Category Archives: Genel

BURALAR HALA ÇAMUR İKEN, BİR SENARYO YAZSAM ARTIK DİYORUM

 

Dün Umurbey’e yine orman yolundan gittik. Geçen gün ıssızlığı, tahta köprüsü, sonbahar renkleri ve olağanüstü güzel manzarasıyla bizi büyüleyen yol gözüme çok farklı göründü. Sanırım geçen ay off road yarışması yapıldığında nasıl göründüğünü anladım çünkü yol boyunca ikili üçlü guruplar halinde, en az 15-20 adet park halinde araç vardı.

Continue reading… →

YAŞASIN EMEKLİLİK, YAPMAYA FIRSAT BULAMADIKLARINI YAPMA, BAZEN YENİ, BAZEN DE ESKİ HEVESLERİ YAŞAMA VAKTİDİR ŞİMDİ

Çanakkale’de birkaç Hacettepe 81 mezunu arkadaşım var.  Bundan birkaç ay önce Semra, Çanakkale’deki bütün sınıf arkadaşlarımızı bir kahvaltıya davet etti. Bu öyle sıradan bir davet değildi, sırf bu sabah için, çok sık kullanmadığı yazlık evini ayarladı. Tam da hani o masalara sığmayan, klasik  Türk kahvaltısı hazırladı.

Continue reading… →

YOLLAR VE YOLCULUKLAR; CUMHURİYET BAYRAMINI GELİBOLU MANZARASINDA KUTLAMAK, DEĞİŞİK BAKIŞ AÇILARI, KÖYE GELEN ŞEHİR

Geçtiğimiz iki buçuk haftayı yollarda geçirdim. Bu süreç içerisinde hem Hacettepe’den sınıf arkadaşlarımla, hem de Elazığ’da geçen mecburi hizmet günlerindeki arkadaşlarımla buluştuğum için sadece gerçek yollarda değil, hayatın geçmiş yollarında zihinsel bir yolculuk da yaparak bir çok anıyı canlandırmış oldum.

Continue reading… →

BOZCAADA’DA NEYE NİYET NEYE KISMET, PARAMPARÇA VE SIRIL SIKLAM

Bu yaz, her tarafı denizlerle çevrili bir ilde yaşarken, denize girmek için birkaç güzel yer keşfetmeye çıktık. Denize girecek farklı yerler araştırırken birkaç kez de Bozcaada’ya gittik.

Denize girmek için düşük ısıya ayarlanmış benden termostatı gerektiren güzel plajlarını, midene bayram, cebine hüsran yaratan lokantalarını, şaraplarını, kekik çeşitlerini, sarı kantaronunu, feribot kuyruklarını öğrenmeye ve kanıksamaya başladığımızı söyleyebilirim.

Continue reading… →

DÜNYANIN DÖNGÜLERİ, HAYATIN SUNDUKLARI VE ÖZ SAYGI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER.

Her yıl 21 Mart ve 23 Eylülde güneş ışınları ekvatora dik olarak gelir. Bu günler gece ve gündüzün eşitlendiği günlerdir ve bilimsel olarak ekinoks olarak isimlendirilir. Ekikoks, Türkçe Güntün eşitliği olarak bilinse de bu terim nedense pek de yer kullanılmayacak gibi görünüyor. Bu gün, 2017 yılının sonbahar ekinoksu, yaz boyunca gece vakitleri yavaşça uzayarak, gündüze yetişti, bu günlerden sonra uzamaya devam edecek ve kış boyunca geceler gündüzlerden daha uzun olacaklar.

Continue reading… →

KENDİ DİLİMİZİ TÜRETTİĞİMİZ BİR DOSTLUĞUN BİR KAÇ ANISI

 

Herkese bir Olcay lazım.

Onu ilk kez 1975 yılının başında, Kızılay’daki özel kız öğrenci yurduna taşınınca tanıdım. Benim gürültücü, sabırsız, çabuk alevlenen, farfara kişiliğime tamamen zıt kişilik özellikleri vardı. Her zaman odanın içerisindeki en sessiz, en sakin kişi o olurdu. O anda konuşulan, çekişilen, dertleşilen veya sadece paylaşılan konu ile ilgilendiğini, bildiğini sadece büyük kara gözleriyle bakışından anlardınız. O çok iyi bir gözlemciydi, bütün iyi gözlemciler gibi konuşmayı pek de sevmezdi.

Continue reading… →

GLUTENSİZ, BOL GLUTENLİ, NE ARARSAN BULUNUR, DERDE DEVADAN GAYRİ

Çanakkale’ye ilk geleceğim zaman internetten bulduğum, daha sonra da  defalarca kaldığım bir otel var. Sadece 8 yatağı olan ve zamanında, Truva antik şehrini ilk kez kazan, Schliemann’ın da kaldığı bu otelin sahipleri çok hoş bir çift. Tarihi binayı çok kötü bir haldeyken alıp, onarmışlar ve turizme kazandırmışlar. Artık ahbap olduğum bu çifti, şehre indikçe ziyaret ediyorum. Onlardan öğrendiğim kadarı ile Çanakkale’de hala, antik bir Anadolu buğday cinsi olan ‘’sarı buğday’’ ekildiğini öğrendik. Onlardan bize buğday bulmalarını rica edecekken, bizim köyde de bu buğdaydan ekildiğini öğrenip çok sevinmiştim.

Sarı buğdayı bizim köyün bakkalı üretiyor ve satıyormuş.

 

Geçen hafta yengemin 40 duasını yapmak için Rize’ye gitmiştik, Nermin uçağa binmediği için araba ile gittiğimiz bu yoldan, yol boyu alış veriş yapa yapa döndük. Osmancık’ta bir dükkandan ‘’siyez buğdayı’’ aldık. Normal buğdaya göre  koyu renkli, iri taneli bir buğday cinsi olan siyez, en önemli antik Anadolu’daki buğday cinslerinden biridir.

Yoldan döndükten sonra bakkaldan aldığımız sarı buğday ise siyeze göre daha sarı renkli ve biraz daha küçük, ancak bildiğimiz buğdaydan oldukça iri bir cins.

 

Neyse zaten maceramız buğdayı aldıktan sonra başlıyor. Köyümüzde Muammer Tosun adında her köye lazım bir adam yaşıyor. Bu adamcağız, çevredeki herkesi tanır, her işi bilir, ne isteseniz bulur bir adam. Bize de geldiğimizden beri bir hayli yardımı dokundu.

Önce bakkalla anlaştık. Bakkal deyince öyle bildiğiniz bakkallardan değil, çoğu zaman yerinde oturmaz, evi bakkalın bitişiğindedir. Bir şey alacağınız zaman evinde ya da bakkalın karşısındaki kahvede otururken bulursunuz. Bakkal minicik, ama arkasında içinde yok yok kocaman bir depo alanı var. Bu depo alanı büyük marketleri kıskandıracak büyüklükte, içine araçla girilebiliyor.

Bakkal aynı zamanda köyün meydanında konuşlanmış durumda. Burada köy meydanı deyince köyün camisi ve karşısındaki kahvehane anlaşılıyor. Bizim köyün meydanı çevredekilerden daha albenili, bakkal, kahve, muhtarlık, okul, süt toplama alanı, cami ve koca bir çınar ağacı var.

Çınar ağacının gölgesinde de oturma bankları ve masalar var. Ormancılar, jandarmalar, elektrikçiler, süt toplayıcıları, ipragaz satıcısı ve daha her kim gelirse meydana gidiyor, zaten köyün erkeklerinin çoğu da orada olduğundan işler açık havada bilemedin, üstü kapalı kahve balkonunda görülüyor.

 

Bakkalda buğdayları almak için arabamı köyün meydanına götürdüm, buğday tartılıp, paketlenirken Sermin’le ben caminin önündeki çınarın altındaki banklarda, köyün ahalisi ile birlikte oturup bekledik. Muammer koşup kahveden çay getirdi. Kendimizi tam anlamı ile hanım ağa gibi hissettik. Biz çınar altında çay içerken,  dakikalar içinde arabam yüklendi.

Bu sefer de Muhammer’le anlaştık. Çünkü buğdayı öğütecek değirmenin yerini bilmiyoruz, bizi o götürecek, biz de onun buğdayını da değirmene götürmüş olacağız.

Bu kez de Muammer, değirmenci ile anlaştı. Adamın hafta sonu işleri varmış, Pazartesi sabahı için sözleştik. Muammer’in kırk tarakta bezi olduğu için, bir türlü saati tutturamaz, bu kez bizi bekletmesin diye, ona pazartesi sabah dokuzda evinin önüne dikileceğim diyerek göz dağı verdim.

 

Muammer’i her ikimizin çuvalları ile değirmenin olduğu köye gidebileceğim konusunda ikna etmem oldukça uzun sürdü.

 

Değirmene giderken bizi ana yoldan, asfalt yoldan  götürdü.  Önce Umurbey içinden geçerek, muhteşem bir ormanın arasından, Bağcılar köyüne gittik.

Daha önce su değirmeni görmüştüm, ama bu elektrikle çalışan bir değirmendi. Buğday önce ıslatılıyor, daha sonra tankta kurutulup, değirmende öğütülüyor. Son olarak bir çuvala un dolarken, diğer çuvala kepek doluyor. Daha önce hemen her köyün değirmeni varken, bu çevrede şimdi sadece bu köyde değirmen kalmış, ancak onlar da sarı buğdayın tohumunu kaybetmişler.

 

Bizim Muammer oradaki herkesi de tanıdı. Bize sıralarını verdiler ama, değirmenci bizim buğdayın daha büyük bir cins olduğu için daha geç kuruduğunu söyleyerek, en son bizimkini öğüttü. Tabii bu arada biz, bu köyün kahvesini de keşfettik, çaylar içip, poğaçalar yedik, bulduğum bir sudokuyu çözdüm.

 

Değirmen buğdayını öğütünce ya kepeği bırakıyorsun, hiç para vermiyorsun, ya da çok küçük bir para verip kepeğini de alıyorsun. Bizim buğdaylardan % 60 un, % 40 kepek çıktı. Biz birkaç kilo kepek isteyince, siz hepsini alın, bunu da elekten geçirerek kepekli un elde edin, normal unla karıştırarak ekmek yapın, daha lezzetli olur diyerek, bütün kepeği verdiler.

 

Muammer, bu arabanın bu yolları gideceğini zaten biliyordum, ama şimdi de bu şoförün de gidebileceğini öğrendim diyerek, geriye, kestirme olan orman yollarından döndürdü. Bu kez iyice toprak yollardan, orman içerisinden, ama çok daha kısa bir yoldan döndük.

Bizim köyün 4 kilometre ötesinde, 10 haneli İğdelik denen bir mahallesi var. Ben orayı dünyanın sonu sanıyordum, meğer bizim köyden bu mahalleye giden orman yolu ta Umurbey’e kadar gidiyormuş.

 

Biz böyle orman safarisi yaparak, eve 60 kilo un, 40 kilo kepek ile döndük. Aynı gün azimle o kepekleri eledim ve 25 kilo kadar kepekli un elde ettim. Kalan 15 kilo talaş gibi bir şey, onu da hayvanlara vereceğiz.

 

Sarı buğdayın unu da normal una göre oldukça sarı renkli. Bu gün denemek için çok az miktarda kepekli un katarak ekmek yaptım. Evdeki maya iyi değildi, ben de ekmeğe tuz koymayı unutmuşum, bütün bunlara rağmen çok lezzetli bir ekmek oldu.

Bu arada siyez buğdayından bir parça haşlayıp, salata yaptım, o daha da lezzetli bir buğday.

İyi ki, birkaç bilge köylü, bu yerel tohumları özenle muhafaza etmiş. Ya da ne yazık ki Anadolu’da her türlü doğa olayına ve zararlıya dirençli, antik buğday cinsleri bu kadar az kalmış. Artık ne tarafından bakarsan.

 

Evi böylece tonlarca un ile kuşatmaya hazırlamış gibi olduk, ama Nermin glütensiz besleniyor.

 

Onun için de glütensiz tarhana yaptım. Bu benim yaptığım ilk tarhana, çünkü Karadeniz’de hiçbir şey kurumaz, dolayısıyla, tarhana  yapılmaz.

 

Hezarfen Google efendi ne güne duruyor? Hemen tarhana tariflerine baktım. Trakya usulü tarhana içine maya koyulmadığını gördüm. Tarifi daha da basitleştirerek, sadece yeni yaptığımız, biraz sulu olan biber, domates karışımı salça, yoğurt, tuz, glütensiz un ve nohut unu kullanarak tarhana karışımını hazırladım.

Glutensiz un mayalanmadığı için sadece iki gün balkonda kurutarak, hamurda herhangi bir değişiklik olmadığını görünce 75 derece ısıda fırında kurutup, ufaladım.

Görüntü ve kokusu bayağı tarhanaya benzedi, birkaç gün içinde tadını da deneyeceğim.

 

Bir de glütensiz Güvem pestili yaptım. Güvem bu bölgede bolca yetişen bir çeşit yabani erik. Diyabet hastalığına çok iyi gelen bir antioksidan imiş, daha önce diabetli bir arkadaşıma marmeladını yapmıştım, bizim diabetimiz olmadığı için pestil yaptım.

 

Bütün bunlar yetmezmiş gibi yolda Sakarya’dan aldığımız kabakları doğrayıp, buzluklara yerleştirdik. Reçeller, salçalar yaptık. Yani bu hafta sonu deli gibi kış hazırlığı yaptık.

 

Şimdi üçümüz de ağrı, sızı içerisinde meleşiyoruz.

Güvem pestili
Pestil
Tarhana
Kurudu
Son hal

 

 

Değirmen
Muammerle kahvede
Yaptığım ekmek

PİKOLA FINDIKLAR, KROMKOMMER ÇORBALAR, GUAKAMOLE SOSLAR, RAŞİTİK KARPUZLAR VE DAHA NİCELERİ

Yemek yapan herkesin bildiği bir mutfak yasası vardır. Türk mutfağının en önemli yemek türü olan dolma ve sarmaları yaparken, hiçbir zaman iç ve dış malzeme bir birine tam olarak denk gelmez. Her seferinde ya  sebze ve yapraklar az gelir ya da iç malzeme.

Hatırladığım kadarı ile bizim evde etli lahana dolması yapılacağı zaman, daima iç malzeme fazla gelir, evde ne kadar sebze varsa onlar da doldurulur, sonunda ortaya karma bir dolma yemeği çıkardı. Buna rağmen gene de iç bitmezse iç malzeme köfte gibi şekillendirilip, tencerenin en üstüne koyulurdu. Bu tür köftelerin adı ‘’koca görmez’’ idi.

Continue reading… →