Category Archives: Köy hayatı

ÇANAKKALE’DE BOREAS YERLEŞİK OTURUYOR, KARDEŞİ THOR DA SIK SIK ZİYARETE GELİYOR. ADINI BİLMEDİĞİM ‘ İYİ SAATTE OLSUNLAR’ BİR KIZ KARDEŞ DE VAR SANIRIM.

Çanakkale’nin malum rüzgarı meşhurdur, hakim yön ise kuzeybatıdır yani genellikle poyraz eser. Eskiden bu bölgede esen rüzgara Boreas denilirmiş, bazı etimologlara göre Poyraz ismi de Boreas kelimesinden türemiştir.

Hemen her gün rüzgar estiğine göre anlaşılan Boreas, Çanakkale’de yerleşik oturuyor, sık sık da dışarı çıkıyor.

Bölgemiz antik zamanlarda Troas olarak isimlendirilirdi ve en eski Anadolu halklarından biri olan, Luvilerin yerleşim bölgesiydi. Anadolu halklarından Hurriler, Hattiler, Luviler, Hititlerin her zaman fırtına tanrıları vardı. Teişeba, Teşup, Taru, Tarhun (Tarhunt, Tarhuwanti, Tarhunda) gibi benzer şekilde isimler vermişlerdi. Hititliler bu tanrıyı elinde şimşek ile resmetmişlerdir.

Komşu medeniyetler Sümerlerde tanrı Enlil, iklim olaylarından sorumlu olan ve insanların gürültüsünden kurtulmak için tufanı (evet Nuh tufanı) getiren tanrıydı.

Antik Yunanda en büyük tanrı Zeus, şimşeklerin de tanrısıydı. Zeus’un bu işlevini, İskandinav mitolojisinde en güçlü tanrılardan biri olan Thor üstlenir. Thor da bir elinde şimşek bir elinde çekiç ile resmedilir. Bence, bütün bu tanrılar içerisinde, en çok fırtına yaratan, en kuvvetli fırtınaları gören Thor olmalı.

İşte bu Thor Efendi, sık sık rüzgar atına biner ve kardeşi Boreası ziyaret etmeye Çanakkale’ye gelir. Şaka yapmıyorum, bu kadar çok şimşeği olan bir memleket görmemiştim.

Geçen gün hava iyice kararmış ve yağmurla ağırlaşmış, fakat bir türlü yağamıyordu. Bana göre derhal yağmur yağacaktı, hatta çoktan yağmış olmasını beklerdim. Komşum ise yağacağından çok da emin olamadı, bu köyde iki tane yağmur hırsızı vardır, biri dağdır, biri deniz, yağmuru onlar çeker, bize de arta kalan düşer, bakalım bize yağacak mı dedi.

Bu sözün Çanakkale geneli için söylenen şekli ise, Çanakkale’de iki yağmur hırsızı var, biri Kaz Dağları, diğeri Semadirek Adası imiş. Gerçekten de bütün Biga yarımadasını iki yönden çevreleyen bu iki büyük dağ, iklim üzerinde bir hayli etkili oluyor. Kaz dağlarının kuzeyi ile güneyi iklim açısından tamamen farklı. Gelibolu yarımadası ve arkasındaki Gökçeada ve Semadirek adalarının da ciddi etkisi var.

Gene de Boreas ve Thor kardeşler sık sık buluşup, tepemizde horon tepiyorlar. Bunların adını bilemediğim üçüncü bir kardeşleri daha var. O da deli yağmur tanrısı, genellikle sadece yaz başında gelir, bir gelir, pir gelir, ‘iyi saatte olsunlar’ gibi gelir.

Her yıl mayıs hadi bilemedin haziran başında olan kısa süren deli yağışlar bu yıl haziran sonu geldi. Yani dünkü bulut bizim köye düştü. Düşmek ama ne düşmek. Yağmur damlaları havada kırbaç gibi sağa sola koşturup, çekiç gibi yere çarptılar.

Bahçedeki bütün su arklarını, kum, toprak, yaprak, bahçede kalmış çöpler ve o kadar özenip, yolduğum, kurusunlar diye yere serdiğim otlarla doldurdular. Bütün bu kalabalığı, önlerine katıp, sarnıca giden küçük havuza yığdılar. Su sarnıca gideceğine dışarı, yola doğru taştı. Bu yıl kışın doğru dürüst yağmadığı için sarnıç dolmamıştı. Bu kadar yağmur, bari sarnıca gitsin diye bir gayret, o yağmurun altında gidip minik havuzdan toprakları dışarı attım. Üzerimdeki tropikal yağmurlara göre yapılmış yağmurluğa rağmen iliklerime kadar ıslandım.

Yağmur, 20 dakika sürdü ve ardından güneş açtı. Bu arada bahçedeki damla sulamanın ana borusunun çatladığını ve suyun fışkırarak bahçeye aktığını keşfettik. Bayağı su akmış ki, bahçenin bir bölümü resmen bataklık haline geldi.

Yani sarnıcı doldurmak için yağmur altında o kadar çaba sarf ettim, büyük oranda geri boşaldı. (Bu duruma artık alıştık, her sene bu damla sulama patlamasını yaşıyoruz, bir depo su bahçeye akıyor, bu sayede incirler, 3 yıl önce dikilmiş oldukları halde kocaman oldular.) Yani bahçeyi basan sular ziyan değil, 10 gün filan sulamayacağız hepsi o kadar, arada bir böyle bol su ağaçlara çok iyi geliyor.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, yatak odamın penceresini açık bırakmıştım, neyse ki pencere çarpmasın diye önüne yastık koymuştum, suyun çoğunu kahraman yastık çekmiş.

Şimdi 2 gün daha yağmur olasılığı var. Dünkü yağmurun çoğunu önümüzden akan minik dereye (Kocataş Altı Deresi) kaptırdım, ama bu 2 gün sarnıca akıtmayı umuyorum.

Dün, Bursa’da maalesef ölümlü sel felaketi oldu.

Bütün bunlar, yani, aşırı yağmur, sel, su borusu patlamaları yeni aşkım astroloji gözlüğünden bakılınca, bu günlerde Mars ile Neptünün sert etkileşiminin beklenen sonuçları.

Bu yağmurlardan sonra sellere kapılmayan tarlalar şenlenecek, bereket tanrıça ve tanrıları iş başı yapacaklar.

Buyrun bereket tanrıçası Kibele
Yağmur öncesi bostan
Zeytinler de kendini göstermeye başladı
Yağmur yağınca bütün otlar şenlendi
Vişneler bahçeden
İlk hasat

Yaz gündönümü karşılaması
Yağmur öncesi bulutlar
Hitit fırtına tanrısı elinde şimşek

TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER BAHÇEMİN HAZIRUN CETVELİ 2; ÇEŞİTLİ ŞİFALI/KOKULU OTLAR, AĞAÇLAR, ÇİÇEKLER VE HALEN BİLDİĞİM VE ÖĞRENMEK İSTEDİĞİM KULLANIM YÖNTEMLERİ

Bahçemde yetiştirdiğim veya yabani olarak çevrede kolayca bulunan bazı tıbbi bitkilerden de söz edeceğim. Bazı bitkiler bu bölgede çok kolay yetiştiği halde, bazıları hiç olmuyor. Biz de olmayanda ısrar etmeyip, olanı çoğaltmaya bakacağız.

Ebegümecigiller; otsu, çalımsı ya da ağaç şeklindeki simetrik çiçekli bitkilerdir. Hatmi (althea) ve gül hatmi, ebe gümeci, pamuk ve bamya bu familyadandır.

Ebe gümeci ve gül hatmi bu bölgede yaygın bir şekilde yabani olarak bulunuyor. Bizim bahçede ağaç şeklindeki hatmi ile bol miktarda gül hatmi bulunuyor, doğru dürüst bakım istemiyorlar. Her iki cins çiçek de çay ve şerbet şeklinde tükettiğimiz bitkilerdir.

Itır (pelargonium) sardunaya cinsi güzel kokulu, baharat ve aromatik amaçlarla kullanılan bir bitkidir. Nedense bizim bahçede pek nazlı oldu, şimdilik sadece canlarını kurtarma derdindeyim, çok nadiren tatlılara ve reçellere aroma katması için kullandım.

Aynı sefa çiçeği, gül gibi çiçekler ve iğde, defne, erguvan gibi  ağaçlar da bölgenin endemiklerinden ve çok kolayca tutup, büyüdüler.  Mesela gül bölgede çok güzel gelişiyor, yabanisi de bol bol var. Önümüzdeki yıl Isparta gülü üretmeye çalışacağım.  Bu türler bahçede çok güzel serpildiler.

Ayrıca yasemin, hanımeli, leylak, defne  gibi sarmaşıklar ve biraz nazlı olsa da zakkum, mürver, ıhlamur gibi aromatik ağaçlar da tuttular ve büyümeye başladılar.

Kudret narı, Pasiflora ve Aloa vera gibi bitkilerin üretim aşamasına geçtim. Aloa vera ancak evin içinde ürüyor. Pasifloranın meyvesiz cinsinden ürettim, bu yıl meyvelisinden de dikeceğim. Kudret narına gelince bölgede yetişiyor, yerel bir bitkiden meyve almıştım, tohumlarını ektik, şimdilik minicik  baş gösterdi, inşallah önümüzdeki sonbahar veya  ilk baharda toprakla buluşacak hale gelecek.

Çevremizde bol miktarda bulunan ve tıbbi amaçlı kullanılan çakal eriği ve sumak var. Aslında her iki ağaçtan bizim bahçede de var, ama meyvesiz, yani kısır ağaçlar olduğundan onlarla mücadele ediyorum. Meyveli olanlardan ise dikmeye hiç niyetim yok çünkü oldukça yaygın ve arsız ağaçlar. Etraftan kolayca toplayabilirim.

Bunun dışında maserat yapmak için yağ elde edebileceğim zeytin, ceviz ve badem  ağaçları var. Badem ve cevizler henüz çok küçükler, sadece yetişkin bir badem ağacı var. bu durumda birkaç yıl yağ olarak sadece zeytinyağı kullanabileceğim.

Yani yakın çevremde, oldukça yeterli miktarda aromatik tıbbi bitki ve baharat olarak kullanılabilecek ot, çiçek, çalı ve ağaç varlığı gelişti. Bunların yetiştiği toprakta sadece organik gübre ve ilaçlama kullanıldı, ne yazık ki köy yoluna yakın yetişiyorlar. Bu yolun, şehir yollarına göre trafik yükü çok az olmasına karşılık gene de ürünlerime organik demek mümkün olmayacak. Ne yapalım, hayatın gerçekleri böyle.

Şimdi,  sıra geldi bu bitkilerden nihai ürün elde etmeye.

Tabii bunun için yeniliklere açık olarak, önceden bildiklerimi  kullanarak denemeler yapmam lazım. Kendime en çok güvendiğim konu baharat kullanımı, bu konuda her türlü deneyime açık bir damak zevkim var.

Tütsülerimi bu yıla kadar  kuruttuğum ada çaylarını ya da lavanta dallarını yakarak, belki bazen da ateşe birkaç defne yaprağı, tuz  atarak hazırladım. Bu yıl ise çeşitli otlardan ve çiçeklerden karışık tütsü paketleri hazırlamak istiyorum.

Tütsü yakmak bizim için sadece oda kokusunu değiştirmek anlamına gelmez, sülalemizde, büyükbabanın ermişliği kisvesi altında gizli bir şamanlık damarı var, bizden önceki nesil, nazardan korunmak için sıkça tütsü yakardı. Soğan, yumurta kabukları, tuz, mavi kağıtlar, çeşitli kokulu otları tütsü için kullandıklarını, tütsüyü odalarda gezdirdiklerini, insanlarının başlarının üzerinde, bacak aralarında döndürdüklerini, tütsü söndükten sonra, küllerini 4 yol ağzına döktüklerini biliyorum.

Sözüm ona, nesillerdir, neredeyse her birimiz üniversite okuduk, ama hepimizin içinde mini bir şama yaşıyor demek ki.

Benim de içinde sırf tütsü yaktığım bakır bir kabım var.  Bu kadar bitkiyi de boşuna yetiştirmedim değil mi?

Bu bitkilerin diğer bir kolay kullanım yolu çay olarak tüketmek. Zaten, bir çok çalıdan oluşan, bayağı yeterli bir çaylığım oluştu. Bundan sonrası artık bana kalmış, hangi bitkinin çayının hangi duruma iyi geldiğini öğrenip ona göre tek bitkiden çay hazırlamak mümkün. Mesela enginar yaprağı karaciğer yağlanmasına, biberiye ödeme, karabaş otu baş ağrısına, lavanta uykusuzluğa iyi gelir. Böyle  temel bilgileri öğrenip, hatta  çeşitli durumlara uygun karışım çaylar hazırlamak istiyorum. Benzer etkileri olan bitkileri, onları daha içilebilir hale getirecek hoş kokulu bitkilerle harmanlayıp, kabızlık çayı, yorgunluk çayı, ödem çayı, uykusuzluk çayı gibi özel karışım çaylar hazırlanabilir.  

Özellikle de güneş ve ay tutulmaları ve ay döngülerine göre çaylar ve tütsüler hazırlayacağım. Ay döngülerinin benim üzerimde çok belirgin etkileri vardır. Bu etkileri azaltacak ya da belirginleştirecek çay ve koku karışımları yapacağım. Bu konuda bir hayli bilgi birikimim oldu sayılır.

Maserat yapmak bir çiçek ya da bitkiyi çeşitli oranlarda bir yağın içerisinde uygun koşullarda bekletmek ve bitkinin özünün bu yağa geçmesini sağlamak  anlamına geliyor.  Evlerde bitki yağı hazırlamak için genellikle bu yöntem kullanılır.  Biz de yıllardan beri zeytin yağı içerisinde sarı kantaron  yağı yapıyoruz. Sarı kantaron yağı kadar cilt yaralanmalarına iyi gelen başka bir şey bildiğimi sanmıyorum. Bu konuyu iyice araştırıp, ürün gamımı genişletmek istiyorum. Bu yıl büyük olasılıkla aynı sefadan maserat yapmak için fitoterapist eczacı arkadaşımla bir hafta sonu çalıştayı düzenleyeceğim. Maserat yapmanın inceliklerini ve karışım oranlarını da öğreneceğim. Belki maserat yaptığım ürün gamını da genişletirim.

Bu konularda şimdiye kadar yaptığım gibi ben yaptım oldu tarzında değil, daha bilinçli çalışmak istiyorum. Mesela hazırladığım çay ve tütsü karışımlarına hangi bitkileri hangi oranlarda koyduğumu, tarihleri falan yazarak ürünlerimi saklayacağım. Eğer dışarıdan eklediğim bir ürün varsa onun da menşeini yazacağım.

Kurutma yöntemlerimi ve yerlerimi de fitoterapist arkadaşıma denetlettireceğim.

Böyle ağırdan alarak başlayıp, yavaşça parfüm, sabun, uçucu yağlar, merhemler yapmak gibi daha sofistike hedeflere ilerlemeye çalışacağım. Şimdiden benim için uygun olacak bir ev imbiği araştırmaya başladım. Arkadaşım da bahçede başka neler yetiştirebileceğimi araştırıyor.

Bütün bunlar kitaptan okumakla olmayabilir, belki de şimdi bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da yapılandırılmış eğitimler var. Onlardan birine katılabilirim.  Ya da bu işleri bilen birilerini bulup (ki arayınca hemen bulundu, mesela kitabını okumaya başladığım eczacı hanım yaz aylarında Asosta çalıştaylar yapıyormuş) parça parça eğitimler alacağım.

Geçen yıl lavanta kuruttum, minik torbacıklar dikip, arkadaşlarıma lavanta torbaları hediye ettim. Herkes bayıldı. Önümüzdeki yıllar daha sofistike şeyler hediye edebilirim.

Şimdilik ilk hedef karışım çaylar,  tütsüler ve maserat çeşitlerimi artırmak olsa da aklımı çelen birkaç bitki var.

Bölgede bol miktarda sinüzit için kullanılan ve inanılmaz alerji yapma potansiyeli olan acı kavun yetişiyor. Şimdilik ondan uzak durmaya gayret ediyorum, ama inanılmaz bir şekilde ona doğru çekiliyorum, her adımda karşıma çıkıyor. Bir de nadir de olsa ormanda salep orkidesi var. Bu bitkiler de ciddi bir potansiyel olarak şimdilik aklımın bir köşesinde bekliyor.

Bakalım gelecek günler neler gösterecek. Buraya gelirken düşündüğüm bahçe bu kadar çabuk olgunlaşmaya başlayınca coştum.  Neden olmasın?

aynı sefalar
kitaplığımda henüz okumadığım bir çok kitap varmış. alt ortadaki kitabın yazarı yazın Çanakkaleye geliyormuş

TIBBİ VE AROMATİK BİTKİLER BAHÇEMİN HAZIRUN CETVELİ 1; ÇAYLIĞIMIN ÖN SAFLARINDA BOLCA BALLIBABAGİL VAR

Evin etrafında tıbbi ve aromatik bitkiler  yetiştirmek gibi bir gayretim var. Buraya taşındığımız ilk yazdan beri, bulabildiğim bu tür bitkileri bahçeye diktim. Aromatik bitkiler her şeyden evvel çok güzel peyzaj oluşturuyorlar, koku ve çiçekleriyle arıları çekerek bahçenin bereketini artırıyorlar,  bazı zararlıları ise rahatsız edip bahçeden uzak tutuyorlar.

Evin önünde Rize’nin çaylıklarına benzer bir meyil var, oraya çaylık diyorum ve tıbbi bitkileri çoğunlukla oraya diktim. Gerçekten uzaktan çaylığa benziyor, zaten bitkilerden çay yaptığım için yemin etsem başım ağrımaz. Bu tür bitkilerin çoğu çalı formunda olduğundan çaylığım şimdiden bir hayli olgunlaştı diyebilirim. Çok su istemiyorlar, ancak  budama ve çevrelerindeki yaban otlarından arındırma oldukça önemli.

Ben şimdilik baharat, güzel koku veya tütsü olarak kullanıyor, yahut bazılarını çay olarak içiyorum. Şimdilik sadece sarı kantaron maseratı yapıyorum. Henüz merhem, sabun ya da uçucu yağ yapmayı bilmiyorum, ama öğreneceğim.

Aromatik bitkiler deyince hemen akla ballıbabagiller geliyor, bu gurup içerisinden birkaç çeşit yetiştirdim. Ballıbabagiller çalı formunda, ağaç formunda, ot formunda olabilir ve genellikle çok yıllık bitkilerdir. Bu guruptan ‘hayıt’, adaçayının bir formu, zahter, ballıbaba, yabani nane gibi çeşitler zaten bol miktarda çevrede yetişiyor.

Benim bahçede yetiştirdiklerim ise adaçayı, biberiye, lavanta, kekik ve nane çeşitleri oldu.

Ada çayı (Salvia Officinasis), dünya üzerinde binlerce türü bulunan bir çalıdır. Bir çeşidini bahçenin çeşitli yerlerine  diktim, çünkü  yaz kış yeşil kalıyor, çiçekliyken de çiçeksizken de çok güzel, bir yüzü grimsi, diğer yüzü beyazımsı yaprakları ve bol dallarıyla, peyzaj için çok uygun.

Bu yıl adaçaylarımdan biri dal batırarak, 3 ayrı oğul verdi. Bu oğulları da sonbaharda nihai yerlerine kavuşturacağım.

Mart ayında bozulmuş dallardan kurtulmak, dalları seyreltmek ve bitkiye şekil vermek için güzelce budamak gerekiyor. Budanan bitkiler daha sonra kendilerini gençleştirip, daha canlı bir hal alıyorlar.

Ada çayını şimdilik nadiren baharat, en çok da tütsü olarak kullanıyorum. Bu tütsü aslında kiliselerde havayı kötü etkilerden kurtarmak için kullanılan tütsüdür. Ben de çok etkili olduğunu düşündüğüm için sık sık ada çayı tütsüsü yaparım. Bir arkadaşım bu kokunun mekanlara melekleri çağırdığını söylemişti.

Biberiye (Rosmarinus officinalis) de bahçede bir çok yerde peyzaj bitkisi gibi kullandığım gösterişli bir çalıdır. Çam yaprağına benzeyen koyu yeşil yaprakları yaz kış yeşil kalır, çalı formunda çok güzel görünüşlü bir bitkidir. En güzel taraflarından biri de kışın bahçede başka çiçekler yokken çiçekli olmasıdır.

Ben en çok baharat olarak et yemeklerinde ve fırında patates yaparken kullanırım. Taze biberiye yemeklere kekiğe benzer bir tat verir, özellikle kuzu etine çok yakışır. Kekikten farklı olarak taze halinin kokusu daha güçlüdür.

Lavanta (lavandula oficilanis) de birkaç çeşidini yetiştirdiğim bir çalı bitkisi, yine yıllarca yeşil kalan ve peyzajı çok güzel olan bir bitki. Bende 3 çeşidi var. Biri ‘karabaş’ denilen, Ege Bölgesinde endemik olan ve çiçekleri  normal lavantadan çok  farklı görünen bir tür.   Diğerleri ise yaprak ve çiçek formları birbirinden biraz farklılık gösteren fakat koku olarak birbirine çok benzer çalılar.

Şimdilik karabaşlarım çok genç, sadece çiçeklerinden birkaç kez çay yapıp içtik, çayı çok güzel kokulu, sıcak suyu masmavi bir renge boyuyor, içine limon sıkarsanız renk pembeye dönüyor.  Çayını hem mavi, hem de pembe renkli haliyle buz kalıplarında dondurup, renkli buzlar elde ettim.

Lavantalar artık iyice olgunlaştılar, geçen yaz çiçeklerini kurutup, sakladım.  Kese içinde, çamaşır çekmecelerine, yastık altlarına koyuyor, arkadaşlarıma hediye ediyorum. Baharat olarak reçellere (armut, ayva gibi) katınca çok güzel sonuçlar aldım. Budadığım lavanta yapraklarını ise tütsü olarak kullanıyorum.

Kekik (Tymus) da yetiştirdiğim tıbbi ve aromatik bitkilerden. Kekik de yüzlerce cinsi olan çok yıllık bitkilerden birisidir.

Bölgemizde zahter denilen yabani kekik de mevcuttur, ancak nedense bir türlü bahçeme taşıyamadım. Galiba yanlış mevsimde almaya gayret ediyorum. Bayramiç ormanlarında beyaz çiçekli bir kekik türü, Bozcaada’da da top şeklinde kekikler var. Bu yöresel kekik türlerini de bahçemde yetiştirmeyi başaramadım. Biraz araştırma yapıp, nerede yanlış yaptığımı öğrenirsem belki başarılı olurum. 

Şimdilik 3/4 çeşit kekiğim var. Bunlardan biri top şeklinde bir çalıya dönüşen, mevsiminde üzeri mor çiçeklerle bezeli gayet kuvvetli  kokusu olan, bir  başkası ise yapı olarak buna çok benzeyen, ancak kekik kokusunun yanı sıra belirgin limon kokusu olan bir tür.  Yine gayet güzel kokan, ancak çalıya dönüşmeyen, buna karşılık ayrık otu gibi yeri saran bir başka tür kekik daha var. Yemeklerde en çok bunu kullanıyorum, üstelik de oldukça arsız ve yayılmacı bir hali var, 2 dal dikmiştik, 2 yılda 2 metrekare yer kapladı.

Bu üç kekik formunun da çiçekleri birbirinin aynısı, mor renkli.

Bir de seracıların bana kekik diyerek sattıkları, kokusu kekiğe benzese de yemeklere koymaya değer bulmadığım, grimsi renkli tırtıklı yaprakları olan bir bitki daha var. Diğer bütün kekiklerimin çiçeği mor olasına rağmen bunun çiçeği sarı renkli ve şekli de oldukça farklı, yani aslında bu bitkinin kekik olduğundan bile emin değilim.

Şimdilik kekikleri sadece baharat olarak kullandığımı söylemeliyim. Kurutulunca kokusu çok daha belirgin hale geliyor, ancak kendim yetiştirmeye başladıktan sonra artık kurusunu sadece bir yere gittiğim zaman oraya özel kekik kurusu satılıyorsa alıyorum. Genel olarak yemek yaparken yaş kekik kullanmaya başladım.

Kekikle ilgili şimdiki hayalim, daha çok çeşidini yetiştirebilmek.

Yine kekik alt gurubu olarak düşünülebilecek, ancak kokusu biraz daha farklı olan ‘mercanköşk’ de yetiştirdim. Bunu da şimdilik sadece baharat olarak kullanıyorum.

Her bahçenin olmazsa olmazı nane (mentha piperina) da ballıbabagillerdendir, bende güzel kokulu olan açık renkli büyük yapraklı bir cinsi var. Oldukça sarıcı bir bitki olduğundan şimdilik sadece etrafı çevrili 1/ 2 yerde yetiştirdim. Buna karşılık bahçenin çeşitli yerlerinde çıkan koyu renk yapraklı yabani nane ve oğul otu denilen formlarıyla mücadele halindeyim.

Çünkü nane cinsleri aynen ayrık otu gibi hem tohumdan yetişiyorlar, hem dal daldırarak, hem de kökten yeni dallar çıkararak çevreye yayılıyorlar.

Daha önce görmediğim ve limon otu da denilen limon kokulu, geniş nane yapraklı bir formunu ise bir arkadaşımın bahçesinden çelik alarak geliştirdim. Bu yıl o da bir hayli gelişti, birazını bahçenin farklı ve kısıtlı bir yerine daha taşıyacağım. Bu cinsi kurutunca kokusu naneye benzemedi, sadece tazeyken kullanıyorum.

Bir de elbette bu gurup içinde fesleğen, reyhan, limonlu fesleğen, Yunan fesleğeni gibi tek yıllık kokulu bitkileri de yetiştiriyorum. Bunları genel olarak mutfakta kullanmak, arıları bahçeye çekmek ve bazı zararlılardan korumak için dikiyorum. Her sene tohumdan fide hazırlayıp mesela domates sırasına aralıklı dikim yapıyoruz.

Geçen yıl, denemek için bir yere iki paket fesleğen tohumu atmıştım. Bu iki paketten ilginçtir sadece birer adet normal fesleğen, limon fesleğeni ve reyhan çıktı. Diğerleri kısa sürede yok oldu ama reyhan aylarca canlı kaldı. Ben de hemen tohumlanmasın diye çıktıkça çiçeklerini koparıp kuruttum. Bitki solmadan önce bir çok çiçeği üzerinde bıraktım. Bu yıl umutla, o bölgede yeni reyhanların olmasını bekleyeceğim.

Bunlar bahçedeki ballıbabagiller. Diğerleri gelecek yazıda. Tahmin edebileceğiniz gibi, yetiştirmeyi başardığıma göre şimdi de kendimi onlardan çeşitli ürünler yapmayı öğrenmek istiyorum.

ön tarafta biberiye, arka pilanda ada çayı
Karabaş otu
kekik
Örtücü kekik

ŞİFACININ, ŞİFA BAHÇESİ YAVAŞÇA KENDİNİ BELLİ ETMEYE BAŞLADI, BAKALIM DEVAMINDA NELER OLACAK

Nermin emekli olduğu zaman, Trabzon’daki evinden, Pazar’daki eve taşınmış ve kalp ameliyatı oluncaya kadar 10 yıla yakın evin kenarındaki bahçede sebze yetiştirmişti. Sermin ise bahçe ile bizzat ilgilenmediği halde uzun yıllar Çaykurda çalıştığı için, onun da,  organik tarım ile ilgili bir hayli bilgisi vardı. Bitkiden, topraktan anlamayan, bu konuda ümmi olan tek kişi bendim. Mesela buraya ilk taşındığımız zaman toprak bileşenlerinin analiz yapıldığını duyunca kendimi Mars’ta gibi hissetmiştim, oysa Sermin bu analizleri hangi kurumun yaptığını bile biliyordu.

Taşındıktan sonra, Çanakkale’de yaşıyorsan mutlaka  küçük, büyük bir miktar toprak sahiplenip, en azından hafta sonlarında toprakla ilgilenmek gerektiğini çok kısa zamanda fark ettik. Mesela aslen buralı olup da okulu bitince, emekli olunca geri dönmüş ya da  hasbelkader mecburi hizmet dolayısıyla buraya gelip, sonradan yerleşmiş neredeyse bütün hekimlerin aileden kalan ya da kendi edindikleri topraklarla ilgilendiklerini gördüm. Hiç olmayanın 1 dönüm arazisi var, üzerine bir karavan atmış, hafta sonlarını orada geçiriyor. Bazıları ise kalıtsal ya da edinsel toprağını bağ, bahçe, zeytinlik,  meyvelik olarak kullanıyor, hatta hayvancılık yapıyor.  Yarı amatör, yarı profesyonel peynir, şarap üretiyor. Toprak almayıp da 49 yıllık gibi uzun süreliğine kiralamak da bir hayli kullanılan bir yöntem.

Hal böyleyken, bizim de önümüzde bahçede neler yapmak istediğimize dair bazıları oldukça bilindik bazıları ise bayağı ufuk genişleten yollar açıldı.

Birinci yol, elbette coğrafi işaret olarak zeytin başta olmak üzere birkaç çeşit meyve ağacı istiyorduk. Zaten, içinde, yıllardan beri hiç bakım görmemiş 8/ 10 tane yetişkin zeytin, birkaç yerel armut, çınar, meşe ve ahlat  ağacı  olan ormana bitişik ikinci bir arazi  almıştım. Bu araziye bir artezyen kuyusu açtırdık. Bu kuyuya ruhsat alabilmek için, önce Çanakkale Ziraat Odasına kayıt olmam gerekti, pek bir şey anlamasam da odanın kayıtlı çiftçisiyim. Daha sonra, dönüm başına en az 10 tane yani toplamda 60/70  ağaç dikmemizi istediler. Araziye uzaydan bakıp, fidanları sayarak ruhsat verecekleri söyledikleri için biz de  zeytinleri artırıp, ceviz, dut, elma gibi birkaç çeşit fidan daha diktik. 

Gerçi kuyuya ruhsat aldım ama ruhsatım tarlaya elektrik çektirmeme yetmedi.   Çünkü suyu çekmek için elektrikli motor gerekliydi.  Buna da köyün elektrik sistemi yeterli değilmiş, elektrik şirketinden bizden trafo alıp onlara hediye etmemizi ve direkleri de tarlaya kadar  kendi imkanlarımızla dikmemizi istediler. Böylece, tarlalarından  direk için yer isterken komşularla papaz olduğum yetmemiş gibi, bir de dünya para verip, trafo alıp, şirkete hediye edecekmişim ama sonra aynı şirketten elektriği gene de parayla alacakmışım. Annelerinin güzellikleriyle ilgili merakımı gidermek istemedim, su deposuna güneş paneli koyarak kendi elektriğimi üretmeyi uygun buldum. Sonuçta şimdi damlama sistemi ile sulanan, bütün yollardan uzak, tam organik bir meyve bahçemiz var, şimdiden meyve vermeye bile başladılar. Birkaç yıl sonra fidanlar büyüyünce harika olacak.

İkinci yol yine oldukça klasik, Nermin, her gün elini oyalayacak,  birkaç sebze dikebileceği bir bostan istiyordu. Evin arkasında toplamda bir dönüm bile etmeyen bahçede küçük bir meyvelik,  bostan  ve fidelerini yetiştirebileceği küçük bir sera yaptık.  Burası hasat ettiğimiz ve sarnıçta bekletilen su ile sulanıyordu. Bu yıl sarnıçta çok az su var, o nedenle bostanı da köyün diğer tarafındaki zeytinliğe, fidanların arasına yaptık.

Elbette üçüncü yol olarak da, evin etrafında göze hoş görünen, güzel kokulu birkaç çiçek yetiştirdik.

Birkaç ağaç, birkaç çiçek ve sebzenin olduğu bir bahçe gayet tatmin edici, heveslendirip, sevindirici sonuçlar vermeye yeterlidir. Ancak ben bizim memlekete göre oldukça ucuz bulduğum için toplamda neredeyse 10 dönüm arazi almıştım.

Üstüne üstlük hem organik tarım hakkında hem de, köyümüzün bir orman köyü olması nedeniyle ormanlar hakkında birkaç şey öğrendim. Genellikle su kenarlarında konuşlanan ve orman açıklığı denilen yerlerde hayvanların beslendiği yaban meyvelerinin olduğunu fark ettim.

Böylece önümde daha buraya yerleştiğimiz ilk aylarda dördüncü bir yol açıldı; artık çeşitli orman meyveleri ve yabani meyveleri yetiştirmek istiyordum. Epeyce yaban meyve fidanı diktim ama henüz  nasıl sonuç vereceğinden emin değilim. Şimdilik yerli ve yabancı fidanları gözlüyorum. Yerini sevenleri artırıp, olmayanlardan var geçeceğim. Zaten bu ormanlarda doğal olarak yetişen bir çok yaban meyvesi var, bu nedenle, orman meyvesi bahçemden de beklentim oldukça büyük.

Elbette beşinci yol olarak da ta gençliğimden beri içimden bir gün mutlaka gerçekleştireceğimi bildiğim  önce baharat bahçesi gibi başlayıp, daha sonra tıbbi ve aromatik bitkiler bahçesi şekline dönüşen  hayalimi gerçekleştirmek vardı.

Bu bahçe benim şifacı kimliğime ve  şaman köklerime uygun bir bahçe olacaktı. Şifacı kimlik, şaman kökler filan derken hiç abartmıyorum. İnsan anlına yazılanı yaşıyor, benim de yazgım şifacı olarak düzenlenmiş. Kabul etmem lazım.

Bizim ailede nesillerdir bir çok hekim var. Ben daha lisede okurken (ve elbette fakültede de bu adet devam etti), doktor olan pederim, artık ne düşündüyse, ne gereği varsa, beni hastaneye  götürür, ameliyatlara sokar, dahiliyeci arkadaşlarının vizitlerine katardı. Oysa ben 4 kardeşin sonuncusuyum, gayet iyi bildiğim kadarıyla diğer kardeşlere böyle bir staj sistemi uygulanmadı.

Bütün bu çaba bende ters tepmişti ve üniversiteye hazırlanırken, yakamı silkeleyerek ‘tıp olmasın da neresi olursa olsun’ diyerek çalıştım. Zaten eczane kokusundan fenalaşır, yanımda sivilce sıkılsa bayılırdım. Benden bir doktor çıkacağına nasıl hükmettiler bilmiyorum. Fakültede stajlarda kaç kere bayıldığımı hatırlamıyorum bile.

İstemli bilincimle hiçbir zaman istemeden, sırf üzerimde çok hakkı olan MUKE teyzem tıp yazmazsan hakkımı helal etmem dediği için nasıl olsa kazanamam diye yazdığım tek tıp fakültesini kazandım ve okudum.

Ve,  sınav sonuçları geldiği zaman, henüz zarfı açmadan,  tıp fakültesini kazandığımı biliyordum. Biliyordum işte. Birkaç gün önce rüyamda bir doktor ve akademisyen  olan dayım bana cübbesini giydirmişti. O, bir haberci rüyaydı, sadece hekim olmakla kalmadım, aynı zamanda da akademisyen oldum. 

Sadece okuldan hekim olarak çıktığım için şifacı olduğum düşünülmesin.  Hayatın bir çok cephesinde, sezgilerim pek düzensiz ve cılız olmasına karşın, hastalarımla ilgili konularda, düşünceler, zihnime kolayca akardı. Nereden geldiğini bilmediğim, ancak çok okumaktan kaynaklandığını umduğum bir çeşit esin kaynağım olduğundan kuruntulardım.

Daha 2 gün önce kuzenlerimden biri bana yeğeniyle ilgili bir soru sordu. Hemen,  çocuğun apandisit olduğundan emin oldum.  Çocuğa her türlü tetkik yapılmış, ancak karın ağrısına bir türlü tanı koyulamadığı için yatırılmış. Mutlaka bir cerrah görsün diye ısrar ettim. Zaten cerrah tarafından gözlendiğini öğrendik. Bu sefer de  apandisite öyle  tomografi ile tanı koyulmaz, ulratasonu da çok iyi bilen biri yapmalı ki anlasın, doktor adam gibi eliyle muayene edip hemen ameliyata alsın diye ısrar ettim. Durumdan beni de haberdar edin dedim, ama nedense aramadı,  ertesi gün ben aradım.

Aynen dediğim gibi olmuş, doktor bir türlü tanı koyamadığı için bir sürü tetkik daha yaptırmış, hatta bir de MR çektirmiş. Sonunda,  nihayet muayene bulgularına güvenerek, neyse ki kızın apandisiti henüz delinmeden ameliyata almış.

Bana sorarsan kuzenim çok net bir apandisit hikayesi verdiği için uzaktan tanı koydum, kuzenime sorarsan  ‘yok bacım bu öyle bir şey değil’.  Evet, kuzenimle konuşurken, bir şekilde çocuğun apandisit olduğunu biliyordum. Hani polisler ‘örümcek sezgisi’ derler, suçlunun kim olduğuna dair kuvvetli bir hisleri vardır. Bende de sanırım örümcek sezgileri hastalık tanısı koyarken devreye giriyor.  Buna artık ‘şifacı sezgiler’  demekten çekinmiyorum, nasıl olsa artık aktif hekimlik yapmıyorum.

Çocukluğumdan beri,  Annelerin (anneannem) babasının (büyükbaba), ermiş olduğu hikayeleri ile büyüdüm.  Onun geleceğe dair söyledikleri olduğu gibi çıkarmış, üstelik de öyle genel geçer sözler değil, son derece spesifik, nokta atışı kehanetler. Onun  bir mistik, bir şaman olduğu çok açık.

Yani, genlerimde de bir çeşit şifacılık damgası var. Hayat yolum böyle kurgulanmış. İlk kez toprakla uğraşıyorum ve hemen şifa bahçesi kurmak telaşına düştüm. Tatminkar bir başlangıç yaptım diyebilirim.

BU BENİM İLK SOSYAL İZOLASYONUM DEĞİL, AMA BU SEFER KÖYDE OLMASAYDIM NE YAPARDIM, BİLMİYORUM.

Biliyorum bir hayli salgın yazısı yazdım ama şu sıralar hayatlarımızda başka ne var ki? Son günlerde salgın biraz hızını kesince, kısıtlamalar da resmi olarak biraz gevşetildi. Gene de ikinci bir dalganın gelmesi beklendiği için evlerde oturmamız öneriliyor. Bu hafta tam 2 aydan beri evlerimizde oturuyoruz.

Aslında benim evden çıkma yasağım yok, ama 2 ayda topu toplamı, 4/5 kere Çanakkale’ye markete, 1 kere Lapseki’ye fide almaya gittim. Bir kere de Sibel babasını çok özleyince, Nasuh Eniştenin, Lapseki’deki mezarını ziyaret ettim, mezar başında görüntülü konuşup, mezarı gösterdim, kısaca kuzenime sanal bir mezar ziyareti yaptırdım.

Gene de şehirde oturanlara göre çok hareketliyim.

Çalışırken, hem bedenim hem de kafam çok yorulurdu, günde 500 kişiye laf anlatmaktan/ anlatamamaktan perişan olurdum. En büyük fantazim, şöyle hiç kimseyle konuşmak zorunda olmadan, geceleri uykum telefonla bölünmeden, öylece yatıp dinlenmekti. Birkaç kere (telefon hariç) hafta sonu hiçbir şey yapmadan sadece tembel tembel yattığım, Cuma gecesi iş dönüşü giydiğim geceliği, Pazartesi sabahı işe gitmek için çıkardığım bile olmuştur.

Bazen ıssı bir adada haftalarca, aylarca yatıp dinlenme hayalleri kurardım. Adada olmasa bile, doksanlı yılların birinde, birikmiş yıllık izinlerimi alıp 2 ay boyunca evde boş boş yatıp, TV’de saçma diziler izleyip, cinayet, casusluk, macera romanları okuduğumuştum. Bir gün, güya günlerdir takip ettiğim diziyi izlerken, Nermin’e, ‘bu Claus denen adam kimdi’ diye sorunca, ‘ne bileyim, senin izlediğin dizi bu değil ki’ diye cevap almıştım. Oysa ben klaus dışında bir fark görememiştim. İki ay sonra yeniden şarj olmuş şekilde iş başı yapmıştım.

Bir kez de neredeyse yarım yıl ‘ön emeklilikte’ evde yattım.

Emekli olmaya aniden karar vermiştim. Bu karar aklıma geldiği andan sonra da bir türlü işe gitmek içimden gelmemişti. Ancak herkes, bana hizmet etmek için çok zamanım olduğunu ve evde çok canımın sıkılacağını söyledi. (Hatta ben, dişim için anestezi altındayken, anestezist arkadaş, bana emekli olmamam için diye telkinde bulunmuş, ben bilincim kapalıyken ‘hayır hayır hayır’ diye inlemişim, sonradan itiraf ettiler.)

Bilincim açıkken kafam bu kadar net değildi, acaba benim için henüz erken mi, canım sıkılır mı gibi düşüncelerim oldu. Emeklilik denemesi için 3 ay rapor ve birikmiş izinlerimi aldım.

Niyetim biraz gezip kafa dağıtmaktı ama hiç evden dışarı çıkamadım. Günde 10/12 saat uyudum. Yataktan kalkıp, salondaki kanepeye yattım, artık yatak zamanı geldi diye düşündüğüm zaman tekrar yatağa geçtim. Alış verişimi de ya telefonla halettim, ya da haftada bir, evin çevresindeki marketlere gidip, hemen geri döndüm. Ancak 5 ay sonra artık yavaş yavaş hayata dönmeye başladım.

Mayıs ayında büyük izne başlamıştım, ilk kez Eylül’de o da, acaba hareket edebilir miyim diye korkarak yeniden yoga merkezine gitmeye başladım. Kendime gelebilmem hareket etmeye başladıktan sonra hızlandı ama birkaç ay daha sürdü.

O zamanlar benim enerjim yoktu, çok yorgundum, dinlenmeye ihtiyacım vardı, evde tembellik yapmak gayet uygundu. Belki bu dönemlerde depresyon geçirdiğimi düşünenler olabilir, ama bence tükenmişlik (eskiden sürmenaj denirdi) demek daha tanımlayıcı olacaktır.  

Bu karantina günleri benim o bitkinlik zamanlarıma denk gelseymiş, iyiymiş, oysa şimdi hiç tembellik yapacak ruh hali içerisinde değilim. Keşke o zamanlar bu kadar içten evden dışarı çıkmamayı istememiş olsaydım, baksanıza gerçek oldu. Şimdi dışarı çıkma yasağım yok, ama çıkınca ne yapacaksın? Her yer kapalı, herkes evinde oturuyor.

Köyde oturduğum için çok şanslıyım. Aslında bu sıcak havalarda köyde yürüyüş yapmaktan hiç hoşlanmam. Geçen yıllarda yılan görmemek için bu mevsimlerde pek orman yürüyüşü yapmazdım, bu sene artık yılan falan vız gelir deyip kendimi ormana attım. Her gün orman yollarına dalıp, keşif gezintileri yapıyorum. Bu bölgede, bizden beş beter, birkaç şehir kaçkını daha, orman içlerinde oldukça izole bir yaşam sürüyorlar. Mesela geçen gün, bu keşif gezilerinden birinde ‘Mehmet Hoca’ ile tanıştık, öğretmen ama ömrü Artvin, Kaz Dağları ve bu köyde geçmiş, modern zaman bilgesi.

Bir başka gün ise köyün gözlerden uzak, orman içindeki mezarlığını bulduk ve oldukça büyük bir Osmanlı mezarlığı olduğunu fark ettik. Buralarda bir de eski Osmanlı yerleşim yeri var, geçtiğimiz aylarda hamamında define aramışlardı, şimdi de orayı bulacağım.

Bu yıl bahçe ile her zamankinden çok ilgileniyorum, hem ırgatlık hem de ağalık yapıyorum. Hiç alışık olmadığım işlerle canım çıkıyor, ama azimle devam ediyorum.

Bu hafta toprak kazıldı, damla sulama serildi ve fideler toprakla buluşturuldu. Mütevazi aromatik bitkiler bahçemde (kendi tabirimle çaylığım) kekikler, ada çayları ve bir çok bitki çiçeklendi. Bu çaylıkta, geçen ay güzelce temizlediğim yabani otlar yeniden boy attı, şimdi ikinci tura başladım. Çaylığım için aromaterapi ile ilgilenen bir arkadaşımdan destek isteyeceğim.

Geçenlerde kuzenimle telefonda konuşurken, sabah evde piyano çalışıyorum, akşam bahçede ot söküyorum deyince ‘köy enstitüsü gibi yaşıyorsunuz’ dedi, benzetme çok hoşuma gitti.

BU ARALAR ENTEL TAKILIYORUM, BİR YANDAN DA TOPRAKLA UĞRAŞIYORUM, ENDEMİK ÇALILAR, ÇİÇEKLER BULUYORUM, YANİ ENTEL BİR KÖYLÜYÜM

Yıllar önce Trabzon’da yeni açılmış bir dükkanda çok hoş bir elbise denemiştim. Elbisenin eteği bir çok kumaşın yama işi birbirine dikilmesi ile yapılmıştı. Elbiseyi giyince de çok beğenmiştim, ancak eteği oluşturan kumaşların kalınlıkları birbirinden çok farklı olduğu için satın alma konusunda çok kararsız kalmıştım.

Tezgahtar kadın da yanılmıyorsam iş yerinin sahibi olan kişiydi, ilk günlerin hevesiyle bin bir çeşit dil dökerek illa bana bu elbiseyi satmaya çalışıyordu.

Benim tuhaf bir huyum vardır, bana ısrar edilmesinden hiç hoşlanmam, açlıktan midem ağırsa, oturduğum sofrada en sevdiğim yemek olsa, illa biraz daha al, bundan da ye illa ye diye ısrar edilse, iştahım kaçar, karnımı doyuramam.

Kadın bu huyumu nereden bilsin, o elbiseyi övmeye devam ettikçe benim elbiseden hevesim geçiyor. Tabii kadın da kararsızlığımı anladı ve son bir hamle daha yaparak, ağır bir Trabzon şivesiyle, eleri yaya yaya ‘ habı elbiselan var ya, aynı oldun entel’ dedi.

Madem ki sıra dışı bir elbise beni entelektüel yapmaya yetiyordu, ben kafamı gözümü şişire şişire, bunca okulu, kitabı boşa okumuşum. Derhal elbiseyi çıkarıp, dükkandan çıktım, bir daha da vitrinine bile bakmadım. Kadının densizlikleri devam etmiş olmalı ki, en çok 2 ay içinde dükkan kapandı.

Emekli olduktan sonra daha çok kitap okuyacağımı sanıyordum, ama yanılmışım, sosyal medyaya takıldım ve daha az okumaya başladım. Aslında yazmayı ve okumayı çok değerli bulurum. Öğrencilerim beni muhtemelen ‘söz uçar, yazı kalır’ sözümle hatırlıyordur. Zaten bu bloğu da sivil tarih bırakma amacıyla yazıyorum. Yazılarımı okuyan bir çok kişi benden kitap yazmamı istiyor, şimdilik öyle bir niyetim yok.

Ancak son günlerde hiç ummadığım kitaplarla karşılaştım.

Bu kitaplardan ilki ile geçen ay İstanbul’a gittiğimde, benim fakülteden arkadaşım Gülçin’de kalmıştım. Konuşurken annesi Leman teyzenin yıllar önce bir yemek kitabı yazmış olduğunu söyledi ve bana da bir kitap hediye etti. Leman Gökseyitoğlu, ‘Sivas Yemekleri ve Mutfağımda Pişirdiklerim’ isimli, 163 sayfalık bir yemek kitabı yazmış. İçerisinde yüzlerce yemek tarifi var, elbette ki bu tariflerden hiç birinde malzemelerin miktarları, pişirme süresi gibi şeyler yok. Bunun dışında muhteşem bir kitap, yukarıdaki eksikler nedeniyle sadece yemek yapmayı bilenler için kullanılabilecek çok güzel bir kitap. Leman teyzeyi bu gayretinden ve milli servet anlamına gelen yöresel yemekleri muhafaza etme isteğinden ötürü tebrik ediyorum. Kitabı bir hazine gibi saklayacağım.

Bu günlerde birkaç arkadaş bir araya gelerek bir kitap kulübü oluşturduk. On beş günde bir, herkesin okuduğu bir kitabı tartışıyoruz. Bu kulüpte de beyin cerrahı olan bir arkadaşımızın yazmış olduğu bir hikaye kitabı olduğunu öğrendim. Önümüzdeki toplantıda tartışmak için onun kitabını seçtik. Sadece bir kitap tartışmayacağız, içimizden birinin ruhuna kendi bakış açımızdan bir göz atacağız. Bakalım neler olacak?

Tabii bir de Mart ayına girdik, havalardan fırsat buldukça toprakla ilgilenmek zamanıdır. Geçen ay, zeytinlere ve meyve ağaçlarına ilaçlama, ağaç budama gibi işleri tamamladık.

Burada bir orman köyünde yaşadığımız için, hayalimde küçük çalı meyveleri ve orman açıklıklarında yetişen ve yaban hayvanlarının beslendiği orman meyvelerinden yetiştirme düşüncesi var.

Geçen zaman içerisinde Gelibolu yarımadasına, şehitliklere defalarca gittim. Aslen buralı olan Ali Çan isimli arkadaşım, mutlaka Fransız Mezarlığına gidin, görülmesi gereken bir yer diyerek beni uyarmıştı. Burası normalde herhangi bir turist gezisinde gidilemeyen, biraz sapa bir yer. Bir gün bu uyarıyı göze alarak, sadece Fransız mezarlığını ziyaret etmek için karşıya geçtik. İyi ki gitmişiz, bütün mezarlık ayı çileği denilen küçük kırmızı meyveleri olan, ağaççıklarla bezeli. Bu ağacın muhteşem bir şekli olduğunu, yaz kış yeşil kaldığını, biri küçük yapraklı, büyük meyveli, diğeri büyük yapraklı, küçük meyveli iki cinsi olduğunu görmüş olduk.  Burada bu kadar çok ağacı diktiklerine göre bakımı kolay olmalı ve endemik bir tür olmalı diye düşündük.

Bu farkındalıkla geri dönerken yol boyunca önceden çalılık diyerek kör gözlerle önünden geçtiğimiz ağaççıkların aslında bu orman meyvesi olduğunu fark ettik. Köye döndüğümüzde keşfettiğimiz meyvenin ve ağacın resimlerini köylülere gösterdiğimizde, bizim köyün ormanında da bu ağaççıktan bir sürü olduğunu öğrendik.

Sonuç olarak bizim köyün Hızır’ı bir gün ormandan bize köküyle birlikte birkaç çalı getirdi. Bu çalıları da bahçeye diktik, umarım ve sabırsızlıkla beklerim ki yerlerini beğensin ve bahçeye kök salsınlar. Bu güzel meyveli, her dem yeşil ağaççıkları çok sevdim.

Önümüzdeki günlerde iki yıllık olan ve artık biraz fazla yayılmış, aromatik bitkilerimi ve sarmaşıklarımı budayacak, yabani otlardan tohum atmasını istediğim bir kaçını bırakıp, diğerlerini kökten çıkaracağım.

Geçen hafta Ege otlarını tanıyan bir arkadaşı davet ettim ve bana bir sürü yenilebilen ot gösterdi. Bunların hepsini deneyeceğimi sanmıyorum, ancak yabani maruldan salata yaptım ve gayet başarılı oldu. Yabani marul ve pazının artmasını istediğim için onları korumayı düşünüyorum. Gelincikleri de muhafaza edeceğim.

Şimdiden badem ağaçları çiçeklenmeye başladı, yakında endemik çiçekler de ortaya çıkmaya başlar. Anemonlar çıkınca birkaç adet daha bahçeye getireceğim. Bu yıl asıl hedefim, zahter ve sarı kantaronu bahçeye taşıyabilmek, bakalım başarılı olabilecek miyim?

KAR TATİLİ, AVLU ATEŞİ, EFSANELER, ŞEHRİN KUYTULARINDA GİZLİ DÜNYALAR, JAPON YEMEKLERİ, TÜRK İŞİ SUŞİ, AYŞESAN, DERKEN FISTIK YEŞİLİNİ DE BOYADIM.

Geçen hafta iki gün üst üste kar yağdı, biz gene mahsur kaldık. Kendimize kar tatili verdik. Köyün rakımı 270 metre, aslında denizden kuş uçuşu sadece 5/6 kilometre uzaktayız ama, bizden 4 kilometre aşağıdaki köylerin rakımı 60 metre. Arazi böyle aniden yükselince aşağıda hiç kar yokken biz bayağı kar alıyoruz.

Bizim evin önünden akan, yazları kuruyan, ancak içinde su olduğu zamanlarda minik de olsa oldukça komplike bir şelale sistemi bile olan bir dere var. Ben bu kadar ufak bir derenin adı olmaz nasıl olsa diye düşünürken, dün nihayet adının Kocataş Altı Deresi olduğunu öğrendim.

Yazları aylarca kuruyan bir dere için boyundan büyük, görkemli bir isim olduğunu düşünmek mümkün, ancak derecik ufak da olsa fonksiyonel, çünkü bayağı büyük bir vadisi var. Bizim ön bahçe bu vadinin yamacının bir bölümünden oluşuyor. Hal böyle olunca eğer garaj yolunu düz yapmaya kalksaydık çok eğimli olacaktı, bu nedenle zikzaklı bir yol yapıldı.  

Bütün bunca lafı neden ettiğime gelince, köyün yolu kar yağdığı gün bile açıktı, ancak benim arabamı garajdan çıkarıp, yola indirebilmem 6 gün sürdü.

Kardan sonraki günlerde, yılın ilk dolunayı, ayın dünyaya en yakın olduğu zamanda gerçekleşti. Günlerce ayaz vardı, gökyüzünde para kadar bile bulut olmadı, geceler ise neredeyse gündüz kadar aydınlık oldu. Sonuçta yağan kar, buza dönüştü ve son derece yavaş bir şekilde eridi.

Biz de böylesi durumlarda evde kar tatili veriyoruz. Zaten aylardan beri yakılabilecek çöpleri avluda yakmaya başladım. Bizim evin kağıt çöpünün yanı sıra, Ayşen de yıllarca evinde biriktirdiği faturaları getirmişti.  Karın üzerinde, güneş tepede parlarken,  ateş yakmanın dayanılmaz bir albenisi var. Galiba hepimizin içinde ufak da olsa bir piroman yaşıyor, ateş yakınca terapi gibi geliyor. Saatlerce ateşin başında kaldım.

Tabii Kalandar Ana olduğumu da unutmadım. Hazır evde mahsur kalmışken 14 Ocak günü (Kalandar Günü) dağıtacağım ekmekleri de yaptım.

Evde kapalı kaldım ya, herkesin beni bir yerlere davet edeceği tuttu. Bir çoğunu geri çevirmek zorunda kaldım, ancak birine icabet ettim.

Geçen ay, Çanakkale’de garip bir bistro keşfettim. Garip dememin sebebi, oldukça kuytu bir noktada olması ve genel olarak boş durması. Oysa her gün dünya mutfağından yemekler yapan, aşçılık okulu mezunu bir sahibi var.

Bistro sahiplerinin, oldukça ilginç bir çift oldukları kesin. Kadın Azeri Yegane Hanım, eşi Lievenise Belçikalı. Aşçı olan kadın. Her ikisi de 7/8 dil bilen, dünya gezgini bir çift. Adamın işi dolayısıyla 9 yıldan beri Türkiye’de, 5 yıldan beri de Çanakkale’de yaşıyorlarmış. Bir çocukları var, o da kendileri gibi, şimdilik lisede okuyormuş, 1 yıl sonra üniversiteye dünyanın neresinde gideceği belli değil. Zaten bu çift de kayıklarını hazırlamış, gözleri çarıklarına kaymış. Oğlan üniversiteye gidince Çanakkale’den göçecekler.

Ancak şimdilik bistroları dil okulu gibi bir yer. Çanakkale’de yaşayan ne kadar yabancı varsa, bildikleri dili konuşabilmek için buraya uğruyorlar. Geçen ay ben de bu buluşmalardan birine gitmiştim, ÇÖMÜ’de Japonca öğretmeni olan Japon, Almancasını ilerletmek için gelmişti, guruba tek kelime Almanca bilmeyen ben de dahil olunca Türkçe, Almanca, İngilizce ‘ortaya karışık’ bir sohbet gerçekleşti. İlginç olan şey, karısının ana dili Türkçe olduğu ve bunca yıldan beri burada yaşadıkları halde, bu kadar dil bilen adamın Türkçeyi çok az biliyor olması, ona çok zor geliyormuş.

Bu ilginç çift, sanırım bu bistroyu para kazanmak için değil de sosyalleşmek için kullanıyorlar. Mesela her ay, mümkünse bir ülkenin mutfağından örneklerle bir çalıştay yapıyorlar. Ben geçen ay yapılacak çalışmaya da katılmak istemiştim, ancak 3 kişiden fazlasını istemediği, üstelik de benim bir programıma denk geldiği için katılamadım.

Bu ay, geçen ay tanıştığım Japon hoca ile Japon yemekleri hazırlayacaklarmış, beni de davet ettiler. İşte kaçırmayı göze alamadığım davet bu oldu.

Benim garaj yolu kapalı ama nasıl olsa köyün yolları açık, hemen her işe lazım Muammer’i işe koştum. Beni köyden şehre, akşam da şehirden köye taşıdı.

Önce bu Muammer ismini çözmem lazım, çünkü adama Muharrem deyip duruyorum. Onunla gezmek bayağı bilgilendirici oluyor. Bu bölgede tanımadığı kişi, bilmediği yer yok. Mesela dün derenin ismini de, bulut olmayınca karın buza döndüğünü de ondan öğrendim. Ayrıca bizim köyün de bir antik kenti varmış, bu kentin adı da Arisbe diye geçiyor. Ancak bu isimden kimsenin haberi yok, yalnız bu köyde eski bir Osmanlı yerleşimi var ve hatta geçenlerde hamamında define arayanlar olmuş, haberlere bile çıkmışlar. Muammere sorarsan buranın bir de efsanesi var, adamın biri oradan geçerken çok acıkmış, bir dilim ekmek ve peynir alarak yemiş ve yoluna devam etmek istemiş, yoluna çıkan normalde minicik olan bir dere korkunç bir şekilde önünü kesmiş, adam buraya geri dönmek zorunda kalmış ve nihayet köyden birine izinsiz ne yediğini söyleyince yolu açılmış, yani burası da efsunlu.  Bu  memlekette  zaten bir efsanesi olmayan bir dağ, bir kaya, bir yerleşim yeri bulamıyorsun.  Kentlerin bir biri üzerine kurulma geleneğinden yola çıkarak, bu Osmanlı yerleşiminin, Arisbe kenti üzerine kurulmuş olabileceği varsayımını geliştirdim. Havalar düzelince bu efsunlu yere gideceğiz.

Neyse gelelim yemek çalıştayına. Japon adamın ismi Masa. Ancak Japoncada isimler sonlarına, bizdeki, bey, hanım, ağa  gibi saygı anlamında SAN eki alıyor. Yani adama Masa SAN diye hitap ediliyor. Bu arada ben de Ayşe SAN oldum. Bunu duyunca her boyayı boyamıştım, bir fıstık yeşili kalmıştı, o da tamamdır diye düşündüm. Çünkü bana bu güne kadar bana ‘karaböcek, körli, doktor bey, hocam, Ayşegül’ herkes aklına ne gelirse söyledi. Vallahi bir Ayşe SAN eksik kalmıştı, artık o da tamam.

Masasan ve benden başka, 8 aylık hamile Koreli bir gelin ile 12 yaşındaki komşusu da geldiler. Çocuğa hayran kaldım.  Ufacık çocuğun içinde kocaman bir ruh var, bu kadar yeniliklere açık, meraklı, olgun bir gençle tanışmak beni çok umutlandırdı.

Yapacağımız yemekleri önceden belirlemiştiler. Hepimiz kafa çevremize göre ayarlanabilen tek kullanımlık aşçı şapkası ve önlükler taktık. Televizyon programlarında olduğu gibi önce tarifleri okuduk. Daha sonra malzemeleri hazırladık, son olarak da pişirme işlemini yaptık.

Her neyse dün tuzlu/tatlı soslu hindi, kırmızı fasulye tatlısı ve suşiden oluşan bir menü hazırladık. Tabii Uzak Doğu mutfağının olmazsa olmazı, pirinç de haşladık. Bunun için düdüklü tencere ile mini fırın arası, özel bir makine var ve pirinci yıkamanla, makineden çıkarıp yemen 40 dakika filan sürüyor.

Tuzlu tatlı soslu ördek ve diğer kümes hayvanlarından bir hayli yemişliğim var, gayet güzel yaptığımızı düşünüyorum, çünkü her türlü tada alışık, ana gurup dışında bir kişi daha hindiden yedi ve yalanım yok, parmaklarını da birlikte yedi.

Fasulye tatlısına gelince ben onu hiç beğenmedim, ama Masasan, Japonya’da dükkan açabilirsin, o kadar güzel oldu dedi ve herkes ikinci dilimi de yediler. Demek ki güzel olmuştu. Ancak fasulyenin haşlama suyu falan dökülmeden yapıldığı için bu tatlı bana sonradan dokundu.

Ayrıca, hayatımda ilk kez suşi yapmış oldum. Bu deneyim de gayet hoşuma gitti. Ben nedense kendiliğinden yapışan özel bir pirinç cinsi var diye düşünüyordum. Oysa pirinci birbirine yapıştıran şekerli sirkeli sosmuş, eğer suşi nasıl yapılır diye bir kez araştırsam bunu öğrenmiş olurdum, ama nedense pirincin özel olduğu fikrine takılı kaldım.

Bu bile nasıl ders niteliğinde, cehalet başa beladır, bilmeyince ve bilmeyi de ret edince, kafana göre bir efsane yaratır ve ona inanırsın, artık bu konuda körsün. Öğrenmeye direnç göstermek, araştırmamak, bir cins zihinsel sakatlık.

Suşi yapmak fikri, son dakikada Koreli gelinin gelmesiyle ortaya çıktı, çünkü kadın sarmak için gereken yorun tabakalarını getirmişti. O sırada Masasanın pirinçleri hazırlanmıştı, onları kullanarak suşi yapmaya karar verildi. Yeşil biber, havuç ve ton balığı kullanarak suşileri sardık, ben arada vejetaryen suşiler de yaptım. Sonuç olarak içinde çiğ balık olmayan Türk işi suşi yapmış olduk.

Sonra hep birlikte oturup afiyetle yedik. Bizden sonra gelecek olan müşteriler için de yeterince yemek hazırlamış olduk.

Önümüzdeki ay muhtemelen İranlı biriyle, İran yemekleri çalıştayı yapacağız.

Fasulye tatlısı, bir daha yemesem ömür boyu aramam

Aşçı ekip, ben, Koreli gelin, Küçük Ahmet, Masasan
Ben , Masasan, Türk müşteri, Koreli gelin, Danimarkalı koca, Azeri Yegane hanım, Ahmet

ESKİ USUL OCAK AYI, KAR YAĞARKEN EVDEN ÇIKMAK ZORUNDA OLMAMAK GÜZELMİŞ

Ocak ayı, uzun süredir yılın ilk ayı olarak kabul ediliyor olsa bile bir zamanlar, takvime bile koyulması gerekmeyen aylardan biriydi, çünkü ne tarlada çalışılacak, ne vergi toplanacak, ne de savaş yapılacak zamanlar değildi, bu aylarda insanlar soğuktan evlerinde oturup hayatta kalmaya çalışmaktan başka bir gaye gütmüyorlardı. Fakat her yıl eksik kalan bu 60 gün bazı problemler yarattığı için uzun bir süre sonra, yıl sonuna ocak ve şubat ayları da eklenmişti. Sonunda milattan önce 49uncu yılca Jülius Sezar tarafından ne hikmetse Ocak ayı ilk ay olarak tanımlandı ve hala bu şekilde kullanılıyor.

Bugün bazı değişikliklerle hala kullanmakta olduğumuz bu takvimde ocak ayı yılın ilk günlerine kabul edilmesine rağmen herhangi bir önemli göksel olaya karşılık gelmemektedir. Örnek olarak göksel mevsimle gündönümleri ve gün/tün eşitlikleri ile başlar, yılın ilk günleri ise kış gündönümünden (21 Aralık), on gün sonradır. Hasılı kelam Ocak ayının yılın ilk günleri sayılması Sezar’ın kafasından çıkan ve öylece devam ettirilen bir kabuldür sadece ve herhangi bir anlamı da yoktur.

Ocak ayının bazı özelliklerine gelince, her şeyden evvel Türkçe ismi olan 3 aydan birisidir. Adını, içerisinde ateş yakılan ocaktan almıştır. Adından da belli olacağı gibi en soğuk aylardan birisidir.

Kış mevsimi Aralık, Ocak ve Şubat ayları olarak kabul görürler ve modern takvime göre 1 Aralıkta başlayıp, 28/29 Şubatta biter.

Ancak elbette ki bu kabul doğanın gerçeklerinden biraz daha farklıdır. Çünkü kış gündönümü 21 Aralıktadır ve bu tarihten itibaren 40 gün yılın en soğuk 40 günü anlamına gelen Erbain olarak isimlendirilir.

TDK açıklamalarına göre; Zemharir (zemheri); Farsça zam (kış) ve Arapça harir (uğuldayan)  kelimelerinin birleşiminden meydana gelen bir kelimedir ve genel olarak kış mevsimi anlamına kullanılır. Erbain ise yine Arapça kökenli olup dört sözcüğü ile ilişkili imiş. (Erbain kelimesinin Şiilik için farklı bir anlamı daha varmış, ancak kaynak bulamadığım için o konuyu bir tarafa bırakıyorum.)

Yani bu günkü anlamı ile Erbain kışın (zemherinin) en soğuk 40 gününü anlatır ki bütün Ocak ayı erbain günleri içerisindedir.

Hal böyle olunca da elbette halk arasında bilinen ve bir çok rivayeti olan  bir sürü fırtına da bu ayda meydana geliyor.

Örnek olarak 8 Ocak Zemheri Fırtınası, 14 Ocak Karagoncoloz (kış cini)  fırtınası,  28 Ocak Ayandon fırtınası olarak isimlendiriliyor.

Bugün itibarıyla (7 Ocak 2020) resmen kar altında mahsur kalmış vaziyetteyiz, geçen yıl aynı zamanlarda yine kar altında kalmıştık. Neyse ki tam da geçtiğimiz hafta sonu bahçelerin kış bakımını yaptıracak son bir fırsat bulmuştuk.

Bahçe deyince ben bu konuda tamamen ümmi (cahil) iken her yıl ufak tefek bir şeyler öğreniyorum. Ocak ayı bahçeleri önümüzdeki kış ve bahar aylarına hazırlamak için son bir fırsat tanıyor. En geç bu ayda bahçelerin havalanması için iyice bir sürülmesi ya da kazılması gerekiyor. Mesela bezelye gibi bazı kış bitkilerinin dikilmesi, soğanlı çiçeklerin ekilmesi, ağaç ve bitkilerin gübrelenmesi lazım.

Biz zirai ilaç kullanmadığımız için dönüşümlü olarak göz taşı ve gülleci bulamacı gibi doğal maddelerle toprağı güçlendirme yoluna gidiyoruz. Gülleci bulamacı kireç ve kükürtten, göztaşı bordo bulamacı ise bakır sülfat ve kireçten hazırlanan, toprağı güçlendiren, bir çok bitki hastalığına iyi gelen ve toprakta tortu bırakmayan ilaçlar.

Neyse ki geçtiğimiz hafta sonu hava izin verdi de bütün bunları yaptırmaya zaman bulmuş olduk, yoksa bu kar ne zaman kalkacak, kar kalktıktan sonra çamur ne zaman kuruyacak, mümkün değil kazma  işlemini yaptıramazdık.

Bahçe ile uğraşma benim asli görevim değil, ben sadece aromatik bitkiler kısmı ile ilgileniyorum. Bir çok bitki türü yaşatmayı başardık. Artık yemek yaparken bahçeye çıkıp, defne, adaçayı, biberiye, kekik gibi baharatları taze taze toplayıp kullanabiliyorum. Hem bu tür yıllık bitkileri, hem de nane, kişniş, fesleğen, rezene gibi mevsimlik bitkileri üretmeyi başardım.

Bahçe yapmayı bilen insanlar ne var sanki diye düşünebilir, ancak benim için gerçek bir başarı hikayesidir.

Bir evlik bahçe yapmak sonu gelmez bir yabani ot yolma ve yıl boyu süren hava durumunu, toprağın nemini takip ederek, yani doğayı yakından gözleyerek yapılan bir çok işlemden meydana geliyor. Genel olarak her şeyin bir zamanı var, ancak o zaman diliminde uygun günü kollayıp, doğru işi doğru zamanda yapmak gerekiyor. Bunun için kitabi bilgiler kadar yerel insanların yüzyıllardır biriktirdiği bilgelikten de yararlanıyorsun.

Yıllar geçtikçe bu bilgileri kendin de ucundan bucağından öğrenmeye başlıyorsun. Gayet tatmin edici bir şey.

Geçen yıl bu kadar çok kar yağdığında Sermin’le her gün kar yürüyüşleri yapmıştık, bu yıl ise evden dışarı çıkmaya üşenip pencereden seyretmekle yetiniyoruz. Madem emekliyiz, işe gitmemiz gerekmiyor, bari dışarıda kar yağarken sıcak evimizde oturalım dedik.

Sermin köyden 2 kadına okuma yazma kursu veriyor. İşi bir hayli ciddiye aldı, hafta sonu falan dinlemeyip, her gün 172 saat onları çalıştırıyor. Son 2 günden beri resmi okullarda kar tatili verilince biz de kendi mini okulumuza kar tatili verdik. Dünden beri kar durdu, artık bugün eğitim yeniden başlayacak, bakalım unutmuş olacaklar mı?

Sermin çalışırken ben de 2 gündür ihmal ettiğim müzik çalışmalarımı yapayım bari.

geçen yıl da bu gün aynı manzara vardı
sabah süt tankeri buzda kaydı

SONUNDA KÖYDE BİR OKUMA YAZMA KURSU AÇTIK, KASIM 28, 2019

Geçen yaz bizim köyün her eve lazım Muammer’in eşi Sanem’in ilk evliliğinden olma oğlu annesinin yanında yaşamak isteğiyle köye geldi. Bu kızcağız henüz 30 yaşında değil ama 2 ayrı kocadan 4 çocuğu var, en büyük çocuk da 14 yaşında. Kendisi daha çocuk yaşta iken evlendirilip 2 çocuk sahibi olmuş, daha sonra da koca zulmüne dayanamayıp, çocukları da bırakıp baba evine dönmüş. Muammer ile evliliğinden de 2 küçük çocuğu var, bu çocukların anneleri olmaya daha uygun bir yaşta.

Biz Sanem’in okur yazarlığı olmadığını bildiğimiz için geçen yıl yurt genelinde yapılan okuma yazma seferberliği dahilinde bir kursa gitmesini istemiştik. Bu konuda da bak bu yıl çocuğun okula gidecek, minnacık çocuk okuyacak, sen anne olarak ona destek olamayacaksın diye damardan bayağı baskılar yaptık.

Gerçekten de Sanem geçen sene kursa gidip bir şeyler öğrenmeye başlamıştı ki, yok çocuğu bırakacak kimsem yok, yok tarlaya gideceğim gibi çeşitli sebeplerle kursu tamamlayamadı. Biraz harf tanısa da sonuçta okumayı öğrenemedi. Bu arada ilk okula başlayan 7 yaşındaki oğlu elbette ki okudu.

Geçen yaz 14 yaşındaki oğlan geldiğinde, garibim hiç yüzüne bakılmamış, şu anda 10 yaşında ancak gösteren kavruk bir çocuktu. Meğer bu çocuk da hiç okula gitmemiş ve okumayı öğrenmemiş. Çocuğun annesinin yanında kalmak istediğini öğrenince Sermin ona okuma öğretebileceğini söylemişti.

Sermin aslında edebiyat öğretmenidir, ancak ilk stajından sonra ben çocuklarla uğraşamam öğretmenlik çok zor bir işmiş diyerek resti çekmişti. Gerçekten de resmi olarak bir gün bile öğretmenlik yapmadı. Sen nasıl okuma öğreteceksin diye sorduğumda ‘ben Zülfikar’a bile öğretmiştim, neden öğretemeyeyim’ dedi. Zülfikar da çok geç yaşta okumayı öğrenmişti ve eğer ona okumayı öğreten sensen herkese öğretebilirsin diye düşündüm.

Tabii Sermin hiçbir zaman aktif öğretmenlik yapmadı, ancak Ayşen Güner hep öğretmen olarak çalıştı. O da ben sana sınıf öğretmeni arkadaşlarımdan okuma materyalleri alırım diye söz verdi. Gerçekten de İstanbul’daki bir arkadaşı ona materyalleri hazırladı, tam da arkadaşından alıp kargolayacaktı ki, bu arada Muarrem çocuğun tarlada filan yardımcı olmasını istediği için, çocuk da böyle sıkıya gelemeyeceğini düşünüp, babasının yanında yaşamak üzere köyü terk etti.

Sonuç olarak bizim materyaller, İstanbul’da kaldı. Bu konuyu kapattığımızı düşünüyorduk.

 Geçen ayın başında benim önce Trabzon’a sonra da İstanbul’a gitmem gerekti. Tam da bu sırada köyde zeytinler hasat edildiler. Sermin büyük bir hevesle çalışanlara yardım etti. Sanem ile Filiz, yani köyde yaşayan iki Kürt gelin, Sermin’den bize okuma öğret diye rica etmişler. Sermin de bana haber verdi, sağ olsun Ayşen, arkadaşından materyalleri aldı, bana ulaştırdı. Ben bagajıma resmen gavur ölüsü kadar ağır bir torba daha eklemiş oldum.

Genellikle İstanbul’dan otobüsle gelirken, Gelibolu’da inip, feribotla karşıya geçiyoruz. Feribota bindim diye telefon edince evdeki kişi araba ile Lapseki’de geleni karşılıyor. Böylece bir saat daha erkenden eve varıyoruz, ancak bu durumda eğer elimizdeki valiz ağır ise otobüsten feribota kadar olan 500 metrelik mesafe bayağı zorlayıcı olabiliyor.

Yani demem o ki 500 metre resmen taş taşıdım, şimdi bu hatunlar okumayı öğrenmeden kursu terk ederlerse kafalarını kırmaya hakkım var. Bunu da baştan onlara söyledim.

Evin avlusunda kocaman bir camlı oda yaptırmıştık, bu odanın manzarası oldukça güzel olduğu için içine kocaman bir sedir yaptırdım, bir sürü yastık koydum, masası, sandalyeleri, kliması, perdeleri yani her şeyi var. Bu yıl  oraya bir de soba aldık. Yani kararlıyız kışın da kullanacağız.

İşte 28 Kasım 2019 günü, ilk defa bu odada sobayı yakıp, okuma kursuna başladı.

İşin ilginç tarafı bizim Sanem’in gerçek ismi Fener imiş. Her iki kadın da büyük bir hevesle işe başladılar, işin ilginç tarafı ertesi gün harfleri bir birine katmaya bile başladılar.

Tabii bu arada bizim evde, ailede ve arkadaş çevremde bu kursumuz büyük bir ilgi ve heves uyandırdı.

Umarım bu kadınlar okumayı tamamen öğrenirler. Sermin hiç hecelemeden akıcı bir şekilde okuyup anlayabilmek gibi bir hedef koydu. Bu hedefe ulaştıklarında ise bir diploma töreni düzenleyeceğime söz verdim.

Havalar güzelken bahçedeki kış odasında , bazı günler soba yakarak, bazı günler sobasız, kışın en soğuk günlerinde ise evde çalıştılar.

Okuma yazma öğretmek için şimdi farklı bir usul çıkmış, harfler değişik bir sırayla tek tek öğretiliyor. Aslında her iki kadın da geçen yıl okuma kursuna gitmişler, ancak haftada bir gün, üstelik de sadece okumaya yönelik oldukça yüzeysel bir eğitim almışlar ve hemen hiçbir şey öğrenememişler.

Sermin ise bir ayda ancak 8 harf öğretti, sürekli yazdırıyor, sürekli tekrar ettiriyor. Kadınlar da Sermin de bıkmadılar ve öyle sanıyorum ki bu yıl her iki kadın da okur yazar hale gelecek. Ben de daha sonra, artık unutmayacaklarından emin olana kadar haftada bir de olsa bir süre okuma seansları yaptırmayı düşünüyorum.

Bu meraklı konuda yazmaya devam edeceğim.

PEYNİR DE YAPTIM, KÖYLÜ OLARAK KENDİME ÇOK GÜVENİYORUM ARTIK

İÇİNDEKİLER

5 litre koyun sütü

5 litre inek sütü

İki yemek kaşığı peynir mayası

YAPILIŞI

Sütleri karıştırıp, birlikte kaynattım.

Parmak sokarak yediye sayana kadar dayanacak kadar soğumaya bıraktım. Bu sıcaklık normalde yoğurt mayalama sıcaklığıdır.

Bundan sonra mayayı katıp, iyice karıştırdım. Tencerenin kapağını kapatarak bir saat, peynir peltesi oluşana kadar bekledim.

Bir süzgeç içerisine tülbent sererek peynir peltesini suyunu sıktım.  Daha sonra peynirin üzerine bir tabak yerleştirip, üzerine de ağırlık koyarak birkaç saat beklettim.

Taze peynir oluşmuştu. Normalde bu peyniri artık salamura suyuna koyarak beklemeye almam gerekiyordu. Ancak ben taze, kolayca ufalanan bu peynire 2 yemek kaşığı tuz katarak yoğurdum. Tuzu bizim damak zevkine uygun oldu.

Bundan sonra bu tuzlanmış peyniri yeniden tülbent içine alıp, üzerine ağırlık koyarak 12 saat daha beklettim.

Sütü başlangıçta kaynatmış olduğum için yemeye hazırdır.

Tüketeceğim kadarını kahvaltı için ayırdım. Kalan kısmını parçalar halinde buzluğa koydum.

SERVİS

Taze peynirin kullanılacağı her yerde kullanılabilir.

Ben bu peynirleri misafirlerime sunmayı düşünüyorum. Buz dolabından çıkarıp erimesini bekleyeceğim, istediğim baharatları ekleyip top halinde yuvarlayacağım, üzerlerine zeytinyağı döküp ikram edeceğim.

Show Buttons
Hide Buttons