Category Archives: Köy hayatı

BİR AYLIK YAĞMURU BİR KAÇ SAATTE BOŞALTAN SAĞNAKLAR, ARADA YAZ KAÇAĞI SICAKLAR, BADEM ÇİÇEKLERİNE YAĞAN KARLAR, YOLLAR KAPANMADAN HEMEN ÖNCE YETİŞEN AŞILAR.

Bu kış havalar çok tuhaf gidiyor. Normalde bizim köyde her sene Aralık ayının ortasından Şubat ayının son haftasına kadar aralıklarla,   13-15 gün arabamı çıkartmama engel olacak kadar kar yağardı.

Bu kış biri Ocak ayının ortasında, bütün bir gün boyunca yağıp, 3-4 günde eriyen, diğeri de tam bir ay sonra Şubat ortasında 36 saat aralıksız yağan, sonra aralıklarla 48 saate uzanan kar yağışı oldu.

Bu iki kar yağışı arasında ise iki haftadan daha kısa süreyle tam iki kez sele sebep olacak derecede yoğun yağmur yağdı. Her iki selde İzmir’de Çanakkale’den çok daha büyük ölçekli sel olduğu için biz arada kaynadık. Ancak, İzmir’de sel olduğu günlerde Çanakkale’ye de bir ayda yağması gereken yağmur, 7/8 saatte bardaktan değil de kovalardan boşalırcasına yağdı.

Her iki yağmurda da köydeki dereleri besleyen bütün minik derecikler coştu taştı, kazılmış tarlalar suyu tutamadılar, çamurlar yollara aktı, tarlalar, meyve bahçeleri bir karış su altında kaldı, toprağın yüzey suyu günlerce  çekilmedi. Komşu Yukarıokçular köyüne doğru giden yol boyunca yeni elektrik direkleri dikilmişti, yolun kıyısı boyunca sel yatağıymış, bütün direklerin temelleri oyuldu, yeniden betonlandı. Aşağıdaki Özbek ovası ve Umurbey ovaları zaten aslen bataklık alanlarmış, buralarda günlerce toprak üzerinde koca koca göletler kaldı. Bütün kuru sel yataklarından günler boyunca  dereler aktı.

Tarlalardan sular çekilir çekilmez ikinci büyük yağış oldu. Bu sefer gene İzmir’de çok daha büyük hasar olduğu için, Çanakkale yine gözden kaçtı. Zaten bir önceki yağmurdan toprak suya oldukça doygundu, bu ikinci yağmurda meyve bahçeleri daha derin sular altında kaldı, tarlalardaki göletler daha büyük oldu. Bizim aşağımızdaki Musaköy’ün meyve bahçelerinin sulama kanalı Umurbey barajından geliyor. Buraya geldiğimden beri ilk kez kışın barajın fazla suyunun tahliye edildiğini gördüm.

Bütün bu kısa süreli bozuk hava olaylarının yaşandığı günler arasında ise 20 dereceye varan hava sıcaklıkları oldu. Mesela son sel yağmuru öncesinde,  gün boyunca hava 20 dereceye yakındı, hatta komşu bir köyde orman yürüyüşü yapmıştık. Ormanda, anemonların, vargellerin mevsimsiz açtıklarını gördük, zaten bütün yaban erikleri, normal erikler,  bademler de çiçeklenmişti.

Meteroloji, Şubat ortasında bütün ülkede çok ciddi kar yağışı ve dondurucu soğuk uyarısı verdi. Bu Cumartesi günü, gece saat dokuzdan itibaren 36 saat aralıksız süren bayağı kuvvetli rüzgarlarla birlikte yoğun kar yağışı oldu. Rüzgar karları oradan oraya sürükleyerek, sahra kumları gibi kimi yerde tümsekler, terekler, tuhaf şekillerle kar yığdı, kimi yeri ise dibinden süpürerek cam gibi buz haline getirdi. Kaç yıldan beri bunca kar yağışı gördüm, ilk defa deniz kıyısına kadar kar yağdı. İlk defa evin camları buzlandı.

Cumartesi gecesinden, Pazartesi öğlene kadar aralıksız yağdıktan sonra rüzgar biraz dindi, güneş açtı. Kar sonrası günlerde şimdi her taraf buz altında. Esas kötü olan şey bu kar yağdığı zaman bütün bademler, erikler çiçek açmıştı, daha da kötüsü bir çok tarla, meyve bahçesi bir karış su altındaydı. Sonuç olarak bu donda Çanakkale’de meyve ağaçları önemli hasar gördü.

Biz her kar yağışında özellikle kar biriken garaj yolu sebebiyle evde mahsur kalıyoruz. Bu nedenle kar öncesinde taze meyve, sebze stokluyoruz. Köyde mahsur kalmak şehirdekinden biraz farklı mesela elektrik kesintisi ihtimalini düşünerek jeneratörde mazot deposunun dolu olduğundan emin olmak, hatta bir miktar yedek mazot bulundurmak da gerekiyor. Bunlar dışında herhangi bir şey depolamaya gerek yok. Bakkalda zaten yok yok, ya da mesela yoğurt kalmasa komşudan sütü, mayayı taze taze almak mümkün.

Normalde kar yağdığı zaman muhtar hemen bir traktör ayarlar, köyün ana yolu çok kısa bir sürede açılır. Bu kez karın esas yoğun yağdığı gün zaten sokağa çıkma yasağı vardı, yani acil bir durum olmadıkça şehre kimse gitmeyecekti. Bizim köyde hayvancılık yapılıyor, büyük baş hayvan sütleri fabrikası Trakya’da olan bir firmaya veriliyor, yani köye süt almaya gelen süt tankerleri Gelibolu’dan feribotla geçmek zorunda. Boğaz trafiği fırtına nedeniyle kapatılınca, süt tankeri de gelemedi. Böylece muhtarın yolu açmak için bir sebebi de kalmadı. Zaten açsaydı, o fırtınalı havada 10 dakika içinde yol tekrar kapanırdı.

Daha önceki hayatımda hiç aklımdan geçmeyen olaylar dönüyor çevremde, adeta 60 yaş öncesi hayatımla paralel bir evrende yaşıyor gibiyim. Hayatım boyunca hiç, süt tankeri nasıl olsa gelemiyor diye açılmasa da olur bir yolum olmamıştı.

Bizim evin yolu ise köyün ana yolundan birkaç gün daha uzun süre ile kapalı oluyor. Acil bir durum olsa köyden şehre kendi araçlarımız dışında bir seçenekle gideriz diye düşündüğüm için, evin yolunun karını açmıyoruz, kendiliğinden açılmasını, yani ‘lodos paşa’nın ziyaretini bekliyoruz.

Tabii bu durumda kar öncesinde dışarıda yapılacak işleri tamamlamaya çalışıyoruz. Mesela geçen yıl Sermin, otobüsle İstanbul’dan dönerken kar yağışı başladı. Sermin, Çanakkale merkeze bilet almıştı (yol 1 saat gibi uzuyor, ancak feribota otobüs içinde biniyorsun). Kar yağmaya başlayınca, Sermin’e telefon açıp otobüsten Gelibolu’da inmesini, yaya olarak feribotla karşıya geçmesini söyledim. Ben de onu Lapseki’de bekledim. Böylece birkaç yüz metre valiz taşımış oldu, ama neredeyse 1 saat erkenden eve ulaştık. Eve girdikten yarım saat sonra kar yağışı göz gözü görmez şekilde arttı.

Geçen yıl Sermin’i terim yerindeyse sokaklardan ucu ucuna toplamıştım, bu yılın kar yağışları ise gene son saatlerde  covit aşısı olmamıza izin verdi.

Çanakkale’ye yağan yılın ilk karından hemen önce ilk aşımı oldum. Birkaç saat sonra kar yolları kapattı.

Benim aşı olmam sadece benimle ilgili olmadı hane halkının da aşı ile ilgili endişelerini ortadan kaldırdı. Aşı yapma sıralama listesini incelediğimde ablalarım yaşları dolayısıyla ilk guruba giriyorlar, ancak ben riski en düşük gurupta yer alıyordum.

Aşı konusunda bir sürü varsayımlar ortaya atılmış ve insanlarda önemli ölçüde bir aşı karşıtlığı hatta korkusu yerleşmişti. Benim ablalarımdan biri televizyona, diğeri de telefonuna yani internete yapışık yaşadıkları için bu dezenformasyondan etkilenmiş olabilirlerdi. Aşıların yapılmaya başlandığı gün, Nermin’i karşıma alıp, aşı sırasının onlara erkenden geleceğini, bana ise muhtemelen gelmeyeceğini, belki sonradan ücretli aşı olacağımı anlatmaya çalışmıştım. Fakat o gün  ‘ben  hemen aşı olmayacağım, önce birileri olsun,  yan etkileri  göreceğim, sonra düşüneceğim’ diyerek, itiraz etti.  

İşin tuhaf tarafı, o gün önce bana aşı hakkı çıktı, ertesi sabah gidip aşımı oldum. Daha 12 saat önce ben öyle aşı olmam diyen ablam bu andan itibaren, en keskin aşı taraftarı halini aldı. Bu günden sonra da her gün kendine ne zaman sıra geleceğini düşünerek endişelendi. Her gün defalarca ‘ölme eşeğim ölme yaz gelince yonca bitecek de yiyeceksin’ diyerek sabırsızlığını dile getirdi.

Sağlık çalışanlarından hemen sonra, yaş guruplarına göre aşı yapılmaya başlandı. Nermin 70 üzeri olduğundan, onun aşısı istesek evde yapılabilecekti, aynı anda evde 65 yaş üzeri kişiler varsa onlar da aşı olacaktı. Önce bu seçeneği düşündük. Sonra 70 ve 65 yaş üzerine bir gün ara ile aşı sırası verileceğini öğrendik, bu durumda ikisine aynı anda hastaneden randevu almayı daha uygun bulduk. Tam benim ikinci aşı zamanım gelmeden 2 gün önce Nermin’in, bir gün önce de Sermin’in yaş gurubuna aşı hakkı çıktı.  Böylece benim ikinci dozumla birlikte onlar da ilk dozlarını yaptırmış oldular.

Meteoroloji uyarılarına göre cumartesi gününden sonra, en az 9/10 gün evden çıkamayacağımızı biliyorduk.  Aşılarımızı olduktan birkaç saat sonra da kar başladı, günlerdir köyden inemiyoruz.

Kar, bu yıl da bize nezaket gösterdi, dışarıdaki işlerimizi bitirmeden yağmaya başlamadı.

SONBAHAR BURALARDA ZEYTİN ZAMANI, ZEYTİN NEDİR NE DEĞİLDİR? ZEYTİNE DAİR BİR KAÇ BİLGİ

Kasım ayında doğa çok güzel, yapraklar önce yavaşça sarı, sonra  turuncu ve kırmızının birçok tonunu göstere göstere dökülüyor. Gök bulutlarını kuşandığı için daha gösterişli ve daha ürkütücü bir hal aldı. Deniz ise dalgalara büründü.

Bu görsel şölen birkaç hafta sonra yerini karakışa bırakacak.

Sonbahar burada çiftçiler için çok çalışma vakti. Çünkü kışlık sebzeler dikiliyor, sonbahar meyveleri toplanıyor, tarlalar sürülüp, havalanmaya bırakılıyor, ağaçlar ilaçlanıyor, daha birçok şey yapılıyor. Mesela zeytinler toplanıyor, büyük bir kısmı yağ için sıkıma götürülüyor, bir kısmı yemeklik kuruluyor.

Bu yıl hem ayva hem de nar çok güzel ve bol, kavaklar da yapraklarını aşağıdan itibaren dökmeye başladılar. Ben ‘kocakarı’ bu yıl kışın ağır geçeceğine kanaat ettim.

Zeytin hakkında öğrendiklerimin bazılarını yazmak istedim.

Zeytin ağaçları eğer iyi verim almak istiyorsanız bakım gerektiriyor.

Zeytinden verim alabilmenin olmazsa olmazı, Mart ayında oldukça derinden güzelce budamak lazım. Eğer budamayı düzgün yapmazsan verim filan beklemeyin, çünkü budayarak ağacı meyve vermeye mecbur bırakıyorsunuz. Geçen yıl Gaziantep’te konuştuğum biri onların ağaçların bir yıl sol diğer yıl sağ taraftaki dallarını tamamen gövdeden budadıklarını söyledi. Böylece her yıl bir tarafın dalları uzarken, diğer taraftan zeytin toplamak mümkün oluyormuş ve her yıl eşit miktarda zeytin topluyorlarmış. Bizim bölgede bu usul bilinmiyor, budama her yıl bütün ağaca, gerekli görülen dallara yapılıyor.

Bu usule göre bir yıl zeytinin var yılı diğer yıl yok yılı oluyor.

Bakımın ikinci şartı ilaçlama; Kasım, Mart ve çiçek zamanı olmak üzere 2/3 kere ilaçlama yapılıyor. Biz doğal ilaçları tercih ettiğimiz için, Kasım ve Mart ilaçlamaları bakır sülfat (göz taşı, bordo bulamacı) ve gülleci bulamacı (yanık kireç) ile, çiçeklenme zamanı ise bor ile ilaçlıyoruz.

Bir başka şart ise ağaç altlarının kazılması, bu işlem genellikle sonbaharda yapılıyor. Kazma işini ise kökleri zedelememek için ağaca çok yakın değil, gölgesinin dışından yapmak gerekiyor.

Zeytin fazla su istemiyor, hatta çok sulanırsa dökülüyor. En çok temmuz, ağustos ve bir de toplamadan 15 gün önce olmak üzere yılda 3 kez sulanıyor. Büyük ağaçlar daha da az sulanıyor, hatta yılda sadece bir kez su veriliyor.

Zeytinin toplama işlemi ise istediğiniz yağ kalitesine göre erken hasat yapılabilir. Zeytin ne kadar kararırsa yağı o kadar fazla oluyor, ancak erken hasat yağın kalitesi çok daha yüksek. Bizim bölgede Kasım başında meyveler kararmaya başlayınca  toplanıyor.

Çanakkale bölgesi iki çok önemli zeytin bölgesinin arasında kalıyor. Güney tarafında Ayvalık var, ki zeytinyağı mükemmeldir. Öte yandan sofra zeytinin en güzel olduğu Gemlik bölgesine de yakınız. Bizim köylerde zeytinin çoğu sıkılıyor, aynı zamanda herkes kendi yiyeceği zeytini de kendi kuruyor.

Toplama işi oldukça zahmetli, ancak çok da zevkli. Önce ağaçların altları otlardan temizleniyor. Çünkü toplamak için önce yere kocaman yaygılar seriliyor, zeminin düzgün olması lazım. Daha sonra dallar tek tek elle tutulup, özel taraklarla sıvazlanarak zeytinler yere bu yaygının üzerine dökülüyor. Üst dallar için toprak üzerinde daha dengeli durması için A şeklinde özel yapım zeytin iskeleleri var. Çok ağacı olanlar ise genellikle elle toplamıyorlar, traktöre takılan bir ağaç sallama aparatı var, onunla ağaçları silkeleyerek topluyorlar.

Sonra bir kısım zeytin yemeklik ayrılıyor, büyük bir kısmı ise sıkıma götürülüyor. Bu mevsimde sıkım fabrikaları 7/24 açık. Eğer götürdüğünüz zeytin 100 kg’dan azsa hemen 1/8 oranında yağ alıp dönüyorsunuz, daha fazlaysa yağınızı almak için sıraya giriyorsunuz. Galiba makineler bir seferde birkaç yüz kilo  zeytin alıyor, eğer bu miktardan fazla zeytin verdiyseniz kendi zeytininizin yağını alıyorsunuz, daha az verdiyseniz diğer az zeytin veren kişilerle aynı seferde sıkılmış bir yağ alıyorsunuz.

Yağ bir hayli yeşil ve henüz yerleşmemiş olduğundan en az 2 ay bekletip kullanmakta fayda var, çünkü altına kahverengi bir pıhtı ‘ana’ birikiyor.

Kendi eviniz için zeytin kurmak istiyorsanız, önce zeytinleri olgunlaşma seviyelerine göre, siyah, pembe ve yeşil olmak üzere 3 ayrı gurup halinde seçiyorsunuz.

Zeytinleri renklerine göre ayırdıktan sonra 5 litrelik su şişelerine ya da aynı miktarda zeytin alan plastik bidonlara ağız kısmı biraz boş kalacak şekilde dolduruyorsunuz. Eğer bidon içine koyarsanız, zeytinleri bastıracak plastik bir süzgeç var, onu da üst kısma yerleştirmek gerekiyor.

Siyah zeytinler oldukları gibi bidona koyulup üzerine bir çay bardağı iri tuz ve bir çay bardağı ay çiçek yağı koyularak ışık ve hava almayacak şekilde 2 ay bekletiliyor. Bu bekleme süresinde 3,4 günde bir bidon yuvarlanarak tuzun her zeytine ulaşması sağlanıyor. İki ay sonunda sulanmış olan zeytinin siyah suları boşaltılıyor. Bir gün boyunca bir tepsi içinde açık havada kurumaya bırakılıyor. Bu şekilde yapılınca sele zeytini gibi buruşuyorlar. Bundan sonra sofra için isteğinize göre suda bekletip tuzunu azaltarak, ya da eğer sizin için tuzu uygunsa sadece istediğiniz şekilde çeşnilendirerek yiyorsunuz. Burada ön önemli şeylerden biri zeytine zeytin yağı sadece bu aşamada koyuluyor, uzun süre kendi yağında kalan zeytin yumuşarmış, ayrıca kullanılan ay çiçek yağı da zeytine parlaklık veriyormuş, istenmezse hiç kullanılmayabilir.

Yarı olgunlaşmış yani pembe renkli zeytinle bıçakla 2 yerinden çizilerek aynı şekilde bidona koyuluyor. Yine 1 çay bardağı iri tuz, bir çay kaşığı limon tuzu koyulup, bu kez bidonun boğazına kadar içme suyu dolduruluyor. Bu şekilde kurulan zeytinin suyun altında kalması önemli, yani zeytinleri suya batıracak plastik süzgeci kullanmak gerekli. Bu şekilde kurulan zeytin de hava ve ışık almayacak şekilde 2/ 3 ay bekletiliyor. Zeytinin acısı çıkınca istendiği şekilde zeytinyağı, limon ile lezzetlendirilerek yeniliyor.

Yeşil zeytinler ise taş ile kırılarak suya koyuluyor. Trabzon’da bu şekilde kurulan zeytine zaguda denir. Kırma zeytin içine sudan başka bir şey koyulmaz, 4/5 hafta boyunca acısı çıkana kadar birkaç günde bir suyu değiştirilir. Bundan sonra bozulmaması için yine bir bidon (5lt) zeytine 1 çay bardağı iri tuz koyulur.

Hem kırma hem de çizme zeytinler, tüketilirken tuzlu, yağlı su içerisinde bekletilir. Bozulmaması için bidonlara 1 çay kaşığı kadar limon tuzu koyulabilir.

Zeytin aslında Akdeniz bölgesinin ağacıdır. Zeytinin klasik yetişme coğrafyasına bakarak, Roma İmparatorluğunun sınırlarını çizmek mümkündür. Çünkü bu dönemde özellikle aydınlatma için kullanılmış, ticari değeri yüksek bir bitkidir. Dünyada insan eliyle monokültürleiştirmenin ilk örneklerinden biridir. Son dönemlerde zeytinyağının önemi anlaşıldıkça dünyanın pek çok bölgesinde de yetiştirilmeye başlanmıştır.

Zeytin, Akdeniz ve çevresinde  o denli önemli bir kültür ögesidir ki, semavi dinlerde de zeytine oldukça önemli atıflarda bulunulur. Örnek; İsa peygamberin son yemeği zeytin bahçesindedir, Kuranı Kerimde Zeytin Suresi vardır. Yani zeytin Yahudi ağacı değildir, insanlığın, ortak değerlerin ağacıdır.

Uygarlığın başladığı bölgelerden biri olan Akdeniz bölgesi, Helen Uygarlığı aracılığıyla bütün Avrupa ve Yeni dünyaya uygarlık ihraç etmiştir. Şimdi de kadim zeytin ağacı aracılığı ile Akdeniz uygarlığı dünyaya ilham vermeye devam ediyor.

Bir hekim, bir metabolizmacı olarak zeytinin bir meyve, zeytinyağının da aslında bir çeşit meyve suyu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. İçerisindeki tekli ve çoklu doymamış yağ asitleri, E vitamini ve bir çok çeşit biyokimyasal madde sayesinde antioksidan özelliği fazla, kalp koruyucu bir yağ olduğu bir çok bilimsel gözlem ve deneyle kanıtlanmıştır.

Trabzon’da ve Rize’de de bahçemizde tek zeytin ağaçları mevcuttu, ancak Çanakkale’ye gelince birkaç ağacı olan bir bahçe aldım, birkaç ağaç da kendim diktim. Şimdilik öğreniyorum.

Bu arada İzmir Foça’da bir köye yerleşen arkadaşlarım Özen ve Haluk Uluutku çiftine zeytin ağaçlarından birine benim adımı verme nezaketi gösterdikleri için teşekkür ederim. Üstelik benim ağacım ‘delice’ imiş, yani yaban ağacı, yani dünya mirası, yani bir biyolojik hazine. Ağaca adımı vermelerine çok sevindim, bir deliceye benim adımı münasip görmelerine daha da çok sevindim.

Sonbahar

CORONA ÇEMBERİ GİDEREK DARALIRKEN, ARTIK İÇİMDEN SIKILDIM, DIŞIMA, DOĞAYA BAKMAYA BAŞLADIM. DÖRT TARAFIM DÖRT ELEMENT; TOPRAK, SU, ATEŞ VE HAVA.

Aylardan beri salgınla yatıp, salgınla kalkıyoruz. Resmi rakamlara göre hasta sayısı azalmış olmasına rağmen gerçek hayatta işler öyle görünmüyor. Bizim köyde henüz bilinen hasta yok ama etrafımızdaki çember giderek daralıyor.

Başlangıçta salgına ruhen çok hazırlıksız yakalanmıştık. İlk aylarda evin içerisinde ne yapacağımızı, nasıl zaman geçireceğimizi bilemedik. Sosyal ilişkilerimiz, günlük aktivitelerimiz iyice azaldı. Bu durumu bir inzivaya, kendi içine dönme fırsatına çevirip, daha yüksek bir ruhani titreşim yakalayanlar mutlaka olmuştur. Bana gelince içe dönmek pek de işime yaradı diyemeyeceğim,  aylarca uykusuzluk çektim, gençliğimde yaşadığım terör travmaları ile cebelleştim.

İç bir şeye benzeyecek ki ona dönmek yarasın, bende ters tepince, dışa dönmeye karar verdim. Varoluşun dört elementi ile haşır neşir oldum.

Dışa dönüş aktivitesi olarak önce bahçeye dadandım. Aylardan beri toprakla çok samimi oldum, yoruldum, didindim, sonu gelmez yabani ot savaşına giriştim, bu yıl pek verimsiz olsa da sebze bahçesiyle ilgilendim. Şimdi sonbaharın ilk belirtilerini hissettiğimiz bu günlerde kadim Anadolu geleneklerinin izini sürüyorum. Hasat ve kış hazırlıkları yapma zamanının hakkını veriyorum.

Bu yıl bahçe ile ilgili ana projemiz, geldiğimiz günden beri düşünüp de bir türlü yapmaya fırsat bulamadığımız patates yetiştirmekti. Bozulmaya yüz tutan patatesleri, köklenmeye başlayan kabukları, kumlu ve geçirgenliği yüksek bir toprağa gömerek bile üretim yapılabilir.  Bu yaz, bahçenin bir köşesini bir sıra briketle yükseltip içine kumlu toprak doldurup,  patates yatağı yaptık. Sonbaharda patates kabuklarını gömmeye başlayacağım. 

Bu köyü tercih sebeplerimizin biri de suyunun bol olması ve yaz aylarında su sıkıntısı çekmemesiydi. Gerçekten köyümüzün genişçe bir orman alanı ve kendi kaynak suyu var ve köyün çeşmesine de, evlerine de yetiyor. Hayvanlar ve bahçeler için ise kuyular ve yaz aylarında dolu olan kanallardan su temin ediliyor.

Bu yıl kışın yağış az olduğundan, su oldukça kıt. Evin önündeki dere  çoktan kurudu, sarnıcımız dolmadı.  Bu ay süt sağımı saatlerinde köyün suyu azalıyor, hatta kesiliyor.  Yani köyde su oldukça değerli.  Meğer bizim zeytinlikteki kuyuda bol bol su çekiyorlarmış.   Bu yıl kuyunun suyu da geçen yıllara göre az olduğu için ve kapasitesinin üzerinde su çekildiği için kuyu kendini iptal etti. Tamir için 20 gün uğraşıldı. Sonuçta kuyuyu kurtardık, ama kuyuyu açtırırken yaptığım masraf kadar masraf yaptım. Türkün aklı sonradan gelirmiş,  kuyunun musluğunun, motor kapağının, ana tahliye borusunun, deponun su çıkışlarının, bahçe kapılarının hepsini kilit altına aldım. Bahçenin bütün sulama işlerini de kendim yapmaya başladım. Bahçeye giderken beni görmek gerek, hapishane gardiyanı gibiyim, belimden kocaman bir anahtar destesi sallanıyor.

Suyun azalması asıl yangınların artışı şeklinde kendini belli etti. Bizim çevremizdeki orman, Çanakkale’deki en yaşlı kızılçam ormanı. Kızılçam zaten yanmaya çok müsait bir ağaç, kabuk reçineleri prizma görevi yapıp, kendi kendine bile yanabiliyor, bir de yaşlı olunca daha da kolay yanıyorlar.  Ormanın çok yaşlı olduğunu her sene daha da artan Ağustos böceği seslerinden de anlıyoruz, neyse ki çevremizde  yoğun bir orman gençleştirme çalışması var.  

Bu yıl son bir ay içinde bizim evin etrafındaki  3-15 kilometre çaplı alan içerisinde ondan fazla yangın çıktı. Bu yangınların çoğu anız yangınıydı, ancak tarlaların arasında  ufak orman parçaları var, bir hayli ağaç da yandı. 

Hava elementine gelince, onu da özel önem veriyoruz.

Gün doğuşlarını, batışlarını, gece takımyıldızlarını, samanyolunu, meteor yağmurlarını izlemeye doyamıyoruz.

Yani dört elementle de bol bol meşgul oldum.

Geçen hafta, yine bir at çiftliğinde yoga çalışması yaptık. Yoga yaparken amaç, bedeni imkansız pozlara sokarak kas geliştirmek değildir, anda kalarak, zihin, beden, ruh bütünlüğünü araştırmaktır. Bu çalışmayı açık alanda yapmak,  salonda yoga yapmaktan çok daha farklı bir deneyimdir.

Geçen yaz ilk kez, atlarla birlikte ormanda yaptığımız yoga ise bir bahçede yoga yapmaktan daha da derin bir şuur (farkındalık) araştırması.

Her şeyden önce yoga matlarımızı, gerçek bir orman arazisine, ağaçların altına seriyoruz. Matları serdiğimiz alan önceden bizim için hazırlanmış bir platform değil, hatta alana neredeyse insan eli değmemiş, sadece at binenlerin ormanda kaybolmaması için toprak yollar var.  Bu yolların birleşip hafif bir genişlik yaptığı bir alanda yoga yaptık.

Mat serdiğim alan düz değildi, bedenimin sağ tarafı daha aşağıdaydı, belimin bir yerine ağaç kökü denk geliyordu, elim kolum mat dışına çıkınca kuru çam iğneleri batıyordu.

Üstelik etrafta biri bağlı olmayan, diğerleri yakın ağaçlara bağlanmış, birkaç adet at vardı.

Bedenimde, beş duyumun tam kapasite çalıştığı bir alan açıldı. Yoga pozlarının ortaya çıkardığı iç hisleri şuurlu bir şekilde izlerken, aynı zamanda her fırsatta ellerimi mat dışına köklendirerek toprağa dokundum,  rüzgarın ağaç dallarında çıkarttığı sesleri dinledim, ormanı kokladım, toprağı ve gök yüzünü seyrettim. Son dinlenme pozunda bile gözlerimi yumamadım, avuçlarımda toprağı duyumsarken, çam dalları arasından gökyüzünü izledim.

İki saat süren bütün çalışma süresi boyunca, etraftaki ağaçlara bağlı atlar dışında, geçen yıl gene bize eşlik eden tay (Nevruz) serbestçe aramızda dolaşıyordu.  Nevruz, gençliğinin verdiği enerji ile kıpır kıpır, tam da yoga yaptığımız alanın ortasından son hızla, bir mamasına koşuyor, bir annesine, bir bize.

Artık beni geçen yıldan mı tanıdı bilemem, bu küçük hanımdan açıkça özel ilgi gördüm, çalışmanın ilk anından sonuna kadar sürekli bana doğru geldi, burnunu burnuma sürdü, birkaç kez hafifçe  tosladı.  Küçük dediysem gene de benden büyük elbette, ilginç bir şekilde bana koşarken acaba bana zarar verir mi diye en ufak bir endişe duymadım, aksine içim sevinç doldu.

Karamsarlığa çok açık olduğumuz bu günlerde hepimize şifa olan bir zaman dilimiydi.

Yoga hocamız Elçin, bu çalışmayı ‘doğa beden bütünlük’ çalışması olarak isimlendiriyor.

Karameli kendime gelmesi için kandırıyorum

ÇANAKKALE’DE BOREAS YERLEŞİK OTURUYOR, KARDEŞİ THOR DA SIK SIK ZİYARETE GELİYOR. ADINI BİLMEDİĞİM ‘ İYİ SAATTE OLSUNLAR’ BİR KIZ KARDEŞ DE VAR SANIRIM.

Çanakkale’nin malum rüzgarı meşhurdur, hakim yön ise kuzeybatıdır yani genellikle poyraz eser. Eskiden bu bölgede esen rüzgara Boreas denilirmiş, bazı etimologlara göre Poyraz ismi de Boreas kelimesinden türemiştir.

Hemen her gün rüzgar estiğine göre anlaşılan Boreas, Çanakkale’de yerleşik oturuyor, sık sık da dışarı çıkıyor.

Bölgemiz antik zamanlarda Troas olarak isimlendirilirdi ve en eski Anadolu halklarından biri olan, Luvilerin yerleşim bölgesiydi. Anadolu halklarından Hurriler, Hattiler, Luviler, Hititlerin her zaman fırtına tanrıları vardı. Teişeba, Teşup, Taru, Tarhun (Tarhunt, Tarhuwanti, Tarhunda) gibi benzer şekilde isimler vermişlerdi. Hititliler bu tanrıyı elinde şimşek ile resmetmişlerdir.

Komşu medeniyetler Sümerlerde tanrı Enlil, iklim olaylarından sorumlu olan ve insanların gürültüsünden kurtulmak için tufanı (evet Nuh tufanı) getiren tanrıydı.

Antik Yunanda en büyük tanrı Zeus, şimşeklerin de tanrısıydı. Zeus’un bu işlevini, İskandinav mitolojisinde en güçlü tanrılardan biri olan Thor üstlenir. Thor da bir elinde şimşek bir elinde çekiç ile resmedilir. Bence, bütün bu tanrılar içerisinde, en çok fırtına yaratan, en kuvvetli fırtınaları gören Thor olmalı.

İşte bu Thor Efendi, sık sık rüzgar atına biner ve kardeşi Boreası ziyaret etmeye Çanakkale’ye gelir. Şaka yapmıyorum, bu kadar çok şimşeği olan bir memleket görmemiştim.

Geçen gün hava iyice kararmış ve yağmurla ağırlaşmış, fakat bir türlü yağamıyordu. Bana göre derhal yağmur yağacaktı, hatta çoktan yağmış olmasını beklerdim. Komşum ise yağacağından çok da emin olamadı, bu köyde iki tane yağmur hırsızı vardır, biri dağdır, biri deniz, yağmuru onlar çeker, bize de arta kalan düşer, bakalım bize yağacak mı dedi.

Bu sözün Çanakkale geneli için söylenen şekli ise, Çanakkale’de iki yağmur hırsızı var, biri Kaz Dağları, diğeri Semadirek Adası imiş. Gerçekten de bütün Biga yarımadasını iki yönden çevreleyen bu iki büyük dağ, iklim üzerinde bir hayli etkili oluyor. Kaz dağlarının kuzeyi ile güneyi iklim açısından tamamen farklı. Gelibolu yarımadası ve arkasındaki Gökçeada ve Semadirek adalarının da ciddi etkisi var.

Gene de Boreas ve Thor kardeşler sık sık buluşup, tepemizde horon tepiyorlar. Bunların adını bilemediğim üçüncü bir kardeşleri daha var. O da deli yağmur tanrısı, genellikle sadece yaz başında gelir, bir gelir, pir gelir, ‘iyi saatte olsunlar’ gibi gelir.

Her yıl mayıs hadi bilemedin haziran başında olan kısa süren deli yağışlar bu yıl haziran sonu geldi. Yani dünkü bulut bizim köye düştü. Düşmek ama ne düşmek. Yağmur damlaları havada kırbaç gibi sağa sola koşturup, çekiç gibi yere çarptılar.

Bahçedeki bütün su arklarını, kum, toprak, yaprak, bahçede kalmış çöpler ve o kadar özenip, yolduğum, kurusunlar diye yere serdiğim otlarla doldurdular. Bütün bu kalabalığı, önlerine katıp, sarnıca giden küçük havuza yığdılar. Su sarnıca gideceğine dışarı, yola doğru taştı. Bu yıl kışın doğru dürüst yağmadığı için sarnıç dolmamıştı. Bu kadar yağmur, bari sarnıca gitsin diye bir gayret, o yağmurun altında gidip minik havuzdan toprakları dışarı attım. Üzerimdeki tropikal yağmurlara göre yapılmış yağmurluğa rağmen iliklerime kadar ıslandım.

Yağmur, 20 dakika sürdü ve ardından güneş açtı. Bu arada bahçedeki damla sulamanın ana borusunun çatladığını ve suyun fışkırarak bahçeye aktığını keşfettik. Bayağı su akmış ki, bahçenin bir bölümü resmen bataklık haline geldi.

Yani sarnıcı doldurmak için yağmur altında o kadar çaba sarf ettim, büyük oranda geri boşaldı. (Bu duruma artık alıştık, her sene bu damla sulama patlamasını yaşıyoruz, bir depo su bahçeye akıyor, bu sayede incirler, 3 yıl önce dikilmiş oldukları halde kocaman oldular.) Yani bahçeyi basan sular ziyan değil, 10 gün filan sulamayacağız hepsi o kadar, arada bir böyle bol su ağaçlara çok iyi geliyor.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, yatak odamın penceresini açık bırakmıştım, neyse ki pencere çarpmasın diye önüne yastık koymuştum, suyun çoğunu kahraman yastık çekmiş.

Şimdi 2 gün daha yağmur olasılığı var. Dünkü yağmurun çoğunu önümüzden akan minik dereye (Kocataş Altı Deresi) kaptırdım, ama bu 2 gün sarnıca akıtmayı umuyorum.

Dün, Bursa’da maalesef ölümlü sel felaketi oldu.

Bütün bunlar, yani, aşırı yağmur, sel, su borusu patlamaları yeni aşkım astroloji gözlüğünden bakılınca, bu günlerde Mars ile Neptünün sert etkileşiminin beklenen sonuçları.

Bu yağmurlardan sonra sellere kapılmayan tarlalar şenlenecek, bereket tanrıça ve tanrıları iş başı yapacaklar.

Buyrun bereket tanrıçası Kibele
Yağmur öncesi bostan
Zeytinler de kendini göstermeye başladı
Yağmur yağınca bütün otlar şenlendi
Vişneler bahçeden
İlk hasat

Yaz gündönümü karşılaması
Yağmur öncesi bulutlar
Hitit fırtına tanrısı elinde şimşek

TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER BAHÇEMİN HAZIRUN CETVELİ 2; ÇEŞİTLİ ŞİFALI/KOKULU OTLAR, AĞAÇLAR, ÇİÇEKLER VE HALEN BİLDİĞİM VE ÖĞRENMEK İSTEDİĞİM KULLANIM YÖNTEMLERİ

Bahçemde yetiştirdiğim veya yabani olarak çevrede kolayca bulunan bazı tıbbi bitkilerden de söz edeceğim. Bazı bitkiler bu bölgede çok kolay yetiştiği halde, bazıları hiç olmuyor. Biz de olmayanda ısrar etmeyip, olanı çoğaltmaya bakacağız.

Ebegümecigiller; otsu, çalımsı ya da ağaç şeklindeki simetrik çiçekli bitkilerdir. Hatmi (althea) ve gül hatmi, ebe gümeci, pamuk ve bamya bu familyadandır.

Ebe gümeci ve gül hatmi bu bölgede yaygın bir şekilde yabani olarak bulunuyor. Bizim bahçede ağaç şeklindeki hatmi ile bol miktarda gül hatmi bulunuyor, doğru dürüst bakım istemiyorlar. Her iki cins çiçek de çay ve şerbet şeklinde tükettiğimiz bitkilerdir.

Itır (pelargonium) sardunaya cinsi güzel kokulu, baharat ve aromatik amaçlarla kullanılan bir bitkidir. Nedense bizim bahçede pek nazlı oldu, şimdilik sadece canlarını kurtarma derdindeyim, çok nadiren tatlılara ve reçellere aroma katması için kullandım.

Aynı sefa çiçeği, gül gibi çiçekler ve iğde, defne, erguvan gibi  ağaçlar da bölgenin endemiklerinden ve çok kolayca tutup, büyüdüler.  Mesela gül bölgede çok güzel gelişiyor, yabanisi de bol bol var. Önümüzdeki yıl Isparta gülü üretmeye çalışacağım.  Bu türler bahçede çok güzel serpildiler.

Ayrıca yasemin, hanımeli, leylak, defne  gibi sarmaşıklar ve biraz nazlı olsa da zakkum, mürver, ıhlamur gibi aromatik ağaçlar da tuttular ve büyümeye başladılar.

Kudret narı, Pasiflora ve Aloa vera gibi bitkilerin üretim aşamasına geçtim. Aloa vera ancak evin içinde ürüyor. Pasifloranın meyvesiz cinsinden ürettim, bu yıl meyvelisinden de dikeceğim. Kudret narına gelince bölgede yetişiyor, yerel bir bitkiden meyve almıştım, tohumlarını ektik, şimdilik minicik  baş gösterdi, inşallah önümüzdeki sonbahar veya  ilk baharda toprakla buluşacak hale gelecek.

Çevremizde bol miktarda bulunan ve tıbbi amaçlı kullanılan çakal eriği ve sumak var. Aslında her iki ağaçtan bizim bahçede de var, ama meyvesiz, yani kısır ağaçlar olduğundan onlarla mücadele ediyorum. Meyveli olanlardan ise dikmeye hiç niyetim yok çünkü oldukça yaygın ve arsız ağaçlar. Etraftan kolayca toplayabilirim.

Bunun dışında maserat yapmak için yağ elde edebileceğim zeytin, ceviz ve badem  ağaçları var. Badem ve cevizler henüz çok küçükler, sadece yetişkin bir badem ağacı var. bu durumda birkaç yıl yağ olarak sadece zeytinyağı kullanabileceğim.

Yani yakın çevremde, oldukça yeterli miktarda aromatik tıbbi bitki ve baharat olarak kullanılabilecek ot, çiçek, çalı ve ağaç varlığı gelişti. Bunların yetiştiği toprakta sadece organik gübre ve ilaçlama kullanıldı, ne yazık ki köy yoluna yakın yetişiyorlar. Bu yolun, şehir yollarına göre trafik yükü çok az olmasına karşılık gene de ürünlerime organik demek mümkün olmayacak. Ne yapalım, hayatın gerçekleri böyle.

Şimdi,  sıra geldi bu bitkilerden nihai ürün elde etmeye.

Tabii bunun için yeniliklere açık olarak, önceden bildiklerimi  kullanarak denemeler yapmam lazım. Kendime en çok güvendiğim konu baharat kullanımı, bu konuda her türlü deneyime açık bir damak zevkim var.

Tütsülerimi bu yıla kadar  kuruttuğum ada çaylarını ya da lavanta dallarını yakarak, belki bazen da ateşe birkaç defne yaprağı, tuz  atarak hazırladım. Bu yıl ise çeşitli otlardan ve çiçeklerden karışık tütsü paketleri hazırlamak istiyorum.

Tütsü yakmak bizim için sadece oda kokusunu değiştirmek anlamına gelmez, sülalemizde, büyükbabanın ermişliği kisvesi altında gizli bir şamanlık damarı var, bizden önceki nesil, nazardan korunmak için sıkça tütsü yakardı. Soğan, yumurta kabukları, tuz, mavi kağıtlar, çeşitli kokulu otları tütsü için kullandıklarını, tütsüyü odalarda gezdirdiklerini, insanlarının başlarının üzerinde, bacak aralarında döndürdüklerini, tütsü söndükten sonra, küllerini 4 yol ağzına döktüklerini biliyorum.

Sözüm ona, nesillerdir, neredeyse her birimiz üniversite okuduk, ama hepimizin içinde mini bir şama yaşıyor demek ki.

Benim de içinde sırf tütsü yaktığım bakır bir kabım var.  Bu kadar bitkiyi de boşuna yetiştirmedim değil mi?

Bu bitkilerin diğer bir kolay kullanım yolu çay olarak tüketmek. Zaten, bir çok çalıdan oluşan, bayağı yeterli bir çaylığım oluştu. Bundan sonrası artık bana kalmış, hangi bitkinin çayının hangi duruma iyi geldiğini öğrenip ona göre tek bitkiden çay hazırlamak mümkün. Mesela enginar yaprağı karaciğer yağlanmasına, biberiye ödeme, karabaş otu baş ağrısına, lavanta uykusuzluğa iyi gelir. Böyle  temel bilgileri öğrenip, hatta  çeşitli durumlara uygun karışım çaylar hazırlamak istiyorum. Benzer etkileri olan bitkileri, onları daha içilebilir hale getirecek hoş kokulu bitkilerle harmanlayıp, kabızlık çayı, yorgunluk çayı, ödem çayı, uykusuzluk çayı gibi özel karışım çaylar hazırlanabilir.  

Özellikle de güneş ve ay tutulmaları ve ay döngülerine göre çaylar ve tütsüler hazırlayacağım. Ay döngülerinin benim üzerimde çok belirgin etkileri vardır. Bu etkileri azaltacak ya da belirginleştirecek çay ve koku karışımları yapacağım. Bu konuda bir hayli bilgi birikimim oldu sayılır.

Maserat yapmak bir çiçek ya da bitkiyi çeşitli oranlarda bir yağın içerisinde uygun koşullarda bekletmek ve bitkinin özünün bu yağa geçmesini sağlamak  anlamına geliyor.  Evlerde bitki yağı hazırlamak için genellikle bu yöntem kullanılır.  Biz de yıllardan beri zeytin yağı içerisinde sarı kantaron  yağı yapıyoruz. Sarı kantaron yağı kadar cilt yaralanmalarına iyi gelen başka bir şey bildiğimi sanmıyorum. Bu konuyu iyice araştırıp, ürün gamımı genişletmek istiyorum. Bu yıl büyük olasılıkla aynı sefadan maserat yapmak için fitoterapist eczacı arkadaşımla bir hafta sonu çalıştayı düzenleyeceğim. Maserat yapmanın inceliklerini ve karışım oranlarını da öğreneceğim. Belki maserat yaptığım ürün gamını da genişletirim.

Bu konularda şimdiye kadar yaptığım gibi ben yaptım oldu tarzında değil, daha bilinçli çalışmak istiyorum. Mesela hazırladığım çay ve tütsü karışımlarına hangi bitkileri hangi oranlarda koyduğumu, tarihleri falan yazarak ürünlerimi saklayacağım. Eğer dışarıdan eklediğim bir ürün varsa onun da menşeini yazacağım.

Kurutma yöntemlerimi ve yerlerimi de fitoterapist arkadaşıma denetlettireceğim.

Böyle ağırdan alarak başlayıp, yavaşça parfüm, sabun, uçucu yağlar, merhemler yapmak gibi daha sofistike hedeflere ilerlemeye çalışacağım. Şimdiden benim için uygun olacak bir ev imbiği araştırmaya başladım. Arkadaşım da bahçede başka neler yetiştirebileceğimi araştırıyor.

Bütün bunlar kitaptan okumakla olmayabilir, belki de şimdi bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da yapılandırılmış eğitimler var. Onlardan birine katılabilirim.  Ya da bu işleri bilen birilerini bulup (ki arayınca hemen bulundu, mesela kitabını okumaya başladığım eczacı hanım yaz aylarında Asosta çalıştaylar yapıyormuş) parça parça eğitimler alacağım.

Geçen yıl lavanta kuruttum, minik torbacıklar dikip, arkadaşlarıma lavanta torbaları hediye ettim. Herkes bayıldı. Önümüzdeki yıllar daha sofistike şeyler hediye edebilirim.

Şimdilik ilk hedef karışım çaylar,  tütsüler ve maserat çeşitlerimi artırmak olsa da aklımı çelen birkaç bitki var.

Bölgede bol miktarda sinüzit için kullanılan ve inanılmaz alerji yapma potansiyeli olan acı kavun yetişiyor. Şimdilik ondan uzak durmaya gayret ediyorum, ama inanılmaz bir şekilde ona doğru çekiliyorum, her adımda karşıma çıkıyor. Bir de nadir de olsa ormanda salep orkidesi var. Bu bitkiler de ciddi bir potansiyel olarak şimdilik aklımın bir köşesinde bekliyor.

Bakalım gelecek günler neler gösterecek. Buraya gelirken düşündüğüm bahçe bu kadar çabuk olgunlaşmaya başlayınca coştum.  Neden olmasın?

aynı sefalar
kitaplığımda henüz okumadığım bir çok kitap varmış. alt ortadaki kitabın yazarı yazın Çanakkaleye geliyormuş

TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER BAHÇEMİN HAZIRUN CETVELİ 1; ÇAYLIĞIMIN ÖN SAFLARINDA BOLCA BALLIBABAGİL VAR

Evin etrafında tıbbi ve aromatik bitkiler  yetiştirmek gibi bir gayretim var. Buraya taşındığımız ilk yazdan beri, bulabildiğim bu tür bitkileri bahçeye diktim. Aromatik bitkiler her şeyden evvel çok güzel peyzaj oluşturuyorlar, koku ve çiçekleriyle arıları çekerek bahçenin bereketini artırıyorlar,  bazı zararlıları ise rahatsız edip bahçeden uzak tutuyorlar.

Evin önünde Rize’nin çaylıklarına benzer bir meyil var, oraya çaylık diyorum ve tıbbi bitkileri çoğunlukla oraya diktim. Gerçekten uzaktan çaylığa benziyor, zaten bitkilerden çay yaptığım için yemin etsem başım ağrımaz. Bu tür bitkilerin çoğu çalı formunda olduğundan çaylığım şimdiden bir hayli olgunlaştı diyebilirim. Çok su istemiyorlar, ancak  budama ve çevrelerindeki yaban otlarından arındırma oldukça önemli.

Ben şimdilik baharat, güzel koku veya tütsü olarak kullanıyor, yahut bazılarını çay olarak içiyorum. Şimdilik sadece sarı kantaron maseratı yapıyorum. Henüz merhem, sabun ya da uçucu yağ yapmayı bilmiyorum, ama öğreneceğim.

Aromatik bitkiler deyince hemen akla ballıbabagiller geliyor, bu gurup içerisinden birkaç çeşit yetiştirdim. Ballıbabagiller çalı formunda, ağaç formunda, ot formunda olabilir ve genellikle çok yıllık bitkilerdir. Bu guruptan ‘hayıt’, adaçayının bir formu, zahter, ballıbaba, yabani nane gibi çeşitler zaten bol miktarda çevrede yetişiyor.

Benim bahçede yetiştirdiklerim ise adaçayı, biberiye, lavanta, kekik ve nane çeşitleri oldu.

Ada çayı (Salvia Officinasis), dünya üzerinde binlerce türü bulunan bir çalıdır. Bir çeşidini bahçenin çeşitli yerlerine  diktim, çünkü  yaz kış yeşil kalıyor, çiçekliyken de çiçeksizken de çok güzel, bir yüzü grimsi, diğer yüzü beyazımsı yaprakları ve bol dallarıyla, peyzaj için çok uygun.

Bu yıl adaçaylarımdan biri dal batırarak, 3 ayrı oğul verdi. Bu oğulları da sonbaharda nihai yerlerine kavuşturacağım.

Mart ayında bozulmuş dallardan kurtulmak, dalları seyreltmek ve bitkiye şekil vermek için güzelce budamak gerekiyor. Budanan bitkiler daha sonra kendilerini gençleştirip, daha canlı bir hal alıyorlar.

Ada çayını şimdilik nadiren baharat, en çok da tütsü olarak kullanıyorum. Bu tütsü aslında kiliselerde havayı kötü etkilerden kurtarmak için kullanılan tütsüdür. Ben de çok etkili olduğunu düşündüğüm için sık sık ada çayı tütsüsü yaparım. Bir arkadaşım bu kokunun mekanlara melekleri çağırdığını söylemişti.

Biberiye (Rosmarinus officinalis) de bahçede bir çok yerde peyzaj bitkisi gibi kullandığım gösterişli bir çalıdır. Çam yaprağına benzeyen koyu yeşil yaprakları yaz kış yeşil kalır, çalı formunda çok güzel görünüşlü bir bitkidir. En güzel taraflarından biri de kışın bahçede başka çiçekler yokken çiçekli olmasıdır.

Ben en çok baharat olarak et yemeklerinde ve fırında patates yaparken kullanırım. Taze biberiye yemeklere kekiğe benzer bir tat verir, özellikle kuzu etine çok yakışır. Kekikten farklı olarak taze halinin kokusu daha güçlüdür.

Lavanta (lavandula oficilanis) de birkaç çeşidini yetiştirdiğim bir çalı bitkisi, yine yıllarca yeşil kalan ve peyzajı çok güzel olan bir bitki. Bende 3 çeşidi var. Biri ‘karabaş’ denilen, Ege Bölgesinde endemik olan ve çiçekleri  normal lavantadan çok  farklı görünen bir tür.   Diğerleri ise yaprak ve çiçek formları birbirinden biraz farklılık gösteren fakat koku olarak birbirine çok benzer çalılar.

Şimdilik karabaşlarım çok genç, sadece çiçeklerinden birkaç kez çay yapıp içtik, çayı çok güzel kokulu, sıcak suyu masmavi bir renge boyuyor, içine limon sıkarsanız renk pembeye dönüyor.  Çayını hem mavi, hem de pembe renkli haliyle buz kalıplarında dondurup, renkli buzlar elde ettim.

Lavantalar artık iyice olgunlaştılar, geçen yaz çiçeklerini kurutup, sakladım.  Kese içinde, çamaşır çekmecelerine, yastık altlarına koyuyor, arkadaşlarıma hediye ediyorum. Baharat olarak reçellere (armut, ayva gibi) katınca çok güzel sonuçlar aldım. Budadığım lavanta yapraklarını ise tütsü olarak kullanıyorum.

Kekik (Tymus) da yetiştirdiğim tıbbi ve aromatik bitkilerden. Kekik de yüzlerce cinsi olan çok yıllık bitkilerden birisidir.

Bölgemizde zahter denilen yabani kekik de mevcuttur, ancak nedense bir türlü bahçeme taşıyamadım. Galiba yanlış mevsimde almaya gayret ediyorum. Bayramiç ormanlarında beyaz çiçekli bir kekik türü, Bozcaada’da da top şeklinde kekikler var. Bu yöresel kekik türlerini de bahçemde yetiştirmeyi başaramadım. Biraz araştırma yapıp, nerede yanlış yaptığımı öğrenirsem belki başarılı olurum. 

Şimdilik 3/4 çeşit kekiğim var. Bunlardan biri top şeklinde bir çalıya dönüşen, mevsiminde üzeri mor çiçeklerle bezeli gayet kuvvetli  kokusu olan, bir  başkası ise yapı olarak buna çok benzeyen, ancak kekik kokusunun yanı sıra belirgin limon kokusu olan bir tür.  Yine gayet güzel kokan, ancak çalıya dönüşmeyen, buna karşılık ayrık otu gibi yeri saran bir başka tür kekik daha var. Yemeklerde en çok bunu kullanıyorum, üstelik de oldukça arsız ve yayılmacı bir hali var, 2 dal dikmiştik, 2 yılda 2 metrekare yer kapladı.

Bu üç kekik formunun da çiçekleri birbirinin aynısı, mor renkli.

Bir de seracıların bana kekik diyerek sattıkları, kokusu kekiğe benzese de yemeklere koymaya değer bulmadığım, grimsi renkli tırtıklı yaprakları olan bir bitki daha var. Diğer bütün kekiklerimin çiçeği mor olasına rağmen bunun çiçeği sarı renkli ve şekli de oldukça farklı, yani aslında bu bitkinin kekik olduğundan bile emin değilim.

Şimdilik kekikleri sadece baharat olarak kullandığımı söylemeliyim. Kurutulunca kokusu çok daha belirgin hale geliyor, ancak kendim yetiştirmeye başladıktan sonra artık kurusunu sadece bir yere gittiğim zaman oraya özel kekik kurusu satılıyorsa alıyorum. Genel olarak yemek yaparken yaş kekik kullanmaya başladım.

Kekikle ilgili şimdiki hayalim, daha çok çeşidini yetiştirebilmek.

Yine kekik alt gurubu olarak düşünülebilecek, ancak kokusu biraz daha farklı olan ‘mercanköşk’ de yetiştirdim. Bunu da şimdilik sadece baharat olarak kullanıyorum.

Her bahçenin olmazsa olmazı nane (mentha piperina) da ballıbabagillerdendir, bende güzel kokulu olan açık renkli büyük yapraklı bir cinsi var. Oldukça sarıcı bir bitki olduğundan şimdilik sadece etrafı çevrili 1/ 2 yerde yetiştirdim. Buna karşılık bahçenin çeşitli yerlerinde çıkan koyu renk yapraklı yabani nane ve oğul otu denilen formlarıyla mücadele halindeyim.

Çünkü nane cinsleri aynen ayrık otu gibi hem tohumdan yetişiyorlar, hem dal daldırarak, hem de kökten yeni dallar çıkararak çevreye yayılıyorlar.

Daha önce görmediğim ve limon otu da denilen limon kokulu, geniş nane yapraklı bir formunu ise bir arkadaşımın bahçesinden çelik alarak geliştirdim. Bu yıl o da bir hayli gelişti, birazını bahçenin farklı ve kısıtlı bir yerine daha taşıyacağım. Bu cinsi kurutunca kokusu naneye benzemedi, sadece tazeyken kullanıyorum.

Bir de elbette bu gurup içinde fesleğen, reyhan, limonlu fesleğen, Yunan fesleğeni gibi tek yıllık kokulu bitkileri de yetiştiriyorum. Bunları genel olarak mutfakta kullanmak, arıları bahçeye çekmek ve bazı zararlılardan korumak için dikiyorum. Her sene tohumdan fide hazırlayıp mesela domates sırasına aralıklı dikim yapıyoruz.

Geçen yıl, denemek için bir yere iki paket fesleğen tohumu atmıştım. Bu iki paketten ilginçtir sadece birer adet normal fesleğen, limon fesleğeni ve reyhan çıktı. Diğerleri kısa sürede yok oldu ama reyhan aylarca canlı kaldı. Ben de hemen tohumlanmasın diye çıktıkça çiçeklerini koparıp kuruttum. Bitki solmadan önce bir çok çiçeği üzerinde bıraktım. Bu yıl umutla, o bölgede yeni reyhanların olmasını bekleyeceğim.

Bunlar bahçedeki ballıbabagiller. Diğerleri gelecek yazıda. Tahmin edebileceğiniz gibi, yetiştirmeyi başardığıma göre şimdi de kendimi onlardan çeşitli ürünler yapmayı öğrenmek istiyorum.

ön tarafta biberiye, arka pilanda ada çayı
Karabaş otu
kekik
Örtücü kekik

ŞİFACININ, ŞİFA BAHÇESİ YAVAŞÇA KENDİNİ BELLİ ETMEYE BAŞLADI, BAKALIM DEVAMINDA NELER OLACAK

Nermin emekli olduğu zaman, Trabzon’daki evinden, Pazar’daki eve taşınmış ve kalp ameliyatı oluncaya kadar 10 yıla yakın evin kenarındaki bahçede sebze yetiştirmişti. Sermin ise bahçe ile bizzat ilgilenmediği halde uzun yıllar Çaykurda çalıştığı için, onun da,  organik tarım ile ilgili bir hayli bilgisi vardı. Bitkiden, topraktan anlamayan, bu konuda ümmi olan tek kişi bendim. Mesela buraya ilk taşındığımız zaman toprak bileşenlerinin analiz yapıldığını duyunca kendimi Mars’ta gibi hissetmiştim, oysa Sermin bu analizleri hangi kurumun yaptığını bile biliyordu.

Taşındıktan sonra, Çanakkale’de yaşıyorsan mutlaka  küçük, büyük bir miktar toprak sahiplenip, en azından hafta sonlarında toprakla ilgilenmek gerektiğini çok kısa zamanda fark ettik. Mesela aslen buralı olup da okulu bitince, emekli olunca geri dönmüş ya da  hasbelkader mecburi hizmet dolayısıyla buraya gelip, sonradan yerleşmiş neredeyse bütün hekimlerin aileden kalan ya da kendi edindikleri topraklarla ilgilendiklerini gördüm. Hiç olmayanın 1 dönüm arazisi var, üzerine bir karavan atmış, hafta sonlarını orada geçiriyor. Bazıları ise kalıtsal ya da edinsel toprağını bağ, bahçe, zeytinlik,  meyvelik olarak kullanıyor, hatta hayvancılık yapıyor.  Yarı amatör, yarı profesyonel peynir, şarap üretiyor. Toprak almayıp da 49 yıllık gibi uzun süreliğine kiralamak da bir hayli kullanılan bir yöntem.

Hal böyleyken, bizim de önümüzde bahçede neler yapmak istediğimize dair bazıları oldukça bilindik bazıları ise bayağı ufuk genişleten yollar açıldı.

Birinci yol, elbette coğrafi işaret olarak zeytin başta olmak üzere birkaç çeşit meyve ağacı istiyorduk. Zaten, içinde, yıllardan beri hiç bakım görmemiş 8/ 10 tane yetişkin zeytin, birkaç yerel armut, çınar, meşe ve ahlat  ağacı  olan ormana bitişik ikinci bir arazi  almıştım. Bu araziye bir artezyen kuyusu açtırdık. Bu kuyuya ruhsat alabilmek için, önce Çanakkale Ziraat Odasına kayıt olmam gerekti, pek bir şey anlamasam da odanın kayıtlı çiftçisiyim. Daha sonra, dönüm başına en az 10 tane yani toplamda 60/70  ağaç dikmemizi istediler. Araziye uzaydan bakıp, fidanları sayarak ruhsat verecekleri söyledikleri için biz de  zeytinleri artırıp, ceviz, dut, elma gibi birkaç çeşit fidan daha diktik. 

Gerçi kuyuya ruhsat aldım ama ruhsatım tarlaya elektrik çektirmeme yetmedi.   Çünkü suyu çekmek için elektrikli motor gerekliydi.  Buna da köyün elektrik sistemi yeterli değilmiş, elektrik şirketinden bizden trafo alıp onlara hediye etmemizi ve direkleri de tarlaya kadar  kendi imkanlarımızla dikmemizi istediler. Böylece, tarlalarından  direk için yer isterken komşularla papaz olduğum yetmemiş gibi, bir de dünya para verip, trafo alıp, şirkete hediye edecekmişim ama sonra aynı şirketten elektriği gene de parayla alacakmışım. Annelerinin güzellikleriyle ilgili merakımı gidermek istemedim, su deposuna güneş paneli koyarak kendi elektriğimi üretmeyi uygun buldum. Sonuçta şimdi damlama sistemi ile sulanan, bütün yollardan uzak, tam organik bir meyve bahçemiz var, şimdiden meyve vermeye bile başladılar. Birkaç yıl sonra fidanlar büyüyünce harika olacak.

İkinci yol yine oldukça klasik, Nermin, her gün elini oyalayacak,  birkaç sebze dikebileceği bir bostan istiyordu. Evin arkasında toplamda bir dönüm bile etmeyen bahçede küçük bir meyvelik,  bostan  ve fidelerini yetiştirebileceği küçük bir sera yaptık.  Burası hasat ettiğimiz ve sarnıçta bekletilen su ile sulanıyordu. Bu yıl sarnıçta çok az su var, o nedenle bostanı da köyün diğer tarafındaki zeytinliğe, fidanların arasına yaptık.

Elbette üçüncü yol olarak da, evin etrafında göze hoş görünen, güzel kokulu birkaç çiçek yetiştirdik.

Birkaç ağaç, birkaç çiçek ve sebzenin olduğu bir bahçe gayet tatmin edici, heveslendirip, sevindirici sonuçlar vermeye yeterlidir. Ancak ben bizim memlekete göre oldukça ucuz bulduğum için toplamda neredeyse 10 dönüm arazi almıştım.

Üstüne üstlük hem organik tarım hakkında hem de, köyümüzün bir orman köyü olması nedeniyle ormanlar hakkında birkaç şey öğrendim. Genellikle su kenarlarında konuşlanan ve orman açıklığı denilen yerlerde hayvanların beslendiği yaban meyvelerinin olduğunu fark ettim.

Böylece önümde daha buraya yerleştiğimiz ilk aylarda dördüncü bir yol açıldı; artık çeşitli orman meyveleri ve yabani meyveleri yetiştirmek istiyordum. Epeyce yaban meyve fidanı diktim ama henüz  nasıl sonuç vereceğinden emin değilim. Şimdilik yerli ve yabancı fidanları gözlüyorum. Yerini sevenleri artırıp, olmayanlardan var geçeceğim. Zaten bu ormanlarda doğal olarak yetişen bir çok yaban meyvesi var, bu nedenle, orman meyvesi bahçemden de beklentim oldukça büyük.

Elbette beşinci yol olarak da ta gençliğimden beri içimden bir gün mutlaka gerçekleştireceğimi bildiğim  önce baharat bahçesi gibi başlayıp, daha sonra tıbbi ve aromatik bitkiler bahçesi şekline dönüşen  hayalimi gerçekleştirmek vardı.

Bu bahçe benim şifacı kimliğime ve  şaman köklerime uygun bir bahçe olacaktı. Şifacı kimlik, şaman kökler filan derken hiç abartmıyorum. İnsan anlına yazılanı yaşıyor, benim de yazgım şifacı olarak düzenlenmiş. Kabul etmem lazım.

Bizim ailede nesillerdir bir çok hekim var. Ben daha lisede okurken (ve elbette fakültede de bu adet devam etti), doktor olan pederim, artık ne düşündüyse, ne gereği varsa, beni hastaneye  götürür, ameliyatlara sokar, dahiliyeci arkadaşlarının vizitlerine katardı. Oysa ben 4 kardeşin sonuncusuyum, gayet iyi bildiğim kadarıyla diğer kardeşlere böyle bir staj sistemi uygulanmadı.

Bütün bu çaba bende ters tepmişti ve üniversiteye hazırlanırken, yakamı silkeleyerek ‘tıp olmasın da neresi olursa olsun’ diyerek çalıştım. Zaten eczane kokusundan fenalaşır, yanımda sivilce sıkılsa bayılırdım. Benden bir doktor çıkacağına nasıl hükmettiler bilmiyorum. Fakültede stajlarda kaç kere bayıldığımı hatırlamıyorum bile.

İstemli bilincimle hiçbir zaman istemeden, sırf üzerimde çok hakkı olan MUKE teyzem tıp yazmazsan hakkımı helal etmem dediği için nasıl olsa kazanamam diye yazdığım tek tıp fakültesini kazandım ve okudum.

Ve,  sınav sonuçları geldiği zaman, henüz zarfı açmadan,  tıp fakültesini kazandığımı biliyordum. Biliyordum işte. Birkaç gün önce rüyamda bir doktor ve akademisyen  olan dayım bana cübbesini giydirmişti. O, bir haberci rüyaydı, sadece hekim olmakla kalmadım, aynı zamanda da akademisyen oldum. 

Sadece okuldan hekim olarak çıktığım için şifacı olduğum düşünülmesin.  Hayatın bir çok cephesinde, sezgilerim pek düzensiz ve cılız olmasına karşın, hastalarımla ilgili konularda, düşünceler, zihnime kolayca akardı. Nereden geldiğini bilmediğim, ancak çok okumaktan kaynaklandığını umduğum bir çeşit esin kaynağım olduğundan kuruntulardım.

Daha 2 gün önce kuzenlerimden biri bana yeğeniyle ilgili bir soru sordu. Hemen,  çocuğun apandisit olduğundan emin oldum.  Çocuğa her türlü tetkik yapılmış, ancak karın ağrısına bir türlü tanı koyulamadığı için yatırılmış. Mutlaka bir cerrah görsün diye ısrar ettim. Zaten cerrah tarafından gözlendiğini öğrendik. Bu sefer de  apandisite öyle  tomografi ile tanı koyulmaz, ulratasonu da çok iyi bilen biri yapmalı ki anlasın, doktor adam gibi eliyle muayene edip hemen ameliyata alsın diye ısrar ettim. Durumdan beni de haberdar edin dedim, ama nedense aramadı,  ertesi gün ben aradım.

Aynen dediğim gibi olmuş, doktor bir türlü tanı koyamadığı için bir sürü tetkik daha yaptırmış, hatta bir de MR çektirmiş. Sonunda,  nihayet muayene bulgularına güvenerek, neyse ki kızın apandisiti henüz delinmeden ameliyata almış.

Bana sorarsan kuzenim çok net bir apandisit hikayesi verdiği için uzaktan tanı koydum, kuzenime sorarsan  ‘yok bacım bu öyle bir şey değil’.  Evet, kuzenimle konuşurken, bir şekilde çocuğun apandisit olduğunu biliyordum. Hani polisler ‘örümcek sezgisi’ derler, suçlunun kim olduğuna dair kuvvetli bir hisleri vardır. Bende de sanırım örümcek sezgileri hastalık tanısı koyarken devreye giriyor.  Buna artık ‘şifacı sezgiler’  demekten çekinmiyorum, nasıl olsa artık aktif hekimlik yapmıyorum.

Çocukluğumdan beri,  Annelerin (anneannem) babasının (büyükbaba), ermiş olduğu hikayeleri ile büyüdüm.  Onun geleceğe dair söyledikleri olduğu gibi çıkarmış, üstelik de öyle genel geçer sözler değil, son derece spesifik, nokta atışı kehanetler. Onun  bir mistik, bir şaman olduğu çok açık.

Yani, genlerimde de bir çeşit şifacılık damgası var. Hayat yolum böyle kurgulanmış. İlk kez toprakla uğraşıyorum ve hemen şifa bahçesi kurmak telaşına düştüm. Tatminkar bir başlangıç yaptım diyebilirim.

BU BENİM İLK SOSYAL İZOLASYONUM DEĞİL, AMA BU SEFER KÖYDE OLMASAYDIM NE YAPARDIM, BİLMİYORUM.

Biliyorum bir hayli salgın yazısı yazdım ama şu sıralar hayatlarımızda başka ne var ki? Son günlerde salgın biraz hızını kesince, kısıtlamalar da resmi olarak biraz gevşetildi. Gene de ikinci bir dalganın gelmesi beklendiği için evlerde oturmamız öneriliyor. Bu hafta tam 2 aydan beri evlerimizde oturuyoruz.

Aslında benim evden çıkma yasağım yok, ama 2 ayda topu toplamı, 4/5 kere Çanakkale’ye markete, 1 kere Lapseki’ye fide almaya gittim. Bir kere de Sibel babasını çok özleyince, Nasuh Eniştenin, Lapseki’deki mezarını ziyaret ettim, mezar başında görüntülü konuşup, mezarı gösterdim, kısaca kuzenime sanal bir mezar ziyareti yaptırdım.

Gene de şehirde oturanlara göre çok hareketliyim.

Çalışırken, hem bedenim hem de kafam çok yorulurdu, günde 500 kişiye laf anlatmaktan/ anlatamamaktan perişan olurdum. En büyük fantazim, şöyle hiç kimseyle konuşmak zorunda olmadan, geceleri uykum telefonla bölünmeden, öylece yatıp dinlenmekti. Birkaç kere (telefon hariç) hafta sonu hiçbir şey yapmadan sadece tembel tembel yattığım, Cuma gecesi iş dönüşü giydiğim geceliği, Pazartesi sabahı işe gitmek için çıkardığım bile olmuştur.

Bazen ıssı bir adada haftalarca, aylarca yatıp dinlenme hayalleri kurardım. Adada olmasa bile, doksanlı yılların birinde, birikmiş yıllık izinlerimi alıp 2 ay boyunca evde boş boş yatıp, TV’de saçma diziler izleyip, cinayet, casusluk, macera romanları okuduğumuştum. Bir gün, güya günlerdir takip ettiğim diziyi izlerken, Nermin’e, ‘bu Claus denen adam kimdi’ diye sorunca, ‘ne bileyim, senin izlediğin dizi bu değil ki’ diye cevap almıştım. Oysa ben klaus dışında bir fark görememiştim. İki ay sonra yeniden şarj olmuş şekilde iş başı yapmıştım.

Bir kez de neredeyse yarım yıl ‘ön emeklilikte’ evde yattım.

Emekli olmaya aniden karar vermiştim. Bu karar aklıma geldiği andan sonra da bir türlü işe gitmek içimden gelmemişti. Ancak herkes, bana hizmet etmek için çok zamanım olduğunu ve evde çok canımın sıkılacağını söyledi. (Hatta ben, dişim için anestezi altındayken, anestezist arkadaş, bana emekli olmamam için diye telkinde bulunmuş, ben bilincim kapalıyken ‘hayır hayır hayır’ diye inlemişim, sonradan itiraf ettiler.)

Bilincim açıkken kafam bu kadar net değildi, acaba benim için henüz erken mi, canım sıkılır mı gibi düşüncelerim oldu. Emeklilik denemesi için 3 ay rapor ve birikmiş izinlerimi aldım.

Niyetim biraz gezip kafa dağıtmaktı ama hiç evden dışarı çıkamadım. Günde 10/12 saat uyudum. Yataktan kalkıp, salondaki kanepeye yattım, artık yatak zamanı geldi diye düşündüğüm zaman tekrar yatağa geçtim. Alış verişimi de ya telefonla halettim, ya da haftada bir, evin çevresindeki marketlere gidip, hemen geri döndüm. Ancak 5 ay sonra artık yavaş yavaş hayata dönmeye başladım.

Mayıs ayında büyük izne başlamıştım, ilk kez Eylül’de o da, acaba hareket edebilir miyim diye korkarak yeniden yoga merkezine gitmeye başladım. Kendime gelebilmem hareket etmeye başladıktan sonra hızlandı ama birkaç ay daha sürdü.

O zamanlar benim enerjim yoktu, çok yorgundum, dinlenmeye ihtiyacım vardı, evde tembellik yapmak gayet uygundu. Belki bu dönemlerde depresyon geçirdiğimi düşünenler olabilir, ama bence tükenmişlik (eskiden sürmenaj denirdi) demek daha tanımlayıcı olacaktır.  

Bu karantina günleri benim o bitkinlik zamanlarıma denk gelseymiş, iyiymiş, oysa şimdi hiç tembellik yapacak ruh hali içerisinde değilim. Keşke o zamanlar bu kadar içten evden dışarı çıkmamayı istememiş olsaydım, baksanıza gerçek oldu. Şimdi dışarı çıkma yasağım yok, ama çıkınca ne yapacaksın? Her yer kapalı, herkes evinde oturuyor.

Köyde oturduğum için çok şanslıyım. Aslında bu sıcak havalarda köyde yürüyüş yapmaktan hiç hoşlanmam. Geçen yıllarda yılan görmemek için bu mevsimlerde pek orman yürüyüşü yapmazdım, bu sene artık yılan falan vız gelir deyip kendimi ormana attım. Her gün orman yollarına dalıp, keşif gezintileri yapıyorum. Bu bölgede, bizden beş beter, birkaç şehir kaçkını daha, orman içlerinde oldukça izole bir yaşam sürüyorlar. Mesela geçen gün, bu keşif gezilerinden birinde ‘Mehmet Hoca’ ile tanıştık, öğretmen ama ömrü Artvin, Kaz Dağları ve bu köyde geçmiş, modern zaman bilgesi.

Bir başka gün ise köyün gözlerden uzak, orman içindeki mezarlığını bulduk ve oldukça büyük bir Osmanlı mezarlığı olduğunu fark ettik. Buralarda bir de eski Osmanlı yerleşim yeri var, geçtiğimiz aylarda hamamında define aramışlardı, şimdi de orayı bulacağım.

Bu yıl bahçe ile her zamankinden çok ilgileniyorum, hem ırgatlık hem de ağalık yapıyorum. Hiç alışık olmadığım işlerle canım çıkıyor, ama azimle devam ediyorum.

Bu hafta toprak kazıldı, damla sulama serildi ve fideler toprakla buluşturuldu. Mütevazi aromatik bitkiler bahçemde (kendi tabirimle çaylığım) kekikler, ada çayları ve bir çok bitki çiçeklendi. Bu çaylıkta, geçen ay güzelce temizlediğim yabani otlar yeniden boy attı, şimdi ikinci tura başladım. Çaylığım için aromaterapi ile ilgilenen bir arkadaşımdan destek isteyeceğim.

Geçenlerde kuzenimle telefonda konuşurken, sabah evde piyano çalışıyorum, akşam bahçede ot söküyorum deyince ‘köy enstitüsü gibi yaşıyorsunuz’ dedi, benzetme çok hoşuma gitti.

BU ARALAR ENTEL TAKILIYORUM, BİR YANDAN DA TOPRAKLA UĞRAŞIYORUM, ENDEMİK ÇALILAR, ÇİÇEKLER BULUYORUM, YANİ ENTEL BİR KÖYLÜYÜM

Yıllar önce Trabzon’da yeni açılmış bir dükkanda çok hoş bir elbise denemiştim. Elbisenin eteği bir çok kumaşın yama işi birbirine dikilmesi ile yapılmıştı. Elbiseyi giyince de çok beğenmiştim, ancak eteği oluşturan kumaşların kalınlıkları birbirinden çok farklı olduğu için satın alma konusunda çok kararsız kalmıştım.

Tezgahtar kadın da yanılmıyorsam iş yerinin sahibi olan kişiydi, ilk günlerin hevesiyle bin bir çeşit dil dökerek illa bana bu elbiseyi satmaya çalışıyordu.

Benim tuhaf bir huyum vardır, bana ısrar edilmesinden hiç hoşlanmam, açlıktan midem ağırsa, oturduğum sofrada en sevdiğim yemek olsa, illa biraz daha al, bundan da ye illa ye diye ısrar edilse, iştahım kaçar, karnımı doyuramam.

Kadın bu huyumu nereden bilsin, o elbiseyi övmeye devam ettikçe benim elbiseden hevesim geçiyor. Tabii kadın da kararsızlığımı anladı ve son bir hamle daha yaparak, ağır bir Trabzon şivesiyle, eleri yaya yaya ‘ habı elbiselan var ya, aynı oldun entel’ dedi.

Madem ki sıra dışı bir elbise beni entelektüel yapmaya yetiyordu, ben kafamı gözümü şişire şişire, bunca okulu, kitabı boşa okumuşum. Derhal elbiseyi çıkarıp, dükkandan çıktım, bir daha da vitrinine bile bakmadım. Kadının densizlikleri devam etmiş olmalı ki, en çok 2 ay içinde dükkan kapandı.

Emekli olduktan sonra daha çok kitap okuyacağımı sanıyordum, ama yanılmışım, sosyal medyaya takıldım ve daha az okumaya başladım. Aslında yazmayı ve okumayı çok değerli bulurum. Öğrencilerim beni muhtemelen ‘söz uçar, yazı kalır’ sözümle hatırlıyordur. Zaten bu bloğu da sivil tarih bırakma amacıyla yazıyorum. Yazılarımı okuyan bir çok kişi benden kitap yazmamı istiyor, şimdilik öyle bir niyetim yok.

Ancak son günlerde hiç ummadığım kitaplarla karşılaştım.

Bu kitaplardan ilki ile geçen ay İstanbul’a gittiğimde, benim fakülteden arkadaşım Gülçin’de kalmıştım. Konuşurken annesi Leman teyzenin yıllar önce bir yemek kitabı yazmış olduğunu söyledi ve bana da bir kitap hediye etti. Leman Gökseyitoğlu, ‘Sivas Yemekleri ve Mutfağımda Pişirdiklerim’ isimli, 163 sayfalık bir yemek kitabı yazmış. İçerisinde yüzlerce yemek tarifi var, elbette ki bu tariflerden hiç birinde malzemelerin miktarları, pişirme süresi gibi şeyler yok. Bunun dışında muhteşem bir kitap, yukarıdaki eksikler nedeniyle sadece yemek yapmayı bilenler için kullanılabilecek çok güzel bir kitap. Leman teyzeyi bu gayretinden ve milli servet anlamına gelen yöresel yemekleri muhafaza etme isteğinden ötürü tebrik ediyorum. Kitabı bir hazine gibi saklayacağım.

Bu günlerde birkaç arkadaş bir araya gelerek bir kitap kulübü oluşturduk. On beş günde bir, herkesin okuduğu bir kitabı tartışıyoruz. Bu kulüpte de beyin cerrahı olan bir arkadaşımızın yazmış olduğu bir hikaye kitabı olduğunu öğrendim. Önümüzdeki toplantıda tartışmak için onun kitabını seçtik. Sadece bir kitap tartışmayacağız, içimizden birinin ruhuna kendi bakış açımızdan bir göz atacağız. Bakalım neler olacak?

Tabii bir de Mart ayına girdik, havalardan fırsat buldukça toprakla ilgilenmek zamanıdır. Geçen ay, zeytinlere ve meyve ağaçlarına ilaçlama, ağaç budama gibi işleri tamamladık.

Burada bir orman köyünde yaşadığımız için, hayalimde küçük çalı meyveleri ve orman açıklıklarında yetişen ve yaban hayvanlarının beslendiği orman meyvelerinden yetiştirme düşüncesi var.

Geçen zaman içerisinde Gelibolu yarımadasına, şehitliklere defalarca gittim. Aslen buralı olan Ali Çan isimli arkadaşım, mutlaka Fransız Mezarlığına gidin, görülmesi gereken bir yer diyerek beni uyarmıştı. Burası normalde herhangi bir turist gezisinde gidilemeyen, biraz sapa bir yer. Bir gün bu uyarıyı göze alarak, sadece Fransız mezarlığını ziyaret etmek için karşıya geçtik. İyi ki gitmişiz, bütün mezarlık ayı çileği denilen küçük kırmızı meyveleri olan, ağaççıklarla bezeli. Bu ağacın muhteşem bir şekli olduğunu, yaz kış yeşil kaldığını, biri küçük yapraklı, büyük meyveli, diğeri büyük yapraklı, küçük meyveli iki cinsi olduğunu görmüş olduk.  Burada bu kadar çok ağacı diktiklerine göre bakımı kolay olmalı ve endemik bir tür olmalı diye düşündük.

Bu farkındalıkla geri dönerken yol boyunca önceden çalılık diyerek kör gözlerle önünden geçtiğimiz ağaççıkların aslında bu orman meyvesi olduğunu fark ettik. Köye döndüğümüzde keşfettiğimiz meyvenin ve ağacın resimlerini köylülere gösterdiğimizde, bizim köyün ormanında da bu ağaççıktan bir sürü olduğunu öğrendik.

Sonuç olarak bizim köyün Hızır’ı bir gün ormandan bize köküyle birlikte birkaç çalı getirdi. Bu çalıları da bahçeye diktik, umarım ve sabırsızlıkla beklerim ki yerlerini beğensin ve bahçeye kök salsınlar. Bu güzel meyveli, her dem yeşil ağaççıkları çok sevdim.

Önümüzdeki günlerde iki yıllık olan ve artık biraz fazla yayılmış, aromatik bitkilerimi ve sarmaşıklarımı budayacak, yabani otlardan tohum atmasını istediğim bir kaçını bırakıp, diğerlerini kökten çıkaracağım.

Geçen hafta Ege otlarını tanıyan bir arkadaşı davet ettim ve bana bir sürü yenilebilen ot gösterdi. Bunların hepsini deneyeceğimi sanmıyorum, ancak yabani maruldan salata yaptım ve gayet başarılı oldu. Yabani marul ve pazının artmasını istediğim için onları korumayı düşünüyorum. Gelincikleri de muhafaza edeceğim.

Şimdiden badem ağaçları çiçeklenmeye başladı, yakında endemik çiçekler de ortaya çıkmaya başlar. Anemonlar çıkınca birkaç adet daha bahçeye getireceğim. Bu yıl asıl hedefim, zahter ve sarı kantaronu bahçeye taşıyabilmek, bakalım başarılı olabilecek miyim?

KAR TATİLİ, AVLU ATEŞİ, EFSANELER, ŞEHRİN KUYTULARINDA GİZLİ DÜNYALAR, JAPON YEMEKLERİ, TÜRK İŞİ SUŞİ, AYŞESAN, DERKEN FISTIK YEŞİLİNİ DE BOYADIM.

Geçen hafta iki gün üst üste kar yağdı, biz gene mahsur kaldık. Kendimize kar tatili verdik. Köyün rakımı 270 metre, aslında denizden kuş uçuşu sadece 5/6 kilometre uzaktayız ama, bizden 4 kilometre aşağıdaki köylerin rakımı 60 metre. Arazi böyle aniden yükselince aşağıda hiç kar yokken biz bayağı kar alıyoruz.

Bizim evin önünden akan, yazları kuruyan, ancak içinde su olduğu zamanlarda minik de olsa oldukça komplike bir şelale sistemi bile olan bir dere var. Ben bu kadar ufak bir derenin adı olmaz nasıl olsa diye düşünürken, dün nihayet adının Kocataş Altı Deresi olduğunu öğrendim.

Yazları aylarca kuruyan bir dere için boyundan büyük, görkemli bir isim olduğunu düşünmek mümkün, ancak derecik ufak da olsa fonksiyonel, çünkü bayağı büyük bir vadisi var. Bizim ön bahçe bu vadinin yamacının bir bölümünden oluşuyor. Hal böyle olunca eğer garaj yolunu düz yapmaya kalksaydık çok eğimli olacaktı, bu nedenle zikzaklı bir yol yapıldı.  

Bütün bunca lafı neden ettiğime gelince, köyün yolu kar yağdığı gün bile açıktı, ancak benim arabamı garajdan çıkarıp, yola indirebilmem 6 gün sürdü.

Kardan sonraki günlerde, yılın ilk dolunayı, ayın dünyaya en yakın olduğu zamanda gerçekleşti. Günlerce ayaz vardı, gökyüzünde para kadar bile bulut olmadı, geceler ise neredeyse gündüz kadar aydınlık oldu. Sonuçta yağan kar, buza dönüştü ve son derece yavaş bir şekilde eridi.

Biz de böylesi durumlarda evde kar tatili veriyoruz. Zaten aylardan beri yakılabilecek çöpleri avluda yakmaya başladım. Bizim evin kağıt çöpünün yanı sıra, Ayşen de yıllarca evinde biriktirdiği faturaları getirmişti.  Karın üzerinde, güneş tepede parlarken,  ateş yakmanın dayanılmaz bir albenisi var. Galiba hepimizin içinde ufak da olsa bir piroman yaşıyor, ateş yakınca terapi gibi geliyor. Saatlerce ateşin başında kaldım.

Tabii Kalandar Ana olduğumu da unutmadım. Hazır evde mahsur kalmışken 14 Ocak günü (Kalandar Günü) dağıtacağım ekmekleri de yaptım.

Evde kapalı kaldım ya, herkesin beni bir yerlere davet edeceği tuttu. Bir çoğunu geri çevirmek zorunda kaldım, ancak birine icabet ettim.

Geçen ay, Çanakkale’de garip bir bistro keşfettim. Garip dememin sebebi, oldukça kuytu bir noktada olması ve genel olarak boş durması. Oysa her gün dünya mutfağından yemekler yapan, aşçılık okulu mezunu bir sahibi var.

Bistro sahiplerinin, oldukça ilginç bir çift oldukları kesin. Kadın Azeri Yegane Hanım, eşi Lievenise Belçikalı. Aşçı olan kadın. Her ikisi de 7/8 dil bilen, dünya gezgini bir çift. Adamın işi dolayısıyla 9 yıldan beri Türkiye’de, 5 yıldan beri de Çanakkale’de yaşıyorlarmış. Bir çocukları var, o da kendileri gibi, şimdilik lisede okuyormuş, 1 yıl sonra üniversiteye dünyanın neresinde gideceği belli değil. Zaten bu çift de kayıklarını hazırlamış, gözleri çarıklarına kaymış. Oğlan üniversiteye gidince Çanakkale’den göçecekler.

Ancak şimdilik bistroları dil okulu gibi bir yer. Çanakkale’de yaşayan ne kadar yabancı varsa, bildikleri dili konuşabilmek için buraya uğruyorlar. Geçen ay ben de bu buluşmalardan birine gitmiştim, ÇÖMÜ’de Japonca öğretmeni olan Japon, Almancasını ilerletmek için gelmişti, guruba tek kelime Almanca bilmeyen ben de dahil olunca Türkçe, Almanca, İngilizce ‘ortaya karışık’ bir sohbet gerçekleşti. İlginç olan şey, karısının ana dili Türkçe olduğu ve bunca yıldan beri burada yaşadıkları halde, bu kadar dil bilen adamın Türkçeyi çok az biliyor olması, ona çok zor geliyormuş.

Bu ilginç çift, sanırım bu bistroyu para kazanmak için değil de sosyalleşmek için kullanıyorlar. Mesela her ay, mümkünse bir ülkenin mutfağından örneklerle bir çalıştay yapıyorlar. Ben geçen ay yapılacak çalışmaya da katılmak istemiştim, ancak 3 kişiden fazlasını istemediği, üstelik de benim bir programıma denk geldiği için katılamadım.

Bu ay, geçen ay tanıştığım Japon hoca ile Japon yemekleri hazırlayacaklarmış, beni de davet ettiler. İşte kaçırmayı göze alamadığım davet bu oldu.

Benim garaj yolu kapalı ama nasıl olsa köyün yolları açık, hemen her işe lazım Muammer’i işe koştum. Beni köyden şehre, akşam da şehirden köye taşıdı.

Önce bu Muammer ismini çözmem lazım, çünkü adama Muharrem deyip duruyorum. Onunla gezmek bayağı bilgilendirici oluyor. Bu bölgede tanımadığı kişi, bilmediği yer yok. Mesela dün derenin ismini de, bulut olmayınca karın buza döndüğünü de ondan öğrendim. Ayrıca bizim köyün de bir antik kenti varmış, bu kentin adı da Arisbe diye geçiyor. Ancak bu isimden kimsenin haberi yok, yalnız bu köyde eski bir Osmanlı yerleşimi var ve hatta geçenlerde hamamında define arayanlar olmuş, haberlere bile çıkmışlar. Muammere sorarsan buranın bir de efsanesi var, adamın biri oradan geçerken çok acıkmış, bir dilim ekmek ve peynir alarak yemiş ve yoluna devam etmek istemiş, yoluna çıkan normalde minicik olan bir dere korkunç bir şekilde önünü kesmiş, adam buraya geri dönmek zorunda kalmış ve nihayet köyden birine izinsiz ne yediğini söyleyince yolu açılmış, yani burası da efsunlu.  Bu  memlekette  zaten bir efsanesi olmayan bir dağ, bir kaya, bir yerleşim yeri bulamıyorsun.  Kentlerin bir biri üzerine kurulma geleneğinden yola çıkarak, bu Osmanlı yerleşiminin, Arisbe kenti üzerine kurulmuş olabileceği varsayımını geliştirdim. Havalar düzelince bu efsunlu yere gideceğiz.

Neyse gelelim yemek çalıştayına. Japon adamın ismi Masa. Ancak Japoncada isimler sonlarına, bizdeki, bey, hanım, ağa  gibi saygı anlamında SAN eki alıyor. Yani adama Masa SAN diye hitap ediliyor. Bu arada ben de Ayşe SAN oldum. Bunu duyunca her boyayı boyamıştım, bir fıstık yeşili kalmıştı, o da tamamdır diye düşündüm. Çünkü bana bu güne kadar bana ‘karaböcek, körli, doktor bey, hocam, Ayşegül’ herkes aklına ne gelirse söyledi. Vallahi bir Ayşe SAN eksik kalmıştı, artık o da tamam.

Masasan ve benden başka, 8 aylık hamile Koreli bir gelin ile 12 yaşındaki komşusu da geldiler. Çocuğa hayran kaldım.  Ufacık çocuğun içinde kocaman bir ruh var, bu kadar yeniliklere açık, meraklı, olgun bir gençle tanışmak beni çok umutlandırdı.

Yapacağımız yemekleri önceden belirlemiştiler. Hepimiz kafa çevremize göre ayarlanabilen tek kullanımlık aşçı şapkası ve önlükler taktık. Televizyon programlarında olduğu gibi önce tarifleri okuduk. Daha sonra malzemeleri hazırladık, son olarak da pişirme işlemini yaptık.

Her neyse dün tuzlu/tatlı soslu hindi, kırmızı fasulye tatlısı ve suşiden oluşan bir menü hazırladık. Tabii Uzak Doğu mutfağının olmazsa olmazı, pirinç de haşladık. Bunun için düdüklü tencere ile mini fırın arası, özel bir makine var ve pirinci yıkamanla, makineden çıkarıp yemen 40 dakika filan sürüyor.

Tuzlu tatlı soslu ördek ve diğer kümes hayvanlarından bir hayli yemişliğim var, gayet güzel yaptığımızı düşünüyorum, çünkü her türlü tada alışık, ana gurup dışında bir kişi daha hindiden yedi ve yalanım yok, parmaklarını da birlikte yedi.

Fasulye tatlısına gelince ben onu hiç beğenmedim, ama Masasan, Japonya’da dükkan açabilirsin, o kadar güzel oldu dedi ve herkes ikinci dilimi de yediler. Demek ki güzel olmuştu. Ancak fasulyenin haşlama suyu falan dökülmeden yapıldığı için bu tatlı bana sonradan dokundu.

Ayrıca, hayatımda ilk kez suşi yapmış oldum. Bu deneyim de gayet hoşuma gitti. Ben nedense kendiliğinden yapışan özel bir pirinç cinsi var diye düşünüyordum. Oysa pirinci birbirine yapıştıran şekerli sirkeli sosmuş, eğer suşi nasıl yapılır diye bir kez araştırsam bunu öğrenmiş olurdum, ama nedense pirincin özel olduğu fikrine takılı kaldım.

Bu bile nasıl ders niteliğinde, cehalet başa beladır, bilmeyince ve bilmeyi de ret edince, kafana göre bir efsane yaratır ve ona inanırsın, artık bu konuda körsün. Öğrenmeye direnç göstermek, araştırmamak, bir cins zihinsel sakatlık.

Suşi yapmak fikri, son dakikada Koreli gelinin gelmesiyle ortaya çıktı, çünkü kadın sarmak için gereken yorun tabakalarını getirmişti. O sırada Masasanın pirinçleri hazırlanmıştı, onları kullanarak suşi yapmaya karar verildi. Yeşil biber, havuç ve ton balığı kullanarak suşileri sardık, ben arada vejetaryen suşiler de yaptım. Sonuç olarak içinde çiğ balık olmayan Türk işi suşi yapmış olduk.

Sonra hep birlikte oturup afiyetle yedik. Bizden sonra gelecek olan müşteriler için de yeterince yemek hazırlamış olduk.

Önümüzdeki ay muhtemelen İranlı biriyle, İran yemekleri çalıştayı yapacağız.

Fasulye tatlısı, bir daha yemesem ömür boyu aramam

Aşçı ekip, ben, Koreli gelin, Küçük Ahmet, Masasan
Ben , Masasan, Türk müşteri, Koreli gelin, Danimarkalı koca, Azeri Yegane hanım, Ahmet
Show Buttons
Hide Buttons