Category Archives: Köy hayatı

BU ARALAR ENTEL TAKILIYORUM, BİR YANDAN DA TOPRAKLA UĞRAŞIYORUM, ENDEMİK ÇALILAR, ÇİÇEKLER BULUYORUM, YANİ ENTEL BİR KÖYLÜYÜM

Yıllar önce Trabzon’da yeni açılmış bir dükkanda çok hoş bir elbise denemiştim. Elbisenin eteği bir çok kumaşın yama işi birbirine dikilmesi ile yapılmıştı. Elbiseyi giyince de çok beğenmiştim, ancak eteği oluşturan kumaşların kalınlıkları birbirinden çok farklı olduğu için satın alma konusunda çok kararsız kalmıştım.

Tezgahtar kadın da yanılmıyorsam iş yerinin sahibi olan kişiydi, ilk günlerin hevesiyle bin bir çeşit dil dökerek illa bana bu elbiseyi satmaya çalışıyordu.

Benim tuhaf bir huyum vardır, bana ısrar edilmesinden hiç hoşlanmam, açlıktan midem ağırsa, oturduğum sofrada en sevdiğim yemek olsa, illa biraz daha al, bundan da ye illa ye diye ısrar edilse, iştahım kaçar, karnımı doyuramam.

Kadın bu huyumu nereden bilsin, o elbiseyi övmeye devam ettikçe benim elbiseden hevesim geçiyor. Tabii kadın da kararsızlığımı anladı ve son bir hamle daha yaparak, ağır bir Trabzon şivesiyle, eleri yaya yaya ‘ habı elbiselan var ya, aynı oldun entel’ dedi.

Madem ki sıra dışı bir elbise beni entelektüel yapmaya yetiyordu, ben kafamı gözümü şişire şişire, bunca okulu, kitabı boşa okumuşum. Derhal elbiseyi çıkarıp, dükkandan çıktım, bir daha da vitrinine bile bakmadım. Kadının densizlikleri devam etmiş olmalı ki, en çok 2 ay içinde dükkan kapandı.

Emekli olduktan sonra daha çok kitap okuyacağımı sanıyordum, ama yanılmışım, sosyal medyaya takıldım ve daha az okumaya başladım. Aslında yazmayı ve okumayı çok değerli bulurum. Öğrencilerim beni muhtemelen ‘söz uçar, yazı kalır’ sözümle hatırlıyordur. Zaten bu bloğu da sivil tarih bırakma amacıyla yazıyorum. Yazılarımı okuyan bir çok kişi benden kitap yazmamı istiyor, şimdilik öyle bir niyetim yok.

Ancak son günlerde hiç ummadığım kitaplarla karşılaştım.

Bu kitaplardan ilki ile geçen ay İstanbul’a gittiğimde, benim fakülteden arkadaşım Gülçin’de kalmıştım. Konuşurken annesi Leman teyzenin yıllar önce bir yemek kitabı yazmış olduğunu söyledi ve bana da bir kitap hediye etti. Leman Gökseyitoğlu, ‘Sivas Yemekleri ve Mutfağımda Pişirdiklerim’ isimli, 163 sayfalık bir yemek kitabı yazmış. İçerisinde yüzlerce yemek tarifi var, elbette ki bu tariflerden hiç birinde malzemelerin miktarları, pişirme süresi gibi şeyler yok. Bunun dışında muhteşem bir kitap, yukarıdaki eksikler nedeniyle sadece yemek yapmayı bilenler için kullanılabilecek çok güzel bir kitap. Leman teyzeyi bu gayretinden ve milli servet anlamına gelen yöresel yemekleri muhafaza etme isteğinden ötürü tebrik ediyorum. Kitabı bir hazine gibi saklayacağım.

Bu günlerde birkaç arkadaş bir araya gelerek bir kitap kulübü oluşturduk. On beş günde bir, herkesin okuduğu bir kitabı tartışıyoruz. Bu kulüpte de beyin cerrahı olan bir arkadaşımızın yazmış olduğu bir hikaye kitabı olduğunu öğrendim. Önümüzdeki toplantıda tartışmak için onun kitabını seçtik. Sadece bir kitap tartışmayacağız, içimizden birinin ruhuna kendi bakış açımızdan bir göz atacağız. Bakalım neler olacak?

Tabii bir de Mart ayına girdik, havalardan fırsat buldukça toprakla ilgilenmek zamanıdır. Geçen ay, zeytinlere ve meyve ağaçlarına ilaçlama, ağaç budama gibi işleri tamamladık.

Burada bir orman köyünde yaşadığımız için, hayalimde küçük çalı meyveleri ve orman açıklıklarında yetişen ve yaban hayvanlarının beslendiği orman meyvelerinden yetiştirme düşüncesi var.

Geçen zaman içerisinde Gelibolu yarımadasına, şehitliklere defalarca gittim. Aslen buralı olan Ali Çan isimli arkadaşım, mutlaka Fransız Mezarlığına gidin, görülmesi gereken bir yer diyerek beni uyarmıştı. Burası normalde herhangi bir turist gezisinde gidilemeyen, biraz sapa bir yer. Bir gün bu uyarıyı göze alarak, sadece Fransız mezarlığını ziyaret etmek için karşıya geçtik. İyi ki gitmişiz, bütün mezarlık ayı çileği denilen küçük kırmızı meyveleri olan, ağaççıklarla bezeli. Bu ağacın muhteşem bir şekli olduğunu, yaz kış yeşil kaldığını, biri küçük yapraklı, büyük meyveli, diğeri büyük yapraklı, küçük meyveli iki cinsi olduğunu görmüş olduk.  Burada bu kadar çok ağacı diktiklerine göre bakımı kolay olmalı ve endemik bir tür olmalı diye düşündük.

Bu farkındalıkla geri dönerken yol boyunca önceden çalılık diyerek kör gözlerle önünden geçtiğimiz ağaççıkların aslında bu orman meyvesi olduğunu fark ettik. Köye döndüğümüzde keşfettiğimiz meyvenin ve ağacın resimlerini köylülere gösterdiğimizde, bizim köyün ormanında da bu ağaççıktan bir sürü olduğunu öğrendik.

Sonuç olarak bizim köyün Hızır’ı bir gün ormandan bize köküyle birlikte birkaç çalı getirdi. Bu çalıları da bahçeye diktik, umarım ve sabırsızlıkla beklerim ki yerlerini beğensin ve bahçeye kök salsınlar. Bu güzel meyveli, her dem yeşil ağaççıkları çok sevdim.

Önümüzdeki günlerde iki yıllık olan ve artık biraz fazla yayılmış, aromatik bitkilerimi ve sarmaşıklarımı budayacak, yabani otlardan tohum atmasını istediğim bir kaçını bırakıp, diğerlerini kökten çıkaracağım.

Geçen hafta Ege otlarını tanıyan bir arkadaşı davet ettim ve bana bir sürü yenilebilen ot gösterdi. Bunların hepsini deneyeceğimi sanmıyorum, ancak yabani maruldan salata yaptım ve gayet başarılı oldu. Yabani marul ve pazının artmasını istediğim için onları korumayı düşünüyorum. Gelincikleri de muhafaza edeceğim.

Şimdiden badem ağaçları çiçeklenmeye başladı, yakında endemik çiçekler de ortaya çıkmaya başlar. Anemonlar çıkınca birkaç adet daha bahçeye getireceğim. Bu yıl asıl hedefim, zahter ve sarı kantaronu bahçeye taşıyabilmek, bakalım başarılı olabilecek miyim?

KAR TATİLİ, AVLU ATEŞİ, EFSANELER, ŞEHRİN KUYTULARINDA GİZLİ DÜNYALAR, JAPON YEMEKLERİ, TÜRK İŞİ SUŞİ, AYŞESAN, DERKEN FISTIK YEŞİLİNİ DE BOYADIM.

Geçen hafta iki gün üst üste kar yağdı, biz gene mahsur kaldık. Kendimize kar tatili verdik. Köyün rakımı 270 metre, aslında denizden kuş uçuşu sadece 5/6 kilometre uzaktayız ama, bizden 4 kilometre aşağıdaki köylerin rakımı 60 metre. Arazi böyle aniden yükselince aşağıda hiç kar yokken biz bayağı kar alıyoruz.

Bizim evin önünden akan, yazları kuruyan, ancak içinde su olduğu zamanlarda minik de olsa oldukça komplike bir şelale sistemi bile olan bir dere var. Ben bu kadar ufak bir derenin adı olmaz nasıl olsa diye düşünürken, dün nihayet adının Kocataş Altı Deresi olduğunu öğrendim.

Yazları aylarca kuruyan bir dere için boyundan büyük, görkemli bir isim olduğunu düşünmek mümkün, ancak derecik ufak da olsa fonksiyonel, çünkü bayağı büyük bir vadisi var. Bizim ön bahçe bu vadinin yamacının bir bölümünden oluşuyor. Hal böyle olunca eğer garaj yolunu düz yapmaya kalksaydık çok eğimli olacaktı, bu nedenle zikzaklı bir yol yapıldı.  

Bütün bunca lafı neden ettiğime gelince, köyün yolu kar yağdığı gün bile açıktı, ancak benim arabamı garajdan çıkarıp, yola indirebilmem 6 gün sürdü.

Kardan sonraki günlerde, yılın ilk dolunayı, ayın dünyaya en yakın olduğu zamanda gerçekleşti. Günlerce ayaz vardı, gökyüzünde para kadar bile bulut olmadı, geceler ise neredeyse gündüz kadar aydınlık oldu. Sonuçta yağan kar, buza dönüştü ve son derece yavaş bir şekilde eridi.

Biz de böylesi durumlarda evde kar tatili veriyoruz. Zaten aylardan beri yakılabilecek çöpleri avluda yakmaya başladım. Bizim evin kağıt çöpünün yanı sıra, Ayşen de yıllarca evinde biriktirdiği faturaları getirmişti.  Karın üzerinde, güneş tepede parlarken,  ateş yakmanın dayanılmaz bir albenisi var. Galiba hepimizin içinde ufak da olsa bir piroman yaşıyor, ateş yakınca terapi gibi geliyor. Saatlerce ateşin başında kaldım.

Tabii Kalandar Ana olduğumu da unutmadım. Hazır evde mahsur kalmışken 14 Ocak günü (Kalandar Günü) dağıtacağım ekmekleri de yaptım.

Evde kapalı kaldım ya, herkesin beni bir yerlere davet edeceği tuttu. Bir çoğunu geri çevirmek zorunda kaldım, ancak birine icabet ettim.

Geçen ay, Çanakkale’de garip bir bistro keşfettim. Garip dememin sebebi, oldukça kuytu bir noktada olması ve genel olarak boş durması. Oysa her gün dünya mutfağından yemekler yapan, aşçılık okulu mezunu bir sahibi var.

Bistro sahiplerinin, oldukça ilginç bir çift oldukları kesin. Kadın Azeri Yegane Hanım, eşi Lievenise Belçikalı. Aşçı olan kadın. Her ikisi de 7/8 dil bilen, dünya gezgini bir çift. Adamın işi dolayısıyla 9 yıldan beri Türkiye’de, 5 yıldan beri de Çanakkale’de yaşıyorlarmış. Bir çocukları var, o da kendileri gibi, şimdilik lisede okuyormuş, 1 yıl sonra üniversiteye dünyanın neresinde gideceği belli değil. Zaten bu çift de kayıklarını hazırlamış, gözleri çarıklarına kaymış. Oğlan üniversiteye gidince Çanakkale’den göçecekler.

Ancak şimdilik bistroları dil okulu gibi bir yer. Çanakkale’de yaşayan ne kadar yabancı varsa, bildikleri dili konuşabilmek için buraya uğruyorlar. Geçen ay ben de bu buluşmalardan birine gitmiştim, ÇÖMÜ’de Japonca öğretmeni olan Japon, Almancasını ilerletmek için gelmişti, guruba tek kelime Almanca bilmeyen ben de dahil olunca Türkçe, Almanca, İngilizce ‘ortaya karışık’ bir sohbet gerçekleşti. İlginç olan şey, karısının ana dili Türkçe olduğu ve bunca yıldan beri burada yaşadıkları halde, bu kadar dil bilen adamın Türkçeyi çok az biliyor olması, ona çok zor geliyormuş.

Bu ilginç çift, sanırım bu bistroyu para kazanmak için değil de sosyalleşmek için kullanıyorlar. Mesela her ay, mümkünse bir ülkenin mutfağından örneklerle bir çalıştay yapıyorlar. Ben geçen ay yapılacak çalışmaya da katılmak istemiştim, ancak 3 kişiden fazlasını istemediği, üstelik de benim bir programıma denk geldiği için katılamadım.

Bu ay, geçen ay tanıştığım Japon hoca ile Japon yemekleri hazırlayacaklarmış, beni de davet ettiler. İşte kaçırmayı göze alamadığım davet bu oldu.

Benim garaj yolu kapalı ama nasıl olsa köyün yolları açık, hemen her işe lazım Muammer’i işe koştum. Beni köyden şehre, akşam da şehirden köye taşıdı.

Önce bu Muammer ismini çözmem lazım, çünkü adama Muharrem deyip duruyorum. Onunla gezmek bayağı bilgilendirici oluyor. Bu bölgede tanımadığı kişi, bilmediği yer yok. Mesela dün derenin ismini de, bulut olmayınca karın buza döndüğünü de ondan öğrendim. Ayrıca bizim köyün de bir antik kenti varmış, bu kentin adı da Arisbe diye geçiyor. Ancak bu isimden kimsenin haberi yok, yalnız bu köyde eski bir Osmanlı yerleşimi var ve hatta geçenlerde hamamında define arayanlar olmuş, haberlere bile çıkmışlar. Muammere sorarsan buranın bir de efsanesi var, adamın biri oradan geçerken çok acıkmış, bir dilim ekmek ve peynir alarak yemiş ve yoluna devam etmek istemiş, yoluna çıkan normalde minicik olan bir dere korkunç bir şekilde önünü kesmiş, adam buraya geri dönmek zorunda kalmış ve nihayet köyden birine izinsiz ne yediğini söyleyince yolu açılmış, yani burası da efsunlu.  Bu  memlekette  zaten bir efsanesi olmayan bir dağ, bir kaya, bir yerleşim yeri bulamıyorsun.  Kentlerin bir biri üzerine kurulma geleneğinden yola çıkarak, bu Osmanlı yerleşiminin, Arisbe kenti üzerine kurulmuş olabileceği varsayımını geliştirdim. Havalar düzelince bu efsunlu yere gideceğiz.

Neyse gelelim yemek çalıştayına. Japon adamın ismi Masa. Ancak Japoncada isimler sonlarına, bizdeki, bey, hanım, ağa  gibi saygı anlamında SAN eki alıyor. Yani adama Masa SAN diye hitap ediliyor. Bu arada ben de Ayşe SAN oldum. Bunu duyunca her boyayı boyamıştım, bir fıstık yeşili kalmıştı, o da tamamdır diye düşündüm. Çünkü bana bu güne kadar bana ‘karaböcek, körli, doktor bey, hocam, Ayşegül’ herkes aklına ne gelirse söyledi. Vallahi bir Ayşe SAN eksik kalmıştı, artık o da tamam.

Masasan ve benden başka, 8 aylık hamile Koreli bir gelin ile 12 yaşındaki komşusu da geldiler. Çocuğa hayran kaldım.  Ufacık çocuğun içinde kocaman bir ruh var, bu kadar yeniliklere açık, meraklı, olgun bir gençle tanışmak beni çok umutlandırdı.

Yapacağımız yemekleri önceden belirlemiştiler. Hepimiz kafa çevremize göre ayarlanabilen tek kullanımlık aşçı şapkası ve önlükler taktık. Televizyon programlarında olduğu gibi önce tarifleri okuduk. Daha sonra malzemeleri hazırladık, son olarak da pişirme işlemini yaptık.

Her neyse dün tuzlu/tatlı soslu hindi, kırmızı fasulye tatlısı ve suşiden oluşan bir menü hazırladık. Tabii Uzak Doğu mutfağının olmazsa olmazı, pirinç de haşladık. Bunun için düdüklü tencere ile mini fırın arası, özel bir makine var ve pirinci yıkamanla, makineden çıkarıp yemen 40 dakika filan sürüyor.

Tuzlu tatlı soslu ördek ve diğer kümes hayvanlarından bir hayli yemişliğim var, gayet güzel yaptığımızı düşünüyorum, çünkü her türlü tada alışık, ana gurup dışında bir kişi daha hindiden yedi ve yalanım yok, parmaklarını da birlikte yedi.

Fasulye tatlısına gelince ben onu hiç beğenmedim, ama Masasan, Japonya’da dükkan açabilirsin, o kadar güzel oldu dedi ve herkes ikinci dilimi de yediler. Demek ki güzel olmuştu. Ancak fasulyenin haşlama suyu falan dökülmeden yapıldığı için bu tatlı bana sonradan dokundu.

Ayrıca, hayatımda ilk kez suşi yapmış oldum. Bu deneyim de gayet hoşuma gitti. Ben nedense kendiliğinden yapışan özel bir pirinç cinsi var diye düşünüyordum. Oysa pirinci birbirine yapıştıran şekerli sirkeli sosmuş, eğer suşi nasıl yapılır diye bir kez araştırsam bunu öğrenmiş olurdum, ama nedense pirincin özel olduğu fikrine takılı kaldım.

Bu bile nasıl ders niteliğinde, cehalet başa beladır, bilmeyince ve bilmeyi de ret edince, kafana göre bir efsane yaratır ve ona inanırsın, artık bu konuda körsün. Öğrenmeye direnç göstermek, araştırmamak, bir cins zihinsel sakatlık.

Suşi yapmak fikri, son dakikada Koreli gelinin gelmesiyle ortaya çıktı, çünkü kadın sarmak için gereken yorun tabakalarını getirmişti. O sırada Masasanın pirinçleri hazırlanmıştı, onları kullanarak suşi yapmaya karar verildi. Yeşil biber, havuç ve ton balığı kullanarak suşileri sardık, ben arada vejetaryen suşiler de yaptım. Sonuç olarak içinde çiğ balık olmayan Türk işi suşi yapmış olduk.

Sonra hep birlikte oturup afiyetle yedik. Bizden sonra gelecek olan müşteriler için de yeterince yemek hazırlamış olduk.

Önümüzdeki ay muhtemelen İranlı biriyle, İran yemekleri çalıştayı yapacağız.

Fasulye tatlısı, bir daha yemesem ömür boyu aramam

Aşçı ekip, ben, Koreli gelin, Küçük Ahmet, Masasan
Ben , Masasan, Türk müşteri, Koreli gelin, Danimarkalı koca, Azeri Yegane hanım, Ahmet

ESKİ USUL OCAK AYI, KAR YAĞARKEN EVDEN ÇIKMAK ZORUNDA OLMAMAK GÜZELMİŞ

Ocak ayı, uzun süredir yılın ilk ayı olarak kabul ediliyor olsa bile bir zamanlar, takvime bile koyulması gerekmeyen aylardan biriydi, çünkü ne tarlada çalışılacak, ne vergi toplanacak, ne de savaş yapılacak zamanlar değildi, bu aylarda insanlar soğuktan evlerinde oturup hayatta kalmaya çalışmaktan başka bir gaye gütmüyorlardı. Fakat her yıl eksik kalan bu 60 gün bazı problemler yarattığı için uzun bir süre sonra, yıl sonuna ocak ve şubat ayları da eklenmişti. Sonunda milattan önce 49uncu yılca Jülius Sezar tarafından ne hikmetse Ocak ayı ilk ay olarak tanımlandı ve hala bu şekilde kullanılıyor.

Bugün bazı değişikliklerle hala kullanmakta olduğumuz bu takvimde ocak ayı yılın ilk günlerine kabul edilmesine rağmen herhangi bir önemli göksel olaya karşılık gelmemektedir. Örnek olarak göksel mevsimle gündönümleri ve gün/tün eşitlikleri ile başlar, yılın ilk günleri ise kış gündönümünden (21 Aralık), on gün sonradır. Hasılı kelam Ocak ayının yılın ilk günleri sayılması Sezar’ın kafasından çıkan ve öylece devam ettirilen bir kabuldür sadece ve herhangi bir anlamı da yoktur.

Ocak ayının bazı özelliklerine gelince, her şeyden evvel Türkçe ismi olan 3 aydan birisidir. Adını, içerisinde ateş yakılan ocaktan almıştır. Adından da belli olacağı gibi en soğuk aylardan birisidir.

Kış mevsimi Aralık, Ocak ve Şubat ayları olarak kabul görürler ve modern takvime göre 1 Aralıkta başlayıp, 28/29 Şubatta biter.

Ancak elbette ki bu kabul doğanın gerçeklerinden biraz daha farklıdır. Çünkü kış gündönümü 21 Aralıktadır ve bu tarihten itibaren 40 gün yılın en soğuk 40 günü anlamına gelen Erbain olarak isimlendirilir.

TDK açıklamalarına göre; Zemharir (zemheri); Farsça zam (kış) ve Arapça harir (uğuldayan)  kelimelerinin birleşiminden meydana gelen bir kelimedir ve genel olarak kış mevsimi anlamına kullanılır. Erbain ise yine Arapça kökenli olup dört sözcüğü ile ilişkili imiş. (Erbain kelimesinin Şiilik için farklı bir anlamı daha varmış, ancak kaynak bulamadığım için o konuyu bir tarafa bırakıyorum.)

Yani bu günkü anlamı ile Erbain kışın (zemherinin) en soğuk 40 gününü anlatır ki bütün Ocak ayı erbain günleri içerisindedir.

Hal böyle olunca da elbette halk arasında bilinen ve bir çok rivayeti olan  bir sürü fırtına da bu ayda meydana geliyor.

Örnek olarak 8 Ocak Zemheri Fırtınası, 14 Ocak Karagoncoloz (kış cini)  fırtınası,  28 Ocak Ayandon fırtınası olarak isimlendiriliyor.

Bugün itibarıyla (7 Ocak 2020) resmen kar altında mahsur kalmış vaziyetteyiz, geçen yıl aynı zamanlarda yine kar altında kalmıştık. Neyse ki tam da geçtiğimiz hafta sonu bahçelerin kış bakımını yaptıracak son bir fırsat bulmuştuk.

Bahçe deyince ben bu konuda tamamen ümmi (cahil) iken her yıl ufak tefek bir şeyler öğreniyorum. Ocak ayı bahçeleri önümüzdeki kış ve bahar aylarına hazırlamak için son bir fırsat tanıyor. En geç bu ayda bahçelerin havalanması için iyice bir sürülmesi ya da kazılması gerekiyor. Mesela bezelye gibi bazı kış bitkilerinin dikilmesi, soğanlı çiçeklerin ekilmesi, ağaç ve bitkilerin gübrelenmesi lazım.

Biz zirai ilaç kullanmadığımız için dönüşümlü olarak göz taşı ve gülleci bulamacı gibi doğal maddelerle toprağı güçlendirme yoluna gidiyoruz. Gülleci bulamacı kireç ve kükürtten, göztaşı bordo bulamacı ise bakır sülfat ve kireçten hazırlanan, toprağı güçlendiren, bir çok bitki hastalığına iyi gelen ve toprakta tortu bırakmayan ilaçlar.

Neyse ki geçtiğimiz hafta sonu hava izin verdi de bütün bunları yaptırmaya zaman bulmuş olduk, yoksa bu kar ne zaman kalkacak, kar kalktıktan sonra çamur ne zaman kuruyacak, mümkün değil kazma  işlemini yaptıramazdık.

Bahçe ile uğraşma benim asli görevim değil, ben sadece aromatik bitkiler kısmı ile ilgileniyorum. Bir çok bitki türü yaşatmayı başardık. Artık yemek yaparken bahçeye çıkıp, defne, adaçayı, biberiye, kekik gibi baharatları taze taze toplayıp kullanabiliyorum. Hem bu tür yıllık bitkileri, hem de nane, kişniş, fesleğen, rezene gibi mevsimlik bitkileri üretmeyi başardım.

Bahçe yapmayı bilen insanlar ne var sanki diye düşünebilir, ancak benim için gerçek bir başarı hikayesidir.

Bir evlik bahçe yapmak sonu gelmez bir yabani ot yolma ve yıl boyu süren hava durumunu, toprağın nemini takip ederek, yani doğayı yakından gözleyerek yapılan bir çok işlemden meydana geliyor. Genel olarak her şeyin bir zamanı var, ancak o zaman diliminde uygun günü kollayıp, doğru işi doğru zamanda yapmak gerekiyor. Bunun için kitabi bilgiler kadar yerel insanların yüzyıllardır biriktirdiği bilgelikten de yararlanıyorsun.

Yıllar geçtikçe bu bilgileri kendin de ucundan bucağından öğrenmeye başlıyorsun. Gayet tatmin edici bir şey.

Geçen yıl bu kadar çok kar yağdığında Sermin’le her gün kar yürüyüşleri yapmıştık, bu yıl ise evden dışarı çıkmaya üşenip pencereden seyretmekle yetiniyoruz. Madem emekliyiz, işe gitmemiz gerekmiyor, bari dışarıda kar yağarken sıcak evimizde oturalım dedik.

Sermin köyden 2 kadına okuma yazma kursu veriyor. İşi bir hayli ciddiye aldı, hafta sonu falan dinlemeyip, her gün 172 saat onları çalıştırıyor. Son 2 günden beri resmi okullarda kar tatili verilince biz de kendi mini okulumuza kar tatili verdik. Dünden beri kar durdu, artık bugün eğitim yeniden başlayacak, bakalım unutmuş olacaklar mı?

Sermin çalışırken ben de 2 gündür ihmal ettiğim müzik çalışmalarımı yapayım bari.

geçen yıl da bu gün aynı manzara vardı
sabah süt tankeri buzda kaydı

SONUNDA KÖYDE BİR OKUMA YAZMA KURSU AÇTIK, KASIM 28, 2019

Geçen yaz bizim köyün her eve lazım Muammer’in eşi Sanem’in ilk evliliğinden olma oğlu annesinin yanında yaşamak isteğiyle köye geldi. Bu kızcağız henüz 30 yaşında değil ama 2 ayrı kocadan 4 çocuğu var, en büyük çocuk da 14 yaşında. Kendisi daha çocuk yaşta iken evlendirilip 2 çocuk sahibi olmuş, daha sonra da koca zulmüne dayanamayıp, çocukları da bırakıp baba evine dönmüş. Muammer ile evliliğinden de 2 küçük çocuğu var, bu çocukların anneleri olmaya daha uygun bir yaşta.

Biz Sanem’in okur yazarlığı olmadığını bildiğimiz için geçen yıl yurt genelinde yapılan okuma yazma seferberliği dahilinde bir kursa gitmesini istemiştik. Bu konuda da bak bu yıl çocuğun okula gidecek, minnacık çocuk okuyacak, sen anne olarak ona destek olamayacaksın diye damardan bayağı baskılar yaptık.

Gerçekten de Sanem geçen sene kursa gidip bir şeyler öğrenmeye başlamıştı ki, yok çocuğu bırakacak kimsem yok, yok tarlaya gideceğim gibi çeşitli sebeplerle kursu tamamlayamadı. Biraz harf tanısa da sonuçta okumayı öğrenemedi. Bu arada ilk okula başlayan 7 yaşındaki oğlu elbette ki okudu.

Geçen yaz 14 yaşındaki oğlan geldiğinde, garibim hiç yüzüne bakılmamış, şu anda 10 yaşında ancak gösteren kavruk bir çocuktu. Meğer bu çocuk da hiç okula gitmemiş ve okumayı öğrenmemiş. Çocuğun annesinin yanında kalmak istediğini öğrenince Sermin ona okuma öğretebileceğini söylemişti.

Sermin aslında edebiyat öğretmenidir, ancak ilk stajından sonra ben çocuklarla uğraşamam öğretmenlik çok zor bir işmiş diyerek resti çekmişti. Gerçekten de resmi olarak bir gün bile öğretmenlik yapmadı. Sen nasıl okuma öğreteceksin diye sorduğumda ‘ben Zülfikar’a bile öğretmiştim, neden öğretemeyeyim’ dedi. Zülfikar da çok geç yaşta okumayı öğrenmişti ve eğer ona okumayı öğreten sensen herkese öğretebilirsin diye düşündüm.

Tabii Sermin hiçbir zaman aktif öğretmenlik yapmadı, ancak Ayşen Güner hep öğretmen olarak çalıştı. O da ben sana sınıf öğretmeni arkadaşlarımdan okuma materyalleri alırım diye söz verdi. Gerçekten de İstanbul’daki bir arkadaşı ona materyalleri hazırladı, tam da arkadaşından alıp kargolayacaktı ki, bu arada Muarrem çocuğun tarlada filan yardımcı olmasını istediği için, çocuk da böyle sıkıya gelemeyeceğini düşünüp, babasının yanında yaşamak üzere köyü terk etti.

Sonuç olarak bizim materyaller, İstanbul’da kaldı. Bu konuyu kapattığımızı düşünüyorduk.

 Geçen ayın başında benim önce Trabzon’a sonra da İstanbul’a gitmem gerekti. Tam da bu sırada köyde zeytinler hasat edildiler. Sermin büyük bir hevesle çalışanlara yardım etti. Sanem ile Filiz, yani köyde yaşayan iki Kürt gelin, Sermin’den bize okuma öğret diye rica etmişler. Sermin de bana haber verdi, sağ olsun Ayşen, arkadaşından materyalleri aldı, bana ulaştırdı. Ben bagajıma resmen gavur ölüsü kadar ağır bir torba daha eklemiş oldum.

Genellikle İstanbul’dan otobüsle gelirken, Gelibolu’da inip, feribotla karşıya geçiyoruz. Feribota bindim diye telefon edince evdeki kişi araba ile Lapseki’de geleni karşılıyor. Böylece bir saat daha erkenden eve varıyoruz, ancak bu durumda eğer elimizdeki valiz ağır ise otobüsten feribota kadar olan 500 metrelik mesafe bayağı zorlayıcı olabiliyor.

Yani demem o ki 500 metre resmen taş taşıdım, şimdi bu hatunlar okumayı öğrenmeden kursu terk ederlerse kafalarını kırmaya hakkım var. Bunu da baştan onlara söyledim.

Evin avlusunda kocaman bir camlı oda yaptırmıştık, bu odanın manzarası oldukça güzel olduğu için içine kocaman bir sedir yaptırdım, bir sürü yastık koydum, masası, sandalyeleri, kliması, perdeleri yani her şeyi var. Bu yıl  oraya bir de soba aldık. Yani kararlıyız kışın da kullanacağız.

İşte 28 Kasım 2019 günü, ilk defa bu odada sobayı yakıp, okuma kursuna başladı.

İşin ilginç tarafı bizim Sanem’in gerçek ismi Fener imiş. Her iki kadın da büyük bir hevesle işe başladılar, işin ilginç tarafı ertesi gün harfleri bir birine katmaya bile başladılar.

Tabii bu arada bizim evde, ailede ve arkadaş çevremde bu kursumuz büyük bir ilgi ve heves uyandırdı.

Umarım bu kadınlar okumayı tamamen öğrenirler. Sermin hiç hecelemeden akıcı bir şekilde okuyup anlayabilmek gibi bir hedef koydu. Bu hedefe ulaştıklarında ise bir diploma töreni düzenleyeceğime söz verdim.

Havalar güzelken bahçedeki kış odasında , bazı günler soba yakarak, bazı günler sobasız, kışın en soğuk günlerinde ise evde çalıştılar.

Okuma yazma öğretmek için şimdi farklı bir usul çıkmış, harfler değişik bir sırayla tek tek öğretiliyor. Aslında her iki kadın da geçen yıl okuma kursuna gitmişler, ancak haftada bir gün, üstelik de sadece okumaya yönelik oldukça yüzeysel bir eğitim almışlar ve hemen hiçbir şey öğrenememişler.

Sermin ise bir ayda ancak 8 harf öğretti, sürekli yazdırıyor, sürekli tekrar ettiriyor. Kadınlar da Sermin de bıkmadılar ve öyle sanıyorum ki bu yıl her iki kadın da okur yazar hale gelecek. Ben de daha sonra, artık unutmayacaklarından emin olana kadar haftada bir de olsa bir süre okuma seansları yaptırmayı düşünüyorum.

Bu meraklı konuda yazmaya devam edeceğim.

PEYNİR DE YAPTIM, KÖYLÜ OLARAK KENDİME ÇOK GÜVENİYORUM ARTIK

İÇİNDEKİLER

5 litre koyun sütü

5 litre inek sütü

İki yemek kaşığı peynir mayası

YAPILIŞI

Sütleri karıştırıp, birlikte kaynattım.

Parmak sokarak yediye sayana kadar dayanacak kadar soğumaya bıraktım. Bu sıcaklık normalde yoğurt mayalama sıcaklığıdır.

Bundan sonra mayayı katıp, iyice karıştırdım. Tencerenin kapağını kapatarak bir saat, peynir peltesi oluşana kadar bekledim.

Bir süzgeç içerisine tülbent sererek peynir peltesini suyunu sıktım.  Daha sonra peynirin üzerine bir tabak yerleştirip, üzerine de ağırlık koyarak birkaç saat beklettim.

Taze peynir oluşmuştu. Normalde bu peyniri artık salamura suyuna koyarak beklemeye almam gerekiyordu. Ancak ben taze, kolayca ufalanan bu peynire 2 yemek kaşığı tuz katarak yoğurdum. Tuzu bizim damak zevkine uygun oldu.

Bundan sonra bu tuzlanmış peyniri yeniden tülbent içine alıp, üzerine ağırlık koyarak 12 saat daha beklettim.

Sütü başlangıçta kaynatmış olduğum için yemeye hazırdır.

Tüketeceğim kadarını kahvaltı için ayırdım. Kalan kısmını parçalar halinde buzluğa koydum.

SERVİS

Taze peynirin kullanılacağı her yerde kullanılabilir.

Ben bu peynirleri misafirlerime sunmayı düşünüyorum. Buz dolabından çıkarıp erimesini bekleyeceğim, istediğim baharatları ekleyip top halinde yuvarlayacağım, üzerlerine zeytinyağı döküp ikram edeceğim.

BAHÇE ZAMANI GELDİ, ZEYTİNLER DİKİLDİ, OT BAHÇESİNE TOHUMLAR EKİLDİ, CAN SUYU KOCAKARI SOĞUKLARINDAN, BOSTAN HAZIRLIKLARI BAŞLADI

Bu hafta kocakarı soğukları haftası,  saatli maarif takvimi bu yıl da şaşmadı, bir önceki haftaya göre oldukça soğuk, rüzgarlı ve yağmurlu bir hava var.

Daha önce hiç bahçe yapmamıştım. Yavaş yavaş öğrenmeye başladım. Oysa bizim kızların her ikisi de bahçe yapma hakkında bir çok şey biliyorlar. Sermin yıllarca Çaykur’da çalıştı, Nermin ise yıllarca Rize/ Pazardaki evde bahçe/ bostan yaptı. Nermin bahçıvanlığa oldukça takıntılı bir şekilde heveslidir. İki yıl önce buraya taşındığımızda, bütün inşaat artıkları bahçenin içerisindeydi, üstelik yapılan inşaatlar nedeniyle arazinin topoğrafyası da bayağı bozulmuştu. Nermin araziye şöyle bir bakıp, bu bahçeyi adam etmek 2 yılı bulur, ondan sonra da ağaçlar büyür, eh işte 5 yıl içerisinde bahçe bir şeylere benzer demişti. Ben ise her zamanki acul iş bitirici halimle bahçenin adam olması için 6 aylık bir süre düşünmüştü.

Önce bahçenin çevresine tel çevrildi ve inşaat artıkları temizlendi. Daha sonra da bahçeye şekil verildi,   bir sürü küçük duvar örüldü, merdivenler yapıldı,  su tutan yerler düzleştirildi, yağmur suları için  su olukları yapıldı. Bir sürü toprak getirtildi, boşluklara dolduruldu.

Bu düzenlemeler yapılırken mümkün olduğu kadar kullanılmış malzemeler yeniden kullanıldı.

Köyün çıkışında içince 8/ 10 zeytin ağacı olan bir arazi daha almıştık, o arazinin zeytinler dışında  kalan kısmı ise oldukça taşlı bir yerdi. Burayı düzenlemek için kocaman bir araç geldi, toprağın üstteki bir metresini hallaç pamuğu gibi atarak toprağı ortaya çıkardı. Bu işlemden sonra o tarladan sanırım 7/8 traktör dolusu kireç taşı çıktı.

Evin etrafındaki bahçeyi düzenlerken işte buradan çıkan yerel kireç taşlarını kullandık. Hem taşa para vermemiş olduk hem de oldukça gösterişli oldular.

Bahçenin asıl problemi evin  altında kalan kısmın oldukça eğimli olması idi. O kadar eğim var ki, araba yolunu zikzak çizecek şekilde yaptırmıştık, böylece arazinin yol dışında kalan kısmı daha da şekilsiz bir hale gelmişti.

Bahçenin en çok uğraştıran bölümleri de bu kısımlar oldu.  Araba yolunu giriş kapısının yanında bir de yaya girişi var. Bu kapıdan girilince oldukça dik bir merdiven ve bu merdivenin yanında nasıl düzelteceğimize bir türlü karar veremediğimiz bir yamaç vardı.  Bu yarma benim aşırı derecede sinirlerimi bozuyordu. Mutlaka bir şekilde çare bulunması gerekiyordu, çünkü aşırı bir yağmurda yıkılma tehlikesi taşıdığına inanıyordum.

Her nasıl bir çözüm yolu bulursak bulalım, Nermin bir türlü razı olmuyordu. Ben güzel bir taş duvarla kapatmak istiyordum ama Nermin’in aklı yatmıyordu. Çünkü ona göre bu yarmayı öyle bir kapatmalıydık ki, altındaki merdivene hiç yük bindirmemeliydi, duvar ise çok ağır olurdu ve zamanla merdiven üzerine yıkılırdı.

Sermin internetten bir sürü  kafesli yamaç örtücüler buldu. Böylece hem yarmanın yıkılmasını önleyebilir hem de aralarına bitkiler dikebilirdik. Ancak bu tip malzemeleri bulamadık. İyi ki de bulamadık, çünkü dediğim alanda yabani çalılar ve dikenler bitiyordu, eminim ki bu tür bir malzemeyle örtsek sonunda o alan yeniden bu çalılarla kaplanacaktı.

Sonunda bir gün parlak bir fikirle Nermin’in yanına gittim merdivenle, yamaç arasını kullanılmış araba lastikleri ile doldurmayı teklif ettim. Bu fikir Nermin’in son derece aklına yattı, çünkü araba lastikleri hem yamacın ağırlığını merdivenin üzerinden alacaktı, hem de bir çeşit saksı vazifesi görecekti.

Fikir akla gelince hemen uygulamaya koyduk. Merdivenle yamaç arasında bir sıra araba lastiğinden koruma yaptık. Daha sonra da yamaca artık Nermin’in de itirazı olmayan duvarı ördürdük.  Bununla da yetinmeyip bir de evin adının yazıldığı levha koydum. Çok şükür uzunca bir süre bir türlü ne yapacağımızı bilemediğimiz yamacı restore etmiş olduk. Önceden çok kötü görünen yamaç artık, değirmeni olmayan bir yel değirmeni gibi görünüyor.

Araba yolunun  diğer tarafı, böyle dimdik bir yamaç olmasa da oldukça düzensiz eğimli   araziydi. Bu kısımda önce eğimi düzene sokmak için eski tiyatrolara benzer şekilde iki duvar örüldü.  Sonra Sermin internetten çok romantik bir merdiven buldu. Biz de bahçenin bu bölgesine, basamakları kalaslardan yapılmış, bir kenarı yerel taşlarla bezeli benzer bir merdiven yaptırdık. Daha sonra da bu merdivenlerin  ulaştığı  çınarın altını oturmaya uygun bir şekilde kayrak taşları ile döşettirdik. Burası benim zen bahçem olacak.

Sonunda bahçe gerçekten de şekle girmiş oldu.

Bütün bunlar yapılırken de boş durmamış, bahçenin etrafına tel çektirdiğimiz andan itibaren, ağaç dikmeye bostan yapmaya başlamıştık. Yıllarca boş duran ve inşaat artıkları ile iyice toprak vasfını kaybetmiş olan toprağı ıslah etmek için traktörler dolusu toprak ve hayvan gübresi döküldü. Zeytinlik için fazladan toprak getirtmek gerekmedi ama oraya da bol bol gübre döküldü. Artık her iki bölgenin de toprağı ilk geldiğimiz günlerde olduğu gibi çöl kumu gibi görünmüyor, güzel bir toprak halini aldı.

Bu sonbaharda (Nermin’in öngördüğünden 6 ay önce, benim ön gördüğümden bir yıl sonra) bahçenin nihayet inşaat işleri bitti. Yani bu mevsimde geniş ölçüde ağaç dikme zamanı geldi. Zeytinlikte epeyce fidan dikimi yaptık. Bu mevsim ayrıca ağaç budama ve zeytinleri ilaçlama zamanıydı.

Evin çevresinde de biraz dikim yaptık. Geçen gün nihayet, bahçenin az güneş alan bir bölümünü kokulu ot bahçesi ilan ettim ve çeşitli otlar diktim. Otlarımın can suyunu  kocakarı soğukları verdi. Şimdi heyecanla ne olacağına bakacağım.

Bundan sonrası bostana hazırlık zamanı artık.

Ağaç dikme işini de neredeyse tamamladığımıza göre önümüzdeki yıllar artık bahçeyi daha da olgunlaştırmakla geçecek. İşler yolunda gitsin diye dua ediyorum.

Buraya taşınma sebebim bahçe idi. Emeklilik ve bahçe birbirine çok yakışıyor.

Taraçalar

Yamaca lastikleri dizerken
Yamacın son hali

Zen bahçesi
Ot bahçesi

Zeytinle budandı ve ilaçlandı

Yeni fidanlar dikildi

Bostan hazırlıkları başladı

EGELİ OLDUK BE YA; İLK GÜNLERDEKİ DEVE ŞAŞKINLIĞIM ŞİMDİ BİR ANLAM KAZANDI

Buraya taşınalı neredeyse 2 yıl dolmak üzere, başlangıçta bizi şaşkınlığa uğratan pastoral yaşam, artık gittikçe daha alışıldık hale geliyor. Köyümüze ulaşmak için diğer köyün içinden geçmemiz gerekiyor.  Bu köyde bir çok kez bir keçi ya da koyun sürüsü ile karşılaşır ve arabayı durdurup yol vermek zorunda kalırız.

Continue reading… →

BAHÇE BİRAZ OLSUN BİRŞEYLERE BENZEMEYE BAŞLADI, TOHUM TAKASINA BİLE BAŞLADIK. BİR DE HİÇ AKLA GELMEYEN DOĞAL ÇİM BİÇİÇİLERİMİZ VAR.

Köyde yaşamaya başlayalı bir yılı geçti. Aslında köylü olduğumu iddia etmem çok zor. İşin aslı köyde şehirli gibi yaşıyoruz, zaten şehre de çok yakın olduğumuz için neredeyse her gün çarşıdayız.

Bizim için, daha doğrusu benim için, köyde yaşamanın hayatıma getirdiği en büyük değişiklik bahçe. Kızlar daha önce bahçeli evde yaşadıkları için bayağı alışıklar. Nermin, Pazar’da yaşarken, bahçe ile bizzat ilgilenmiş ve tam bir bahçıvan olmuştu. Şimdi bu bilgilerine iklimi ve bitki örtüsü daha farklı bir yerde yeni bilgiler ekliyor. Ben de söylediklerini can kulağı ile dinleyip, kabakların altına bol su vermek lazım, domateslerin alt yapraklarını koparmak lazım gibi bilgileri aklımda tutmaya çalışıyorum. Yavaş yavaş, tohum nasıl alınır, fide nasıl yapılır, bitki nasıl dikilir gibi daha önce hiç radarıma girmeyen bilgiler, ilgi alanımı doldurmaya başladı.

Continue reading… →

Show Buttons
Hide Buttons