı, sevgili toprak dedemizi kaybettik.  Hayrettin Karaca, neredeyse 100 yaşındaydı ama öyle örnek, öyle lider bir ruhtu ki, öldüğünü duyunca hepimiz derin üzüntüye kapıldık. İlaç gibi bir adamdı, toprağın yaralarını sarmak için kolları sıvamış, insanlara doğa bilincini yerleştirebilmek için canla başla uğraşmıştı. Ben, artık arkasından ağlanacak çok da adam kalmadı diye düşündüm, ne yalan söyleyeyim.

Gene de adamın arkasından ağlamayıp, topluma katkısının üzerinde durmalıyız.  Şimdi Kaz Dağlarında, Cerattepe’de, Eğirdir gölünde, İstanbul’da daha adını saymadığım bir çok yerde insanlar, dünyanın geleceğini düşünerek, yapılan doğa kıyımına karşı duruyorlarsa, bütün bunlarda Toprak Dedenin parmak izi yok mu? Hepimizin üzerinde yaşadığımız topraklara karşı görevi var, büyük küçük fark etmez. Önemli olan zarar vermemek, hatta doğa için hiçbir şey yapamayan da, bari şuurlu davransın ve bir şeyler yapana da engel olmasın.

Tabii bir de Hayrettin Karacanın sanayiciliği bırakıp, hayatını bir başka yönde tamamen doldurması meselesi var. Yani ‘iyi emeklilik’ diye tarif ettiğim bir yönü var. Bunu da örnek almak lazım diye düşünüyorum.

Mesela, özellikle de bina içinde uzun süre çalışıp emekli olan insanlar için, emeklilikte toprakla uğraşmak çok güzel ve tatminkar bir şey. Toprak ufak bile olsa, ayağını toprağa basıyor, sırtında güneşi hissediyor ve arada birkaç taze yaprak yiyorsun. Daha ne olsun? Hiçbir şey olmasa bile kemiklerin daha sağlam kalır, depresyon senden uzak durur.

Buraya geldiğimden beri fark ettiğim bir şey var. Mecburi hizmet ya da herhangi bir sebeple buraya tayin olan doktorların pek çoğu başka bir yere gitmiyor, buradan emekli oluyor.

Zaten buralı olanların pek çoğunun aileden kendi arazisi var, dışarıdan gelenler de zaman içerisinde, özellikle de toprak fiyatları çok uygun iken, bir hayli toprak satın almışlar. Bir kısmı bu toprakları yatırım amacı ile almış ve satılığa çıkarmış, diğer kısım ise ciddi ciddi çiftçilik yapıyor. Mesela üzüm bağı yapıp, bayağı güzel şarap imal eden mi ararsın, meyve, sebzecilik yapan mı ararsın, hayvancılık yapan mı? Hepsi var. Bir kısmı ise daha mütevazi boyutlarda toprak almış, üzerine bir konteyner koymuş, ya da bir kulübe yapmış ve hafta sonlarında hobi bahçeciliği yapıyor.

Şimdi gözlerinizi yumup düşünün, meslek hayatınızın son 5/10/20 yılında bir yandan da çiftçilik yapıyorsunuz, ikinci olarak da düşünün, sürekli ve sadece hekimlik yapıyorsunuz. Tahmin edin bakalım kim emekli olunca ne yapacağım endişesi taşımayacak?

İnsanlar çalışırken, zaten işlerinden memnun değilse, tek amaç para kazanmak ise, işe giderken ayak sürüyor, işte mümkün olan her şekilde kaytarıyor, bir emekli olayım diye can atıyor. Eğer kendilerini meslekleri ile tanımlıyorlarsa, bu durumda emekliliği kendilerine hiç yakıştırmıyorlar ve emeklilik kavramına hiç de sıcak bakamıyorlar.

Durum hangisi olursa olsun, hiç kimse emekli olduğunda neler yapacağına, zamanını neyle dolduracağına dair ciddi bir zaman planlaması yapmış olmuyor. Oysa, ömrü yeten herkes bir gün mutlaka emekli olacak. Şimdilik bir ‘İnsanları emekliliğe hazırlama’ eğitimi olmadığına göre her birey kendi başının çaresine bakmalı. Yani bilinçli bir emeklilik hayatı yaşamak için, emekli olmadan mesela 5 yıl öncesinden yavaş yavaş, kafasında planlarını oluşturmalı ve bu planlara uygun hazırlıklarını yapmaya başlamalı.

Bir çok arkadaşım, meslektaşım, maddi olarak ihtiyacı olmamasına karşılık, yeni bir işte çalışmaya başlayarak emeklilik yaşını öteliyor. Bu da bir seçim elbette, özellikle de hayat amacını işinde bulmuş, bu işi yapmayınca kendisini bomboş hissedecek insanlar için, doğru bir seçenek olabilir. Ancak son yıllarda o kadar çok tanıdığım kişinin bir türlü emekli olamayıp, sonunda hastalık nedeniyle iş bırakma zorunda kalmasını üzüntüyle izledim. Sonra yerleri boş kalmadı, dünya dönmeye devam etti. Yani hala eli ayağı tutarken, şöyle birkaç yıl gönlünce yaşamak herkesin hakkı ve hatta kendine karşı görevi bence.

Maddi olarak çalışmak zorunda olan emeklilere ise hiç sözüm yok. İstemediği halde çalışmak mecburiyetinde kalan emekliler konusu beni aşar, burada görev devlete düşüyor. Sosyal devlet emeklisini muhtaç bırakmamalıdır.

Emeklilik sonrası çalışan üçüncü bir gurup daha var ki, onlar benim idolümdür.  Bazıları oldukça genç bir yaşta, çevresindeki herkesi şoke ederek, bazıları da erkence bir emeklilik zamanında asıl mesleğinden çok daha farklı ve özlemini duyduğu yepyeni bir işe keyifle başlayan insanlar var. Bankacılıktan emekli olup, yoga eğitmeni olmak, 40 yaşında bir şirketin CEO’luğundan ayrılıp reklamcılığa başlamak, 10 yıl mimarlık yaptıktan sonra filim yönetmeni olmak. Bunların hepsi çevremden örnekler.

Çok ciddi ve kısıtlayıcı bir işten, daha özgür takılabileceği, ya da çok daha rahat yaşayabileceği bir işe geçmek harika bir şey.

Benim arkadaşlarımın çoğu emekli olduktan sonra ya bir özel hastanede, ya da muayenehanesinde, çalışmaya devam ediyor. Umarım eskisinden daha rahat şartlarda çalışıyorlardır.

Ama herkes çalışmak istemez elbette. Mesela ben tıp alanında çalışmak istemiyorum. Geçtiğimiz yıllarda yepyeni bir şehre, yeni çevreye, toprakla uğraşmaya ve daha pek şeye adapte oldum. Önümüzdeki yıl açık öğretimle merak ettiğim bir okul okumaya başlamayı düşünüyorum. Şimdi üniversite mezunları için açık öğretim fakülteleri sınavsız öğrenci alıyor, pek çok arkadaşım felsefe, sosyoloji, fotoğrafçılık filan okudu. Ben de kültürel miraslar ve turizm okumayı planlıyorum. Böylece merak ettiğim bir konuda derli toplu bilgi alacağım.

Zamanı kaliteli bir şekilde doldurma konusunda herkesin kendine özgü yöntemleri vardır. Ancak herkes için, mutlaka sosyal ilişkileri geliştirmekte fayda var. Buraya geldiğimden beri katılmakta olduğum bir faaliyetten söz etmek istiyorum.

Türk Tabipler Birliğinin önerisiyle ‘Çınarlarla fidanlar buluşması’ adı altında çeşitli illerde bir etkinlik yapılıyor. Çanakkale’de bu işi ÇÖMÜ, Halk Sağlığı Bilim Dalı üstlendi, hatta bu buluşmayı staj programı içerisine aldı. Ben de şehirde olduğum zamanlar kaçırmamaya çalışıyorum.

Şehirdeki emekli hekimler, 2 ayda bir Tıp fakültesindeki, Halk Sağlığı stajı yapan son sınıf öğrencileri ile buluşuyoruz. Biz anılarımızı ve mesleğin tatminkar yönlerini, onlar da beklentilerini ve gelecek planlarını anlatıyorlar.

Genel olarak çocukları, kendisine ya da ailesine ait, büyük hevesler ve beklentilerle fakülteye girmiş, ancak fakültede okurken, hekimlerin uğradığı şiddet ve mesleki zorlukları fark ederek, büyük bir karamsarlık içerisine girmiş olarak buluyoruz.

Biz de gençlerin bu karamsarlığını gördüğümüz için, onlara mesleğin güzel taraflarını göstermeye gayret ediyoruz. Sonuç olarak toplantıdan fidanlar da çınarlar da çok memnun ayrılıyoruz. Hiçbir şey yapamasak gençlere 35/40 yıl sonraki hallerini göstermiş oluyoruz. Eh hiç de fena sayılmayız yani, çocuklar da bize bakıp, evet, 60/70 yaşımda bu abiler, ablalar gibi olmak isterim diyor.

Emekli hekim gurubumuz bir hayli renklidir, kendi aramızda da toplanıyoruz, yemeklere, konserlere, şarap tadımına filan gidiyoruz. Emeklilere en sağlam önerilerimden biri de meslek odalarının, sosyal etkinliklerine karışmalarıdır. Ömrünü kendine benzer şekilde geçirmiş insanlarla birlikte zaman geçirmek oldukça kaliteli zaman geçirmek anlamına geliyor.

Show Buttons
Hide Buttons