Category Archives: Gezi anıları

DARENDE MACERASI, KUDRET HAVUZU, SULTAN SUYU HARASI, KANYONLAR, ZEYNEL ABİDİN TÜRBESİ, SONUNDA NEREDEYSE HASTANELİK OLDUK

Tam da Çanakkale’ye taşındığım günlerdi. Trabzon’dayken tanıdığım Malatyalı bir arkadaşım yaz tatili için gittiği memleketinden resimler paylaşmıştı. Ben de Malatya’yı iyi bildiğimi sanıyordum, ama paylaşmış olduğu resimlerden biri çok dikkatimi çekmişti. Neresi olduğunu sorduğumda da Darende, Kudret havuzu diye cevap almıştım. O günden itibaren buraya gitmek benim için şart oldu.

Bizim Sermin gezmeyi sever, ama nereye gitmek istediğini düşünmek istemez, onun gezmekten kastı, benim gittiğim yere onu da götürmemdir. Ben de bir kez olsun sen beni bir yere götür,  bu Darende işini sen ayarla demiştim, ben de Brezilya işini ayarlayayım dedim. Böyle sözleşmiştik ama Brezilya’ya gitmemizin üzerinden 1,5 yıl geçti,  Darende’ye gitmeyi başarmamız ise 2 yıl sürdü.

Her neyse sonunda bu ay gitmek kısmetmiş. Çanakkale’den hava yoluyla bir yere gitmek oldukça sıkıntılı. Çok erken bir saatte Ankara’ya uçup, daha sonra özellikle doğudaki iller için uzun saatler Esen Boğa havalimanında bekliyorsun. Dönüş ise genellikle daha az beklemeli olmasına karşılık, çok geç saatte eve varıyorsun. Her iki durumda da o gece uykusuz kalıyorsun.

Pazartesi günü sabahın dördünde evden çıkıp, akşam saatlerinde salimen ama yorgunluktan perişan şekilde Malatya’ya vardık. Sermin’in Çaykur bayisi olan arkadaşı, bir çalışanını üç günlüğüne bize eşlik etmesi için tahsis etmişti, bu kızcağız bizi havalanında karşıladı ve sonra hep onunla gezdik.

Asıl amacımız Darende’ye gitmekti, ama havuz sadece Çarşamba günleri kadınlar içindi. Biz de ancak Pazartesi gününe bilet bulmuştuk. Böylece Salı günü Malatya’da daha önceden görmediğim Levent Kanyonuna gitmek istedim.

Kanyon bu bölgede benzerleri sıkça görülen, çok güzel kaya oluşumları gösteriyor. Muhtemelen erezyon sonucu oluşmuş bir kanyon, çünkü içinde sadece kuru bir çay ya da sel yatağı görünüyordu. Bu kanyona bir seyir terası ve kafeterya yapılmış olduğu için son yıllarda bayağı turist çekmeye başlamış. Biz de cam terasın üzerine çıkmaya cesaret edemeden bir kahve içip, oradan ayrıldık.

Buradan yolumuz çok da değiştirmeden Sultansuyu harasına uğradık ve Sermin’le ben ata bindik. Daha önce ata binerken çok zorlanmıştım, burada ise bir merdivenli platformdan atın üzerine çıkıyorsun. Böylece hayvana rahatça binebildim, çok da keyif aldım. Atın adı Pakize’ydi. Pakize’ciğime beni büyük bir fedakarlıkla taşıdığı ve üzerinden atmadığı için şükranlarımı sunuyorum.

Yıllar önce, arkadaşım Ayşehan bizi bu haraya götürmüştü. O zaman çok daha fazla at görmüş ve resimlerini çekmiştim. Hatta bu resimlerden birini yağlı boya tablo haline getirmiştim. Bu tablo şimdi Trabzon tabip odasının duvarında asılıyor.

Burası çok güzel bir alan, içinde özürlü çocuklara hidroterapi yapılan ve çocuklarla atların  etkileşim bulunduğu bir çeşit terapi merkezi varmış. Tabii bu merkezi gezmedik, ama biz oradayken bir ana okulunun pikniğine denk geldik. Ufacık çocukların da ata bindirildiklerine şahit olduk. Eğlenceliydi.

Geri dönüşte Ayşehan’ın bizi defalarca götürmüş olduğu ve çeşitli outlet dükkanlarından oluşan (geniş bir alış veriş merkezi demeyeyim de artık alış veriş mahallesi diyeyim) bir bölgeye de uğradık, normalde bizim evin alış veriş bakanı Sermin’dir, ancak her nasılsa ben 2 elbise alırken, o sadece bakındı ve hiçbir şey almadan dışarı çıktı. Sadece bu olay bile başımıza ters bir şeylerin geleceğine dair bir işaret olmalıydı, ama o anda bir anlam veremedim.

Derken bize eşlik eden Deniz, bölgede bir de Zeynel Abidin türbesi olduğunu söylemişti, orayı da ziyaret etmeye karar verdik. Burası Anadolu’da bulunan  3 Zeynel Abidin türbesinden biri. Asıl türbe Karakaya baraj gölünün suları altında kaldığı için şimdi bulunduğu yere taşınmış. Biz oradayken, bir  kurban lokmasına denk geldik. Kurban eti ile pişirilmiş bulgur pilavından bize de ikram ettiler.

Daha sonra eski Malatya denilen bölgede Sermin’in arkadaşının kayınpederinin bahçesine giderek, kayısı ve erik yedik. Bütün bunlar yetmezmiş gibi de akşam yemeğinde tabelasında ‘sadece karınları değil nefisleri de doyuran kasap’ yazan bir yerde et yedik. Biz de karnımızı ve nefsimizi sıkıca doyurduk.

Ertesi gün soluğu Darende’de aldık. Burada Tohma çayı, çok güzel bir kanyondan akarak, bütün kasabaya inanılmaz bir mesire alanı oluşturuyor. Somuncu Baba türbesi ve külliyesi de bu kanyonun içerisinde. Türbenin önünde ise Urfa’nın balıklı gölünün minyatürü var. Bu havuzdaki balıkları da yemiyorlar. Burayı hızlıca gezip, kanyonda biraz zaman geçirdik, çay içip, gözleme yedik. Asıl buraya gelme sebebimiz olan Kudret havuzuna girdik.

Tohma çayı oldukça bol akan ve garip bir metalik rengi olan güzel bir çay. Bu çay, Darende’de güzel bir kanyonun içerisinden akıyor. Kanyonun duvarlarından bazıları parmak kalınlığında, bazıları kol kalınlığında, bazıları da tek başına dere sayılabilecek boyutlarda göze suları çıkıp asıl dereye katılıyor. Bu güzel kanyonun bir yerinde kanyonu boylamasına bir tretuarla ayırıp, bir bölümüne havuzları  yapmışlar. Bütün kompleks, derinlikleri giderek artan ardışık 3 havuzdan oluşuyor. Havuzların bir tarafı kanyonun kaya duvarı, diğer tarafı ise insan eliyle yapılmış tretuardan oluşuyor. Hemen yanında ise hızla akan çay var.

Havuzların en derin olanında, duvardaki bir mağaradan gerçekten oldukça bol suyu olan bir göze fışkırıyor. Buraya birkaç metre girmek mümkün, biraz daha içerisini de görüyorsunuz, ama sadece belli bir noktaya kadar girebiliyorsunuz. Çünkü mağara bayağı daralıyor. Bu noktada su hızla akarak size doğal bir jakuzi keyfi yaşatıyor. İçeriye güvercinler yuva yapmış. Hayvanlar daha içeriye giremeyeceğinizden o kadar emin ki, başınızın sadece birkaç santim uzağında güvenle oturuyorlar.

Havuzların suyu bu kaynaktan sağlanıyor, içine hiçbir kimyasal katılmıyor, çünkü sürekli bir şekilde gelen su Tohma çayına akıtılıyor. Havuzun suyu sürekli 22 santigrat derece imiş, ilk anda soğuk gibi gelse de bir kez girince asla bir daha üşümüyorsunuz.

Bu kadar kalabalık olmasaydı, daha çok zevk alırdım. Sadece Çarşamba günleri kadınlar giriyor. Hafta sonlarında mahşeri kalabalık oluyormuş.

İçeriye girerken resim çekilmemesi için resmen havaalanındaki gibi arandık ve telefonlarımızı elimizden aldılar. Ne yazık ki içeride bone takmayan çok kişi vardı. İçeride bikinili, mayolu, haşemalı, taytlı, hatta sadece peştemallı bir çok kişi vardı. Güya iç çamaşırı ile girmek yasaktı, ama Sermin’in deyimiyle çıplak girmek yasak değildi ya! Peştamal altından, epey frikik gördük, telefon yanımda olsaydı da resim çekmek istemezdim.

Ancak gittiğime değdi diye düşünüyorum, gerçekten çok güzeldi.

Perşembe günü de geri döndük. Uçağımız akşam saatinde olduğu için biraz şehirde eğlendik. Ama sabahtan beri işler ters gitti. Sabah saatlerinde benim tansiyonum düştü, saatlerce gözümün akı karası birbirine karışık dolandım, ancak uzunca bir süre yatarak kendime gelebildim.

Sermin ise havaalanında hastalandı. Meğer sabah saatlerinde ishal olmuş, ama biraz uzanınca kendine geldiği için bana söylememiş. Ama her nedense bol buzlu vişne içeceğini de afiyetle içmişti. Bekleme salonuna girdiğimiz andan itibaren keyfi kaçtı. Birkaç kez tuvalete gitti. Baktım ki yüzü gözü solmaya başladı, bu sıcakta uçağa kadar yürümesin diye personelden tekerlekli sandalye istedim. Ben de yanında gittim. Bunca yıldır, binlerce kez uçağa bindim, ilk kez yan taraftaki acil kapısından, tuhaf bir asansör ile uçağa bindim. Bu sefer de Sermin üşümeye başladı. Yanımızda sadece birer adet sıcakça tutabilecek giysi vardı, ikisini de giymesine rağmen tırnakları morarıncaya kadar üşüdü. Bir bardak sıcak çay alıp eline verdim, elinde tutunca elleri ısındı, bu sefer de terlemeye başladı. Biraz olsun kendine geldi.

Sonunda Esen Boğa havalanına gidebildik. Birkaç saat beklememiz gerekiyordu. Bu arada havaalanı aciline haber verdim, gelip bizi aldılar, Sermin’ serum takıldı. Aslında ben de hiç iyi durumda değildim. Bir sedyede Sermin, bir sedyede ben yatarak birkaç saat geçirdik. Neyse Sermin’in dehidratasyonu düzeldi, bayağı kendine geldi.

Bu maceralı yolculuğun Çanakkale ayağı normal geçti. Eve sabaha karşı 2 gibi düşebildik. Sermin bütün gece tuvalette idi, ama genel durumu gayet düzgün. Artık ne dokunduysa bilemedik.

Umarım ben de benzer bir şey çıkartmam çünkü 2 gün sonra kendi arabamla Fethiye’ye yoga kampına gideceğim.

Levent Kanyonu
Sultan suyu Harası
Pakizeyle Sermin
Levent kanyonu köprülü duvar
Kudret havuzu ve Tohma çayı/kanyonu
Tohma kanyonu Darende
Tohma mesire
Somuncu baba türbesi balıkları
Zeyne Abidin türbesi

BİR ANTEP/URFA DÜĞÜNÜ; YENİ ADETLER, YENİDEN KEŞFEDİLEN ADETLERLE DÜĞÜNLER BİTMEZ OLDU.

Gaziantep’e bazen bir kongre, bazen de bir güney doğu gezisinin parçası olarak defalarca gitmiştim. Hatta bir sınıf gezimiz de orada yapıldı, fakat gideceğim gün yataktan çıkamayacak kadar ağır derecede grip olmuştum.

Daha önceki gezilerde Zeugma antik şehrini, Yesemek açık hava heykel müzesini ve arkeoloji müzesini gezmiştim, ama sınıf gezisine gidemediğim için müzelerin son halini görememiştim. Zeugma’dan çıkan mozaiklerle yapılan ve dünyanın en büyük mozaik müzesi olan müzeyi gezmeyi çok istiyordum.

Geçen hafta, çok sevdiğim asistanlarımdan biri olan Fulya’nın düğünü olduğunu duyunca fırsat bu fırsat deyip,   Gaziantep’e      gittim. Tabii şehrin tarihi sokaklarını, mozaik ve arkeoloji müzelerini gezdim. Büyük bir sevinçle; son yıllarda ülkemizde yapılan müzelerin, içinde sergilenen eşsiz tarihi zenginliklere yaraşan modern müzeler olduğunu fark ediyorum.

Şehrin klasik çarşıları ise geze geze bitmek bilmiyor. Antep fıstığı, baklava, menengeç kahvesi gibi yöresel ürünlerden hediyeler alırken, mutlaka beyran çorbası, kebap ya da katmer yeme, Tahmis kahvecisinde kahve içme molaları vermek gerekiyor.  Ben evde terlik olarak giyilmek üzere bir sürü yemeni (bir tür çarık) aldım. Yemeniler, klasik modellerin yanı sıra bir çok modern şekilde de yapılıyor. Sokakta giyecek olanlar için ince bir topuk da ekliyorlar. Eski adetlerin yaşatıldığını görmek her zaman hoşuma gider.

Bizim gençliğimizde unutulan bazı adetlerin son yıllarda yeniden hatırlandığını fark ediyorum. Özellikle de düğünlerde bu eski adetler bizim zamanımıza göre çok daha sık uygulanıyor. Örnek olarak kendi sınıf arkadaşlarımın düğünlerini ve gençliğimde katıldığım diğer düğünlerde hatırlıyorum. Belediye memurunun kıydığı bir nikah olurdu. Bu nikah bazen farklı bir zaman ve mekanda, bazen de düğünde yapılırdı. Gelinlerin pek çoğu nikaha gelinliği ile katılırdı, ayrı bir nikah elbisesi olan çok nadir gelin olurdu. Bazen, özellikle de geç yaşta evlenenler ya da ikinci evliliğini yapanlar için, evlilik sadece bu nikah ile tamamlanırdı. Ancak ilk kez evlenen çiftler nikahtan sonra kesesine göre ya bir düğün ya da bir düğün yemeği yapardı.

Düğünler köy düğünü ise oldukça şenlikli geçerdi. Mesela Yıldızlı’da bir dut ağacının altına serili bir bezin üzerinde çeşitli ikramlardan yediğimizi ve yara döke oynadığımızı çok net hatırlıyorum, oysa o düğünden ne gelini ne de damadı hatırladığımı söyleyemem. Bu düğünlerin ritüelleri yörelere göre değişirdi. Bizim yörede düğünlerin en önemli özelliği atma türkü atılmasıydı (benim anneannem Pazar’daki her düğüne atma türkü söylemeyi çok iyi becerdiği ve herkesin bütün açıklarını da bilip, bu türkülerde dillendirdiği için, düğünlerin vaz geçilmezi idi). Düğünlerde ayrıca  kemençe, tulum gibi mahalli çalgılar eşliğinde horon oynanırdı. Karadeniz bölgesinde bol bol da kurşun sıkılırdı. Bu kötü alışkanlık bazen düğün evini yas  evine çevirirdi. Çünkü bizim köylerin hemen hepsi yamaçlarda kuruludur. Havaya ateş ediyorum diye düğün konvoyunun henüz yolun yukarılarında kalan son kısmına ateş etmek çok olasıdır. Bir Akçaabat düğününde gelinin babasının bu şekilde öldüğünü net olarak hatırlıyorum.

Şehir düğünleri ise düğün salonlarında ya da bir otelin salonunda yapılırdı. Oldukça eğlenceli geçen düğünlerde klasik olarak müzik, önce vals (gelin marşı diyebileceğim komparsita) ile başlar, daha sonra batı müziğine, horon ya da halaya, son olarak da göbek havasına dönerdi. Düğünden çıkan herkes kurtlarını dökmüş olurdu.

Bu düğünlerde ikramlar da herkesin kesesine göre olurdu. Genellikle kuru pasta ve meşrubat ikram edilir, ancak zenginler yemekli düğün yapardı.  Şehir düğünleri de ya düğün salonlarında yada otellerde yapılırdı.

Elbette hemen herkes bir de evinde imam nikahı kıyardı. Mehir olarak da bir lira belirlenirdi, çünkü benim tanıdığım kızlar okumuş, meslek sahibi kızlardı, yani boşansalar bile koca parasına muhtaç değillerdi.

Ben şehirde büyüdüm, çocukluğumda ve gençliğimdeki düğünlerde kına gecesi yapıldığını hiç hatırlamıyorum.

Son yıllarda şehir düğünlerinde de kına gecesi yapılmaya başlandı. Düğünden bir gün önce kadınlar arasında yapılan bir eğlencedir. Gelin kırmızı kaftan giyer ve kırmızı duvak takar. Ortaya oturtulur. Türküler eşliğinde gelinin ve diğer kadınların ellerine kına yakılır. Kına gecelerinde de bol bol oyun oynanır.

Şimdi kına gecesi için hazır kitler satılıyor. Minik paketler halinde kınalar, kırmızı mendiller süslü bir tepsi içerisinde satılıyor. Kına gecesi gelinin giyeceği gayet şatafatlı kaftanlar ve başlıklar da satılıyor. Öyle ki bu gece birkaç kadın bunlardan giyse ortalık Osmanlı sarayına döner.

Bizim bölgede kına geceleri kadınlar arasında yapılır. Antep’te ise bir müddet kadınlar eğleniyor, ardından damat ve arkadaşları kınayı basıyorlar. Bundan sonra ellere kına yakma töreni başlıyor. Çok eğlenceli bir adet.

Bu düğüne ben de kına gecesine bir kaftan ile katıldım. Eski adetleri yaşatmak çok güzel bir şey.

Düğün de otelde yapıldı, ancak damat Urfalı olduğu için sıra gecesi gibi, davullar vardı, her şey gayet eğlenceli oldu.

Son yıllarda, hem damadın şehrinde hem de gelinin şehrinde olmak üzere 2 düğün yapan bir çok kişi  biliyorum.

Hatta bir arkadaşım oğluna hem köy düğünü hem de şehir düğünü yapmıştı. Bu düğünde mevlüdlü bir imam nikahı yapıldı, kına gecesi yapıldı, köy düğünü yapıldı. Sonra kokteyl ve yemekli bir nikah yapıldı, ertesi gün otelde düğün yapıldı. Bitmedi bir de kızın memleketinde düğün yapıldı. Yani bu çocuklar 10 gün boyunca evlene evlene bitiremediler.

Ben geleneklerden yanayım. Yani bekarlığa veda partisi yapılacağına kına gecesi yapılsın tabii, ama sanki diğer seremoniler yeniden sadeleşse daha güzel olacak.

EFESTE LUVİ İZLERİ ARAMAK

İzmir’e daha önceki her gidişim mutlaka bir bilimsel toplantı sebebiyle olmuştur ve bunlardan pek çoğunda toplantının yapıldığı otelin yakın çevresinde gezebildiysem kendimi başarılı saymıştım. Tatil için gittiğim zamanları da Şirince, Alaçatı, Çeşme gibi tatil kasabalarında zaman geçirdiğim için İzmir’in şehir merkezini pek bilmem.

Geçen hafta biraz alış veriş yapmak, biraz da şehir içinde zaman geçirmek için İzmir’e gitmeye karar verdik.  Kendi aracımla gidersem, biraz yolu uzatıp, sahil yoluna girerim, Çanakkale tarafındaki Dikili, Çandarlı, Foça gibi yerleşim yerlerini de görmüş olurum diye yola düştüm.

Giderken, ana yoldan sapıp Dikili üzerinden Çandarlı’ya vardık. Buradaki güzel koyda güzel bir balık yiyip, oldukça güzel korunmuş Ceneviz kalesini de gezdik. O zamanlar ya insanlar 3 metre boyundaydı, ya da ergonomi nedir bilmiyorlardı. Kalenin ikinci katına çıkıp çevreye göz atmaya kalkışınca basamakların yüksekliğinden kendimi cüce gibi hissettim.  Üst katta bütün yarımadayı gözledikten sonra yuvarlanmadan, incinip, bir yerimi kırmadan, inmeyi de becerince toprağı öptüm. Kale çok güzel ve ihtimal iyi bir tamirat da geçirmiş çünkü çok sağlam görünüyordu.

İzmir’de, Bornova’da, Forum yakınlarında bir otelde kaldık. Ne de olsa asıl amacım alış veriş yapmaktı.

Çalışırken hastalar hediye getirdikleri zaman, bunları ‘’iyi doktor fonum’’ diye isimlendirirdim. Mesela bir kolye getirmiş olsalar, taktığım zaman biri beğenir de nereden aldın diye sorar ya, bu soruya ‘bilmiyorum, bu kolye iyi doktor fonumdan geldi’’ derdim. Bazen de öğrenciler, asistanlar hediye getirirlerdi. Ona da ‘iyi hoca fonu’ derdim. Öyle ya, demek insanlar benim hatırımı sayıp hediye getirmiş, kötü olsam getirirler mi?

Bu günlerde, artık 3 yıldır emekli olduğum halde, eski öğrencilerimden ‘’iyi hoca fonum’’ aşırı işliyor. Geçen gün Gaziantepli bir asistanım beni düğününe davet etti. Ben de, gitmeye karar verdim, ama kızın kınası da olacak. Daha önce ne zaman kına gecesine gitsem kaftan giymeye özenirim. İzmir’e asıl gitme nedenim bir kaftan almaktı, hal böyle olunca da elbette modern alış veriş merkezlerinde istediğimi bulmam mümkün olamadı.

Daha da iyi oldu, çünkü kaftan aramak uğruna ‘’Kemeraltı’’ çarşısını uzun uzadıya gezdik, buradan Saat kulesi meydanına ve Kordona çıktık. Nihayet İzmir’in tarihi kısımlarında yaya olarak tam bir gün geçirmiş oldum. Amaca gelince tam üzerime olan, sade bir kaftan bulmayı başardım, yani işlem tamam. Bundan sonra kına gecelerine kaftanlı gideceğim.

Hava dışarıda gezmek için çok uygun olunca bir gün de Efes’e gitmeye karar verdik. Efes, en fazla turist çeken antik şehirlerden biri olduğu için, görmeyen çok az insan olduğunu düşünüyorum. Ancak ben de gözden kaçan bir özelliğine dikkat çekmek için yazmayı uygun buluyorum.

Birkaç yıl önce, Aleviliğin kökenine dair yazılmış bir kitapta yazarın, Alevi kelimesinin Luviler’den geldiğini iddia ettiğini okumuştum. O günden sonra Luviler hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştıysam da bu konuda yazılmış tatmin edici bir kitap bulmak hiç de kolay değildi.

Her şeyin bir zamanı varmış, ben Luvilerin yaşadığı topraklara göçtükten sonra Luvilere ait oldukça etkileyici, arkeolojik gerçekleri ortaya koymaya çalışan birkaç kitap bulmayı başardım. Meğer Luviler, Hititler ve Mikenlerle eş zamanlı yaşamışlar, ancak her nedense Hititlerle karıştırılmış, ya da gölgesi altında kaldıkları için göz ardı edilmiş, bir türlü modern zaman insanından, hak ettikleri ilgiyi bulamamışlar.

Oysa ki, Luvililerden kalan bir çok antik şehir arkeolojik olarak kazılmış, ancak bu şehirler de, üzerlerine kurulan Helen ya da Roma şehrinin görkemi altında kalmışlar. Dünyanın en önemli eserlerinden biri olan Odesiya ve İliyada destanları da aslında Luvililiere karşı yapılan bir savaştan söz etmektedir.

Evet, en bilinen antik şehirler olan Truva ve Efes ve daha bir çokları aslında Luvililerin şehirleridir, onların kalıntıları üzerinde yükselen Roma veya Helen şehrinin tarihinde kısacık söz edilseler de bu iki şehir de Luvi uygarlığı için çok önemli gösterge taşlarıdır.

Truva, Homeros’un destanları kadar ünlü edebiyat eserlerine konu olduğu için dünya tarihi açısından bir gösterge taşı niteliğindedir. Aslında edebi olarak bir aşk hikayesi gibi işlenmiş olsa da, bu savaşın destanlara konu olmasının sebebi, o günkü dünya göz önüne  alındığında, Truva savaşının global bir  dünya savaşı olmasıdır.  Truva şehrinin bir başka özelliği de dünya üzerindeki hemen hemen ilk arkeolojik kazı olmasıdır. Gerçi bu günkü anlayışa göre buna arkeolojik kazı demek de pek mümkün değildir, resmen hazine hırsızlığıdır, ama sonuç olarak kendi içerisinde bir çeşit akıl belirtisi ve yöntem taşıyan, sistemli bir şehir kazısıdır.

Efesin ilk nüvesi ise, Ayasaluk tepesi üzerinde kurulan Apasa isimli bir Luvi şehridir ve Apasa, Luvi şehirlerinin başkentidir. Luviler kendilerine ait hiyeroglif yazıları olan muhteşem bir uygarlık kurdular. Mesela Girit’te bulunan ve üzerindeki yazının gizemi uzun süre çözülemeyen Phaistos diskinin yazısının Luvi hiyyeroglifi olduğu anlaşılmıştır. Hattuşa’da bulunan Nişantaş, bilinen en uzun Luvi yazısıdır. Genellikle yazısı olan medeniyetler pek gözden kaçmazlar, ama nasıl olduysa Luviler kaçmış.

Antik kentlerin önemli özelliklerinden biri bir birinin üzerine kurulmuş, çok çeşitli katmanlardan meydana gelmeleridir. Hatta bu durum zamanla dışarıdan kolayca fark edilebilen bir dağ şeklini alır. Bunun sebebi şudur, bölgeye ilk yerleşenler, suya yakın, korunaklı, iklimi müsait bir bölgeye yerleşirler. Daha sonra gelenler de mümkünse daha önce yerleşilmiş bir yere yerleşmeyi tercih ederler. Çünkü zaten avantajlı bir konumu vardır, üstelik artık iskan edildiği için yerleşime daha da müsaittir. Gerekirse yeni yapılacak binalarda kullanılmak üzere kesilip hazırlanıp kullanılmış yapı malzemeleri de vardır. Savaşta yarısı yıkılmış bir binanın taşları derhal yeni yapılacak olanda kullanılır. Böylece taşı işlemek de gerekmediği için zamandan tasarruf edilir. Tarlalar zaten önceden açılmış, belki su yolları kazılmıştır. Yollar, limanlar bir şekilde hazırdır. Artık genişletmek yeni gelene kalır.

İlginç bir şekilde bu antik kentler şu anda toprakla kapalı bile olsalar, o bölge insanlarının kollektif hafızalarında mevcuttur. Anadolu’da ‘höyük’ veya ‘tell’ denilen her tepenin altında bir antik kent vardır.

Efes’in şu andaki durumunda ise elbette Luvilerin başkentinin üzerinde kurulmuş,  İyonyanın 12 şehrinden biri ve muhtemelen en önemlisi  görülmektedir.

Bu hali de görülmeye çok layıktır,  şehirdeki kütüphane, muhtemelen Türkiye tanıtımı için en çok kullanılan simge yapılardan biridir.

Şu anda bütün şehri gezmek için en az 3 saat gerekiyor. Daha önceki gidişlerimde ya antik şehrin bu kadar çok yeri ayağa kaldırılmış değildi, ya hava çok sıcaktı ya da aşırı turist kalabalığı vardı, sonuç olarak ilk kez ne fazla kalabalık ne de aşırı sıcaklık, her şey tam kıvamında olunca doya doya gezmeyi başardım.

Tıp sembolü, bir birine sarılı iki yılandır ve bu sembole Kadüse adı verilir. Turistlik yapayım derken caddelerden birinin başında gördüğüm kadüse ile birlikte poz vermeyi de ihmal etmedim doğal olarak.

Tabii Meryem Ana’nın son günlerini geçirdiği düşünülen kiliseye de gittim. Buranın Meryem Ananın yaşadığı yer olduğu iddiası, bence biraz tartışılabilir. Ancak bu tartışmayı yapacak kişi ben değilim, bu güne kadar buraya birkaç Papa, birkaç ABD başkanı ve daha kim bilir kimler gelip de aksini iddia eden olmadığına göre, beni de ilgilendirmez zaten.

Burayı gezmek için de çok uygun bir zamandı, nispeten tenha ve muhtemelen hava koşullarının en uygun olduğu gündü.

Çandarlı
Çandarlı kalesi

İzmir saat kulesi tamirdeydi

TROAS ALEKSANDRİA, APOLLON SMİNTHEUS, BABAKALE; TROAS KIYILARINDA ZAMAN BÜKÜCÜ BİR GÜN

Çanakkale ilinin Anadolu’da kalan toprakları Biga yarımadası üzerinde bulunuyor. Eskiden Biga yarımadasına Troas denilirmiş. Troas bölgesinde hemen hemen her köyde bir antik kent bulunuyor desem yanlış olmaz. Anladığım kadarıyla bölgedeki insan yerleşimi daha neolitik çağlarda başlamıştı ve eşsiz coğrafyası sayesinde, dünya nüfusu henüz milyonlarla ifade edilirken, bu bölgede günümüzde olduğundan daha fazla insan barınıyordu.

Geçen gün Asya kıtasının ve Türkiye’nin en batı ucu olarak ünlenmiş Baba kale köyüne gitmek için yola düştüm. Aslında Türkiye’nin en batı noktası kesinlikle Babakale köyü değil, örneğin Trakya’da Meriç nehrinin Ege denizine döküldüğü noktadaki Enez köyü çok az daha batıda, ama zaten bunu tartışmaya hiç gerek yok, Türkiye’nin en batı noktası Gökçeada’da bulunuyor.

Asya kıtasının en batı noktası olmasına gelince işte bu doğru. Zaten kıtaların haritasına bakılırsa, Türkiye topraklarının büyük çoğunluğu Avrupa ve Afrika kıtaları hizasında bulunuyor. Gerçekten de Nazım Hikmet’in söylediği gibi ‘Dört nala gelip Orta Asya’dan, Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan’ bir coğrafyada yaşıyoruz. Ne mutlu ki bu ülkede doğmuşum. Bence dünyanın tam ortası ve bütün dünyanın en güzel arsası.

Babakale köyü Çanakkale’ye 110 kilometre uzaklıkta imiş, bir 10/12 kilometre de bizim köy için eklersek, oldukça uzun bir yol yapacaktım. Üstelik yolun oldukça eziyetli bir yol olduğunu okumuştum. Hal böyle olunca sabahın seherinde  kahvaltı bile yapmadan yollara düştüm. Ancak bu günü kendime güzel bir tatil günü yapacağımı da kafama koymuştum. Önce Çanakkale’den Ezine’ye giderken yolda, boğaza doğru güzel bir kahvaltı yapıp, yol güzergahını iyice inceledim.

Bu haritaya uyduğum için Ezine girişinde gerçekten de oldukça zahmetli bir yol üzerinden gittim, ancak dönerken Ezine’nin çıkışından çok daha kolay gidebileceğimi anladım. Bundan sonra elbette bu sonradan öğrendiğim yolu kullanacağım.

Yolun bazı yerleri Bozcaada’ya giden yol olduğu için oldukça düzgün, ama bunun dışında da (Ezine’de yanlış çıktığım yol hariç) oldukça güzel köy yolları idi.

Bozcaada (Geyikli) yolundan güneye dönen kavşakta bir çok kahverengi levha var. Aslında  o gün hiç antik şehir dolaşma niyetim yoktu, ama Troas Aleksandira 3 kilometre levhasını görünce dayanamayıp, yoldan saptım.

Şimdiki Dalyan köy ile Kestanbul kaplıcaları arasında kalan muazzam bir antik kent burası. Şehrin arkeolojik kazıları çok yakında yapılmaya başlanmış. Dünyanın pek çok yerinde büyük İskender’in ismini taşıyan şehirlerden biri, diğerlerinden ayırt edilmesi için Troas Aleksandira yani Troas  bölgesindeki İskenderiye adı verilmiş. Kestanbul ismi ise ‘Eski İstanbul’ lakabının bozulmuş bir söyleyişi imiş.

Dalyan köyü kenarında şehrin antik limanı bulunuyor. İç limanın önü yıllar içerisinde kumul tepeleri ile kapandığı için gölet halini almış. Dış limanın kalıntıları ise çok net görünüyor. Şehir vakti zamanında çok görkemli imiş. Limanın eski halini gözünde canlandırınca neden uzun yıllar boyunca buranın Troya sanıldığı anlaşılıyor, zaten Troya’nın en fazla 20 kilometre güneyinde bulunuyor.  Bu kıyıda böyle 20 kilometrelik aralarla dizi dizi antik şehir var. Bu bölgenin eski zamanlardaki görkemini düşününce akıl duruyor.

Ben önce limanı daha sonra da şehrin bazı kalıntılarını gezdim. İç limana, yani gölete gitmek için kumullarda yürümek gerekiyor, şimdi kumların üzerinde bol bol çiçek var, yazın yürümek isteyeceğimi ise sürüngen tehlikesi nedeniyle pek isteyeceğim bir şey değil. Dış limanın çevresinde dalış yaparak kalıntıları deniz altında da görmek mümkün imiş.

Sanıyorum ki arkeologlara daha çok iş düşüyor. Ancak şu anda bile görünenler orada nasıl bir medeniyet olduğunu gösteriyor. Bulunan lahitler çok zarif, şehrin hamamı Anadolu’da bulunan en büyük Roma hamamı, forumlar, tapınaklar, anıt çeşmeler, yollar, surlar, daha neler var. Araba ile tarlaların arasında ilerlerken çevredeki ufak tefek kalıntılardan aslında şehrin düşünülenden de daha büyük olduğu anlaşılıyor

Daha çok yolum olduğunu düşünerek çok da ayrıntılı gezmeden tekrar yola düştüm.

Babakale köyü yolu üzerindeki Gülpınar köyünde 1980’lerden beri arkeolojik çalışmalar yapılan Apollon tapınağını da gezmek istedim. Burada da muhteşem bir şehir var. Hatta Troas bölgesindeki ilk prehistorik yerleşimin izleri burada bulunmuş. Burası Anadolu’da bulunan en önemli Apollon tapınaklarından biridir. Smintheion adını ise içinde farelerin baş rolde olduğu bir efsanesinin olmasından almış.

Bu kazı alanına giriş serbest değil. Geçen ay Truva’da aldığım müze kart ile girdim. Benim burada en çok dikkatimi çeken şey yüzey toprağının ne kadar sulak olması oldu. Sanırım bu sebeple her zaman bol bol fareler ve diğer kemirgenlere yuva olmuştur. Bu gün yarım da olsa ayağa kaldırılmış olan tapınağın basamaklarında onlarca fare heykeli yapılmış olması çok ilginç bir görsel sunuyor.

Beni çok ilgili görünce müze görevlisi bana bir broşür verdi. Bu broşürde sanırım İÇDAŞ gurubunun kazı çalışmalarına sponsör olduğu antik kentlerin bir haritası vardı. Bu eksik harita bile bölgenin bir zamanlar ne kadar kalabalık bir yerleşme alanı olduğunun ispatı gibi.

Burayı da kısaca gezdikten sonra asıl hedefim olan Babakaleye doğru yola devam ettim.

Geyikliden itibaren bütün bu güzergah boyunca, her taraf yazlık sitelerle dolu. Bütün bölgede sadece antik şehirler, su kemerleri,  taş ocakları, limanlar yok, aynı zamanda Osmanlı zamanından kalma camiler, kaleler, köprüler ve daha bir çok kalıntı var.  Yoldan fazla çıkartmayacak olanları gezerek yol aldım.

Gülpınardan, Babakaleye kadar kıyı bayağı dikleşiyor.  Yol boyunca uçurumlardan, derin yarıklardan ve yazlık sitelerle dolu yamaçlardan geçerek Babakale’ye varıyorsunuz. Babakalede çok güzel bir Osmanlı Kalesi var. Önce bu kaleyi gezdim. Kaleden küçük köyün yaslandığı yamaca, Midilli adasına, limana ve açık denize baktım.

Açık denize bakarken Asya kıtasının en batı ucunda olduğunu gerçekten hissediyorsun. Köyün muhtarı, parlak bir düşünceyle, isteyene Asya kıtasının en batısında bulunma sertifikası veriyor.

Köy, güzel bir Osmanlı köyü ama bunun ötesinde bir duygusu var. Kendini adada gibi hissediyorsun. Zaten daracık tek bir yolla gelindiği için adadan pek de farkı yok. Bu köyde de zaman adalarda olduğu gibi yavaş akıyor. Ancak öyle kötü bir yavaşlama değil. Mesela  sınav kapısında, ameliyathane kapısında, ya da gelmeyen arkadaşı, ustayı, otobüsü beklerken de zaman yavaşlar ve bir türlü geçmek bilmez. Ama bu yavaşlamada zaman yoğuşup, katranlaşır, ağdaşır ve insanın yüreğini kanırtarak geçmez, geçemez olur.

Oysa burada zaman bir derenin kuytularda dinginleşip, yavaşlaması gibi yavaşlıyor. İnsana kendini tam da yaşadığı anda olduğunu hissettiren, huzurlu ve ılık bir yavaşlama ile akıyor.

Zaten gün boyunca antik kalıntılardan, modern sitelere kadar zaman gezginliği yaptığım için böyle bir süreç çok rahatlatıcı idi.

PEDİATRİK ENDOKRİN, GÜN DOĞUŞU VAKA TOPLANTILARININ YİRMİNCİSİ

Bu yıl kış oldukça sert geçti. Hiç beklenmedik bir şekilde şubat ayının son haftasında da şiddetli rüzgarların eşlik ettiği kar yağışları oldu. Mart ayının ilk hafta sonunda Mardin’de toplantımız olduğu için acaba gidebilecek miyim diye bayağı endişe ettim.

Bundan 20 yıl önce bir pediatrik endokrin toplantısı sırasında İstanbul ve İzmir’de çeşitli hastanelerde çalışan pediatrik endokrinologların ayda bir, bir araya gelerek sorunlu vakalarını tartıştıklarını duyduk. O sırada bizim çözümsüz vakalarımızı tartışacak bir konsey yapmamız pek mümkün değildi. Çünkü Ankara’nın doğusunda ben KTÜ’de, Ayşehan Akıncı, İnönü Üniversitesinde çalışıyorduk. Atatürk Üniversitesinde de Zerrin Orbak, pediatrik endokrin ihtisasını yapıp gelmişti. Sanırım eş zamanlı olarak da Van, Yüzüncü Yıl üniversitesine Yaşar Cesur geldi. Dicle üniversitesinde endokrin vakalarla ilgilenen bir arkadaş vardı. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, bir de Fırat Üniversitesinde geçici süre ile bir arkadaş işe başlamıştı.

O toplantıda Ayşehan ile baş başa verip çözüm bulamadığımız vakaları tartışmak için bir platform oluşturmak için bir toplantı icat ettik. Gayri resmi bir gurup oluşturup, adımıza üniversitelerimizin ilk harflerinden oluşan KİDYAF (KTÜ, İnönü, Dicle, Yüzüncü Yıl, Atatürk, Fırat) akrostişi altında yılda hiç olmazsa bir kez bir şehirde toplanıp vakalarımızı tartışmaya başladık.

Bu toplantı yıllar içerisinde vaka toplantısı şeklinden çıkıp, mini bir sempozyum halini aldı. Ayrıca, zamanla Ondokuz Mayıs üniversitesi de dahil oldu. Her bir üniversitenin hoca sayısı arttı, yandal asistanlarımız oldu. Üstelik bölgeye bir çok Pediatrik Endokrin uzmanı arkadaşımız yan dal mecburi hizmeti için geldiler.

Sonuç olarak ilk toplantılarımızı 8/10 kişi ile yaparken, bu en son toplantı 40/50 kişilik bir toplantı oldu.

Şimdi KİDYAF isminden vaz geçtik, Doğu gurubu adını aldık, arkadaşlar benden kısa bir tarihçe istedikleri için bu yazı yazıyorum. Yazarken adımızı pediatrik endokrin gün doğuşu gurubu olarak yazmak daha romantik geldi.

Ben emekli olduktan sonra katıldığım tek bilimsel toplantı da bu gün doğuşu gurubunun yaptığı toplantılar oluyor. Her toplantıda da toplantının genel konusuna uygun bir ‘sanata dayalı tıp’ konuşması yapıyorum. Bu yıl konu iskeletin genetik hastalıkları olduğu için ben de ‘Antik  Mısır’da,  bazı akanodroplazili vakalardan söz ettim.

Bu yıl toplantıyı Diyarbakır gurubu üstlenmişti, ancak toplantı yeri olarak Mardin’i seçmişlerdi. Mardin’de de yan dal mecburi hizmeti yapan bir arkadaşımız olduğu ve o da bu işe gönüllü olduğu için böyle düşünmüşler. Galiba gelecek yıl toplantı Çorum’da olacak.

Bu kez İstanbul, Ankara ve İzmir’den de konuşmacılar vardı. Özellikle metabolizmaya ayrıldığı için artık endokrin toplantılarına katılmayan, Mahmut Çoker arkadaşımızı yıllar sonra gördüğüm için çok sevindim.

Toplantımız bilimsel olarak gene çok eğitici oldu.

Toplantı mekanımız ise masal diyarı Mardin, bize gene görsel bir şölen sundu. Mardin için ‘gündüz seyranlık gece gerdanlık’ denir. Ben ise en çok deli güneşinden etkilenirim. Mardin’e, hemen her mevsimde ve en az 10 kez gitmişimdir. Her mevsimde olduğu gibi kışın bile güneş deli gibi gözüne gözüne  giriyor, kör oluyorsun.

Mardin’in, bir de deli merdivenleri var. Zaten bölgenin coğrafyası derin vadilerin yardığı kireç kayalıklarından meydana geliyor. Mardin de bu kireç tepelerinden birinin yamacına kurulmuş bir kent. Oldukça eski bir kent olduğu için arabaların geçtiği daracık ve sınırlı sayıda caddeler var. Bu caddelere paralel sokakların çoğu araç giremeyecek kadar dar. Bu sokakları birbirine bağlayan dik sokaklar ise merdiven şeklinde. Hem de ne merdivenler,  45 derece dik, her bir basamağı 2 normal basamak yüksekliğinde merdivenler. Bir göz atmak bile yılgınlığa kapılıp yolunuzu değiştirmeye yetiyor. Bir gece lokanta haline getirilmiş, taş konaklardan birinde yemek yedik. Kapıdan içeri girip de ikinci kattaki yemek salonuna ulaşana kadar dağ tırmandık desem yeridir. Hemen ne kadar nazlı olduğumuzu düşünmeyin, tavan yüksekliği çok fazla olduğu için en az 4 katlık merdiven çıktık. Hani şöyle dar bir pantolon giymiş olsan kesin çıkılmaz. Yani sadece merdivenli sokaklar değil, bina içlerindeki merdivenler de deli.

Mardin’e en az 10 kez gittim ama her seferinde de başka bir gezinin parçası olarak Mardin’den geçtim, en uzun kaldığım sanırım 48 saattir. Hal böyle olunca da her seferinde başka keşifler yapmak mümkün oldu.

Mesela ilk kez yeni şehirdeki bir otelde kaldım. Otele girince üçüncü kata girmiş oluyorsunuz, çünkü arkası bütün coğrafyanın özeti olacak derin bir vadi.

Mesela bu gidişte daha önce hiç görmediğim alt çarşı denilen kapalı çarşıyı keşfettim. Daha önceki gidişlerimde almayı aklıma koyduğum cam altı tekniğiyle boyanmış bir ‘şahmeran’ aldım. Şahmeranı, hekimlik bilgisini yer yüzüne ulaştıran ilk bilge olarak, Lokman hekimin hocası olarak ayrıca dünyanın ilk feministi olarak düşünür, pek saygı duyarım.  Bu güne kadar şahmeran figürlü takılarım olmuştu, şimdi de duvarımda bir şahmeranım oldu.

Tabii daha önce gitmiş olduğum yerlere de gurupla gittim. Örnek olarak yine Deyrulzaferan manastırına gittik. Bu manastırı ilk gördüğüm zamanlarda girişteki, tuvaletler, dükkanlar ve çayhane yoktu. Neyse ki bu eklentileri çevreden çıkartılan doğal taşları kullanarak, kadim manastırın mimarisine çok uygun bir şekilde yapmayı başardılar. Sadece burayı ve Mardin müzesini görmek için bile Mardin’e gitmek gerek. Manastır içerisinde, kendinden önceki inançlara  saygı olarak ateşe tapanların şapeli de halen korunuyor.

Daha önceki gezilerimde hem Deyrülzaferan hem de Morgabriyel manastırlarını birkaç kez ayrıntılı olarak gezmiş olduğum için, bu sefer artık manastır içerisindeki geziye katılmadım. Dışarıdaki çayhanede oturup, Süryani kahvesi içerek, Mardinli Süryani bir aile ile yarenlik ettim.

Dara antik kentine de gittik. Daha önceki gidişimizde kenti ve zindan denilen siloları görmüştüm. Bu kez nekropol kısmını daha ayrıntılı gezdik. Şehrin tarihi Ahameniş (Pers)  imparatorluğu ile başlayıp, Büyük İskender, Bizans ile devam ediyor. Oldukça etkileyici bir nekropol(mezarlık) alanı var.  Ölüleri önce toprağa gömüp, bir müddet etlerin çürüyüp, kemiklerin temizlenmesi bekliyorlar. Daha sonra da bu kemikleri topraktan çıkartıp, artık ruhlarının cennete uçabileceği, etkileyici bir bacası olan bir katakompa (toplu mezar olarak kullanılan koridorlar) yığıyorlar.

Ölüleri ilk kez gömmek için kullandıkları mezarların bazıları duvar şeklindeki kayalara oyulmuş, bazıları da yerde idi. Gerçekten görülmeye değer bir alan. Galiba UNESCO tarafından korunması gereken yerler listesine de alınmış, ya da alınacakmış.

Sokaklarda gezerken herkes birbiri ile Arapça konuşuyor. Ancak ilginç bir şekilde, konuştukları dil, Irak’tan, Suriye’den gelenlerle pek tutmuyormuş. Son yıllarda Mardin çok popüler bir turizm merkezi haline geldiği için sokaklarda çocuklar size Mardin tarihçesi anlatmak, ya da popüler bir noktada resminizi çekip, biraz para kazanmak istiyorlar. Biz de, havaya girip, Gülay’la birlikte, Ulu Cami minaresini iter gibi yaptığımız bir resim çektirdik.

Tabii ki bir çok hanımın olduğu her gurupta olduğu gibi çarşıları talan edip, şehrin ekonomisine katkıda bulunduk. Bu arada Trabzon’dan gelen  kazaziye tekniğiyle yapılmış bir çok takının da satıldığını görmüş oldum.

Son olarak da; dönüş yolunda havaalanında 2 kez botlarımızı bile  çıkarttırıp, ciddi ciddi aradılar. Bu da yetmezmiş gibi, uçağa binince pilot, uçağımıza kendi yolcumuz olmayan biri bindi, bu nedenle el bagajlarınızı yeniden arayacağız diye anons etti. Önce şaşkın yolcu indirildi. Daha sonra bütün el bagajları hostesler tarafından tek tek sorgulandı. Ancak yabancı bir bagaj olmadığından emin olduktan sonra uçuşumuz başlayabildi.

Alt çarşı
Otelden görüntü
turistik resim

Sokaklar ve sokak çalgıcısı
<DAra
Depolar (ZİNDAN)
Zerrinle nekropol önünde
mezarlar
toplu kemikler
ruh bacası

TROAS BÖLGESİNDE YENİ KEŞİFLER, KEMERDERE, NEREDESİNİZ BU UYGARLIĞI KURAN İNSANLAR?

İlginçtir, 2019 Şubat ayı bir haftası ilkbahar bir haftası kış olarak geçti. İlk hafta artık bahar geldi derken ikinci hafta kar yağdı, üçüncü hafta gene bahar, bu hafta gene kara kış.

Geçen hafta bademler çiçek açmaya başlamıştı. Bir gün içerisinde ısı 15 derece birden düştü. Bütün bir hafta sonu süren aralıksız kar yağdı. Hiç durmadan, fırtına derecesinde rüzgar esti. Her yerde buzlanma oldu. Sis ve fırtına deniz ulaşımını sekteye uğrattı.

Biz gene evde mahsur kaldık. Artık buna alıştık. Oturup bol kalorili tarifler deniyorum. Yalnız merak ediyorum, bu cemreler nerede kaldılar?

Bu sene Çanakkale ilini biraz daha yakından tanıma derdine düştüm. Geçen hafta mevsim ilk baharken Truva şehrine su taşıyan kemerleri görmeye gittik. Bu kemerler kuş uçuşu olarak Truva’ya 10 kilometre uzaklıkta imiş, ancak giderken uzak.  Çanakkale’den İzmir’e doğru yola çıkınca Truva yolun sağında kalıyor, kemerler ise sol tarafında, her iki noktaya ulaşabilmek için ayrılan  yolların  kavşakları  arasında sanırım en az 5 kilometre mesafe var.

Bu kemerlere ulaşmak için oldukça hedefe yönelik ve bilinçli bir çaba gerekiyor. çünkü öyle kahverengi tabelalarla işaretli rhatça bulunan bir yolu yok.  Sora sora ilerliyorsun. Akçapınar ve Civler köylerinden geçerek Kemerdere köyüne ulaşılıyor. Giriş tabelasında köy olduğu yazıyor, ancak Çanakkele ili merkez köyleri arasında ismi geçmiyor. Google maps’te de gösterilmemiş. Ben de buranın bir köy olduğundan kuşkuluyum,  Civler köyünün bir mahallesi olmalı. (Bizim köyün de 5 kilometre uzak bir mahallesi var, girişinde İğdelik köyü yazıyor, ama bizim köyde oy kullanıyorlar. )

Bir gün yola düştük, önce soruşturmuş olduğum için ana yoldan ayrılmayı kolayca yaptım. Zaten yol ayırımında Kemerdere kemerleri diye kahverengi bir tabela vardı.  Macera daha sonra başladı, çünkü yol tekrar Çanakkale yönüne kıvrılarak ilerledi  ve oldukça büyük bir köy olan Akçapınar köyünün içine girdi. Burada mutlaka birilerini bulup kemerlere nasıl gidiliyor diye sormak lazım, çünkü köy oldukça büyük ve iç yolları da bilmeyenler için karışık. Yalnız buradaki insanların dosdoğru, dümdüz gitmek kavramları sizinkiyle örtüşmüyor olabilir, çünkü dümdüz giden bir yol hiç görmedim. En iyisi her köşe başında gördüğünüz birkaç kişiye yol sormak. Yoksa o düz gidilecek yolu bulamıyorsunuz. Kahvedeki adamlara da sorduk, gene düz gidin dediler, yukarı doğru mu aşağı doğru mu düz gidelim deyip yukarı (sağa) doğru düz gideceğimizi öğrendik. Neyse sonunda Civler köyüne vardık. Bu köyün girişindeki okul binasının daha önce dış cephe boyaması olarak hiç rastlamadığım bir mavi tonuna boyanmış olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Civler köyünde akıllanmış olduğumuz için Kemerdere yolunu gene birkaç kişiye sorduk.

Sonunda Kemerdere köyüne geldiğimizde tarihi kemerlerin yolunu 3 kişiye daha sorduk.

Çanakkale İzmir yoluna saptığımız andan itibaren manzara çok güzel. İlk köyden sonra giderek daha da el değmemiş bir hal alıyor. Civler köyünden sonra ise sağ tarafınızda Kemerdere baraj gölünü alarak, bakir bir orman içerisinde  ilerliyorsunuz. Kemerdere köyüne gelince artık terk edilmeye yüz tutmuş bir yerleşim yeri, evlerin çoğu harabe halde, içinde çok az bir nüfus yaşıyor.

Köye kadar bozuk bir asfalt yol gelse de, köyün içindeki yol toprak. Bu toprak yoldan ilerleyip yine zemin toprak bir alana varıyorsunuz. Buraya gelene kadar yoksa kayıp mı olduk endişesi yaşamış olmamıza rağmen bu toprak alanda birkaç şehirli aracın park edilmiş olduğunu görünce doğru yolda olduğumuza ikna olduk.

Bu köyün bir tarafında baraj gölü manzarası diğer tarafında da tarihi kemerlerin manzarası var. Kemerlere gitmek için de en az 500 metrelik orman içi bir patikadan inmek gerekiyor. Aşağıya indiğimizde dere kenarında kurulu bir piknik masası bulduk, piknik yapan gençler ise kemerlerin üzerindeydiler.

Minik ve güzel bir kanyonun içerisinde akan, doğal minik göletlerle bezeli çok güzel bir derenin üzerinde neredeyse sapasağlam kalmış bu kemerleri görmek çok etkileyici.

Derenin karşısına geçip tekrar yukarıya tırmanıp kemerlerin üzerinden yürüyerek tekrar bizim indiğimiz patikaya ulaşan dik iniş çıkışları olan bir yürüyüş parkuru var. Mevsim itibarıyla derede ve göletlerde oldukça fazla su vardı, biz bu yürüyüşü yapmadık, ama gençler yaptılar. Yazın gölette yüzmek bile mümkünmüş, sanırım birkaç ay sonra tekrar gitmek, bu yürüyüşü yapmak belki bir de piknik/mangal, pek güzel olur.

Şimdilik bakir görünüyor, ama birkaç yıl içerisinde ne olur bilinmez, hazır böyle güzelken biraz güzel doğanın tadını çıkartmak isterim.

Bu kemerlere bakınca, hemen her yıl beşik gibi sallanan bu deprem bölgesinde yüzyıllarca sağlam kalacak böyle bir mühendislik, mimarlık ve inşaat ustalığı yapabilecek bir medeniyet görüyorsun. Sonra şu anda bu kemerlere bakan evlerde yaşayan insanların yaşadıkları hayatı görüyorsun.

Şu andaki köyde sanırım en çok 10/20 yıl önce terk edilmiş evler harabe halde. Peki, bu inşaat bilgisi nereye kayboldu?

Ben, böyle bir medeniyetin izlerini bölgesinde ama o medeniyetin çok daha gerisinde yaşayan günümüz insanları ile karşılaştığım her yerde hep aynı soruyu sordum kendime. Mesela  Mısır’da sordum, Peru’da, Meksika’da, Hindistan’da sordum. Ama en çok da Van, Çavuştepe kalesinde sordum.

Bu insanlar nerede? Neden şimdi aynı yerde yaşayan insanlar, onların seviyesinden bu denli geride kaldı? Bilgiler kuşaktan kuşağa neden aktarılamadı? Nasıl oldu da zaman ilerlerken, tam tersini umarken uygarlık geriye doğru aktı?

TRUVANIN ÇEVRESİNDE GÜNEŞLİ BİR GÜZEL GÜN, DÜN, BUGÜN, MÜKEMMEL BİR MÜZE, AGAMEMNON VE SİMGESEL ARDILI

 

Çanakkale’ye yerleşeli neredeyse 2 yıl olmak üzere, ama burnumuzun dibinde duran Truva ören yerini ancak bu hafta ziyarete gittik. Aslında ortaokuldayken yazarı C.W. Ceram olan Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler  isimli kitabı benim dünyaya bakış açımı derinden etkilemiş ve arkeolojiye olan ilgimi başlatmıştı. Bu kitabın 4 bölümünden biri  Truva’nın  bulunuş hikayesi olduğu için, yıllar önce Çanakkale’ye ilk gelişimde sadece Gelibolu’daki şehitlikleri değil Truva’yı da ayrıntılı bir şekilde gezmiştim.  Ancak kısıtlı zamanda sadece ören yerini gezdiğim için o zamanlar çevre coğrafyanın farkına varamamıştım.

Bu hafta ise, aralarında binlerce yıl olmasına rağmen dünyanın en iyi bilinen bu iki savaşın coğrafik olarak birbirlerine yakınlığını da keşfedecek şekilde etraflıca gezmeyi becerdim.

Çanakkale boğazının Ege denizine açıldığı bölgenin Anadolu yakasına eskiden Troas bölgesi denirdi. Bu bölgede yaşayan insanların izi milattan önce 7000 yılına kadar sürülebilmiştir. Yani dünyanın bilinen en eski yerleşim yerlerinden biridir. Bu bölgede bir çok antik kent kalıntısı da bulunmaktadır. Bunların en büyüğü Truva kenti idi.  Truva’yı bu kadar önemli kılan en büyük özelliği ise Homeros’un İliada destanına konu olmasıydı.

Avrupalılar oldu bitti Antik Yunana uygarlığına hayran olduklarından, hatta kendi uygarlıklarını da bu kültüre dayandırdıklarından Yunan mitolojisine çok önem verir. Mitolojiyi okullarında okuyarak büyüyen Avrupa insanının aklında Truva ve destanda geçen kahramanlar önemli bir yer etmiştir. Bu şehrin gerçek mi yoksa bir efsane mi olduğundan bile emin olamayan Avrupalı bilim insanları, gene de azimle Truva şehrini aramış, ancak bölgenin değişen coğrafyası nedeniyle uzun zaman yerini belirleyememiştir. İliada destanında 10 yıl süren Truva savaşının deniz savaşlarından söz edildiği için yıllarca bu gün de deniz kıyısında olan başka bir höyük Truva sanılmıştır.

Günümüzde Truva höyüğü, nehrin doldurduğu alüvyonun ovasından yaklaşık 20-25m yükseklikteki bir platonun üstünde yer almaktadır. Ancak  eski dönemlerde, deniz höyüğün kıyısına  kadar ulaşmaktaydı.

Henrich Schliemann, Truva’yı bulmak için, doğru yerde kazılara başlayan kişidir. Ancak Schliemann bilim adamı mantığından ziyade definecilikle uğraşıyordu ve bu muhteşem tarihi şehri adeta kırıp dökerek, bulduğu defineleri de yurt dışına kaçırdı. Daha sonraki tarihlerde, ören yerinde  çevre köylerdeki işçilerin de benzer hırsızlıklar yaptıkları biliniyor. Bu hazinelerden bir kısmı yuvaya dönmüş olmakla birlikte bir kısmı hala Rusya’da bulunmaktadır.

Şehir bir birinin üzerine kurulmuş 10 katmandan oluşmuştur. Höyük; her bir yerleşim, bir önceki katmandaki yapı malzemelerini söküp yeniden  kullandıkları ve hatta modern zamanda da çevre köyler için taş ocağı olarak kullanıldığı için bir hayli zarar görmüş durumdadır.

Gene de bu durum Şehrin tarihi görkemini azaltmamaktadır. Örnek olarak Mısır piramitlerinin yapılmasından 400 yıl önce, Truva’da gerçek anlamda şehir surları vardı. Buğday arpa çeşitleri yanında bezelye, nohut, bakla gibi bir çok sebze türü yetiştiriyorlar, tunçtan yapılmış aletler,  oksidiyen bıçaklar kullanıyorlar, gemiler yapıyorlar, balıkçılık ve ticaret yapıyorlardı.

Truva,  iki kıta (Avrupa ve Asya) ve iki deniz (Ege ve Karadeniz) arasındaki stratejik konumu nedeniyle binlerce yıl yerleşim görmüş ve çok gelişmişti. Uzun lafın kısası, destanlara konu olan bunca savaş boşuna değildi. İşin ucunda güzel bir kadından ziyade güç elde etme isteği vardı. Oldukça donanımlı bir şehir olduğunu da tam 10 yıl savaşan ve bir türlü alt edilemeyen sadece bir hile (meşhur içine askerler saklanmış tahta at) ile düşürülebilmiş olmasından anlıyoruz.

Truva şehrinin bu günkü yıkıntıları, yukarıda saydığım sonsuz tahribat nedeniyle, Ege bölgesinde görmeye alışık olduğumuz görkemli kalıntılardan yoksundur. Bundan ötürü de sonunda bir Holywood filmine konu oluncaya kadar da pek ilgi çekmemiştir. Filimden önce yıllık ziyaretçisi onbin kişi civarındayken, bu filimden sonra yılda bir milyona çıkmıştır.

2018 yılı Troas bölgesinin milli park ilan edilmesinin 20’inci yılı olması dolayısıyla Truva yılı olarak ilan edilmiştir. Bu yıl düzenlenen çeşitli etkinlikler içerisinde bir de Truva müzesi açıldı.

Ben, Truva’yı ilk kez 1999 yılına ziyaret etmiştim. O zamanlar ören yerinin girişinde bir Türk marangozun bölgede bulunan eski seramik kaplar üzerinde betimlenen Truva atına benzer bir şekilde tasarlayıp yaptığı tahta at vardı. Bugün hala yerinde duruyor. Şehrin merkezinde duran at ise filimde dekor olarak kullanılan attır. Eskiden bu atın arkasında bulunan binada restorasyon çalışmaları da yapılıyordu. Şimdi restorasyon çalışmaları yeni yapılan müzenin laboratuvarında yapılıyor.

Ayrıca ören yerinin kolayca gezilebilmesi için  bir gezi platformu döşenmiş. Şehrin ikinci katmanına ait kerpiç kalenin üzerindeki kapatma eskiden de vardı. Ören yerine girişler şimdi kontrollü ve daha düzenli, her bir önemli noktada bulunduğunuz yerin ne olduğunu gösteren tabelalar var.  Ayrıca istenirse şehrin su sistemi ve kale dışı bölgeler de gezilebiliyor. Gene de en iyisi rehberli gezmek tabii.

Yeni yapılan müze ise ören yerine 500 metre uzaklıkta, Tevfikiye köyünün  çıkışında konumlandırılmış. Müze gerçekten hayranlık uyandırıcı. İlk bakışta küçük pencereli, kırmızı, küp gibi  bir bina öyle pek de estetik görünmedi gözüme, fakat kısa sürede son dönemlerde gördüğüm en başarılı müze binası olduğunu anladım.

Müze binasının zamanla paslanan bir malzeme ile kaplanarak cephesinin kızıl görünmesi sağlanmış. Pencerelerinin küçüklüğü ve küp şekli ile şehrin en eski kalıntısı olan kerpiç kalenin yeniden inşa edilmiş hali  gibi duruyor.

Bina o kadar güzel tasarlanmış ki, her bir detay çok değerli. Mesela bina çoğunlukla konkrit denilen teknikle yapılmış. Betonun ve kullanılan diğer malzemelerin ham güzelliği, binanın bütün modern unsurlarına rağmen kendinizi antik dönemlerde imiş gibi hissettiriyor.

Sergi salonların olduğu kısımda binayı çevreleyen rampalı bir koridorla, tek bir basamak bile çıkmadan katları çıkıyorsunuz. (Bunun benzerini Guggenheim müzesinde de görmüştüm.)

Bu koridorlar, dar pencerelerden süzülen gün ışığı ile sürekli değişen desenlerle süsleniyor. Sadece bu ışık oyunları bile ne kadar detaylı düşünülmüş, başarılı bir mimari olduğunu göstermeye yetiyor.

Müzeye bir seyir terası da ekleyerek çevre coğrafyanın da müzeye dahil edilmiş olması gerçekten kayda değer, çünkü bu coğrafya bütün bu savaşların nedeni. He şey ancak çevreyi kuş bakışı görünce, zihinde canlanabiliyor.

Dış mekanlar çok dikkatle düşünülmüş. Mesela binaya bir rampadan zeminden aşağı inilerek giriliyor. Binadan çıkarken bu rampanın antik Truva şehrine giriş rampasına ne kadar benzediğini fark ediyorsunuz.

Müzenin sergi salonlarından daha geniş laboratuvarı varmış, bu kısım muhtemelen bahçe altında bulunuyor.

Sadece binanın   genel plandaki görkemli sadelik değil, eserlerin sergilenişindeki  maharetle de göz dolduran bir müze olmuş. İçinde sergilenen eserler ise sadece Truva şehrinden değil bölgede bol bol bulunan diğer antik kentlerden de geliyor.

Uzun lafın kısası mutlaka görülmesi gereken bir müze.

Ancak bence önce Opet’in tarihe saygı projesi kapsamında arkeoköy haline getirilen Tevfikiye köyü, sonra antik Truva şehri son olarak da müze gezilmeli. Belki Tevfikiye köyü en sona bırakılabilir, bütün binaların cepheleri kaba sıvalarla giydirilmiş, pencere alınlarına, o zamanki yapı usullerine göre ham ahşap kalaslar eklenmiş. Köyün girişi de gene Truva’nın girişine benzetilmiş. Çevre köyleri gezince aradaki fark çok çarpıcı, sokaklarda gezerken insan kendini gerçekten son Truvalı’ların arasında hissedebilir.

Daha sonra, Kumkale kalesini ve bataryalarını da mutlaka ziyaret etmek lazım. Çünkü, bölgenin binyıllar içerisinde değişen coğrafyasının haritaları müzede görüldüğü için,  bu gezi sırasında zamanında koy olup da şimdi alüvyonla dolmuş ovayı fark etmek daha kolay olur. Bu zengin ve sulak ova şimdilerde meşhur Çanakkale domatesinin yetiştiği ovadır.

Ovanın rakımı çok düşük olduğundan, arabayla Karamenderes nehrinin döküldüğü en uç noktaya (Kumkale) giderken boğazın suları gözden kayboluyor ve gemiler sanki otların arasından geçiyormuş gibi oluyor.

Kumkale Kalesi Çanakkale boğazının, Anadolu yakasında,  Ege denizine açıldığı burnun ucudur ve Gelibolu yarımadasındaki Seddülbahir kalesinin tam  karşısına denk gelir.

Şimdi bu kale askeri alan olduğu için ziyaret edilmiyor, ancak biraz ilerisinde Çanakkale savaşında kullanılan tabya ziyarete açık.  Bu tabyalarda;  Birinci Dünya savaşından kalma topların gölgesinde, Ege denizi, Çanakkale boğazı, Gelibolu yarımadası,  Bozcaada ve Gökçeada’dan oluşan  manzarayı seyredebilirsiniz.

Kumkale, Çanakkale savaşının kara çıkartmalarının olduğu ilk günde göstermelik bir çıkartmaya sahne olmuştur ve burada da şehitler verilmiştir. Buraya kadar gelmişken Kumkale şehitliğine de uğramak lazım tabii.

Truva savaşı ile Çanakkale savaşı arasında binlerce yıllık bir zaman dilimi olmasına karşılık, savaş mekanları coğrafi olarak neredeyse iç içe geçer. Hatta Avrupalının kafasında iki savaş fikir olarak da o denli iç içedir ki; Truva savaşında kuşatmayı yapan komutanın adı da, Çanakkale savaşında rol oynayan ana gemilerden birini adı da Agamemnon’dur. Ancak bu kez Agamemnon  savaşı kaybeder.

Bu kaybın Agamemnon’a yakışmadığı düşünülmüş olacak ki, birinci Dünya Savaşından sonra, müttefik devletlerin Osmanlıyı teslim aldığı Mondros mütareke  Agamemnon gemisinde imzalanır.

Bundan sonra artık, en kısa zamanda deniz kenarındaki konumu ile uzun yıllar Truva sanılan Troas Aleksandia şehrine gitmek şart oldu.

 

MÜZENİN GÖRÜNTÜSÜ

KERPİÇ KALENİN GÖRÜNTÜSÜ

MÜZENİN GİRİŞİ

TRUVANIN GİRİŞİ

MÜZENİN GİRİŞİNDE TRUVANIN KATMANLARINI GÖSTEREN DUVAR

ÖREN YERİNDEKİ TABELALARDAN BİRİ

MÜZENİN BETON DUVARLARI

KORİDORLARDAKİ IŞIK GÖSTERİLERİ

ÇEVREDEKİ BELLİ BAŞLI ÖREN YERLERİ

DEĞİŞEN COĞRAFYA

MÜZEDEKİ ESERLERDEN BAZILARI

MÜZEDEKİ ESERLERDEN BAZILARI

MÜZEDEKİ ESERLERDEN BAZILARI

MÜZEDEKİ ESERLERDEN BAZILARI

MÜZEDEKİ SALONLARDAN BİRİ

TRUVA HAZİNELERİNDEN BİR KAÇI

TRUVA HAZİNELERİNDEN BİR KAÇI

TIBBİ ALET BULUNTULARI

HİTİT KIRALI İLE YAPILAN ANLAŞMA METNİ

MÜZENİN BAHÇELERİ VE AÇIK HAVA SERGİLERİ

MÜZE BAHÇESİ

ÖREN YERİNİN GİRİŞİNDEKİ TAHTA AT

TRUVA ÖREN YERİNE GİRİŞ

ŞİLİMAN YARMASI

KERPİÇ KALEDEN DETAY

TAŞ DUVAR İŞÇİLİĞİ

KUTSAL ALAN

YOLLAR

KÜÇÜK TİYATRO

TRUVALU HELEN POZUM

TRUVADAN GELİBOLUYA BAKIŞ

KUMKALE VE ARKADA GELİBOLU

KUMKALE TABYALARINDA BEN

GENİŞ AÇIDAN ARKA PLANDA SEDDÜLBAHİR DE GÖRÜNÜYOR.

ELİMDE BİR VALİZLE ORADAN ORAYA KOŞUŞTURDUĞUM ÇOK MEŞGUL ÜÇ HAFTA, EVE DÖNÜNCE YATAĞIMI ÖPMÜŞTÜM

Yıl 2013, aylardan Ekim. O yıl UPEK (Ulusal Pediatrik Endokrinoloji Kongresi) ve ESPE (European Soiety of Paediatric Endocrinology) kongresi, yani her yıl mutlaka gittiğim iki önemli kongrenin ikisi de Ekim ayındaydı. Her ikisine de  Türkiye’de çalışan bütün pediatrik endokrinologlar  neredeyse eksiksiz katıldıkları için, UPEK’in tarihini ESPE ile çakıştırmamaya özen gösterirdik. Böylece hem camiadaki arkadaşlarımızı toplu halde görmek mümkün olurdu. Sadece yeni çalışmalarımız için fikir sahibi olmakla kalmayıp, bütün kitap, derleme  yazılarının fikirlerini bu toplantılarda olgunlaştırır, yazarlara konular dağıtılır, bir çok konuda iş birliği projeleri yapardık, bazen de posterlerde sunulan hastalarımızı tartışırdık. Yani sanıldığı gibi kongreler doktorların gezi yaptıkları zamanlar değildir.

Continue reading… →

Show Buttons
Hide Buttons