Category Archives: Meslek anıları

KOŞUN, KOŞUN ŞENLİK VAR , PALYAÇOLAR ÇOCUKLARI GÜLDÜRÜR

Trabzon’dayken Devlet Tiyatrosu sanatçılarının pek çoğunu tanırdım, bazıları ile dostluğum hala devam ediyor. Sanatla uğraşan insanların iç dünyaları sıradan insanlara göre daha renkli ve daha zengin oluyor.

Benim tanıdığım tiyatrocu sanatçılarının her biri kamu yararına olan projelerde, hele de çocuklarla ilişkili projelerde rol almaya çok hevesliydi. Sağ olsunlar, ne zaman çocuk yuvasında ya da hastanede bir faaliyet yapmak istesem, beni hiç kırmadılar, emekleri karşılığında tek bir kuruş bile talep etmeden, hatta yol masraflarını filan kendileri karşılayıp, büyük bir hevesle  talebimi yerine getirdiler.

Bu faaliyetlerden biri, planlanan faaliyetin çok ötesine geçtiği için yazmaya değer buldum. Yanılmıyorsam 2000’li yılların başlarıydı, çünkü ben henüz Ana Bilim dalı başkanı olmuştum.

O zamanlarda bizim yeni doğan servisi hariç 18 yataklı süt çocuğu servisi ve yine 18 yataklı daha büyük çocukların yattığı adolesan servisimiz vardı.

Bazen serviste çok ağır hastalar yatar, oldukça karamsar günler yaşanırdı. Tiyatrocu arkadaşlarıma güvenerek bir moral günü yapmayı düşündüm. Elbette hemen destek buldum. Benden yaş gurubumu öğrendiler, sonra müzik aleti çalabilen iki arkadaşlarını palyaço kıyafeti ile göndermeye karar verdiler. Çocukların genel havasına göre, serviste odadan odaya geçerek, hasta yataklarının başında, okul şarkıları söyleyecekler, canlandırarak masal anlatacaklar, biz de servisi balonlarla süsleyecek ve çocuklara hazırladığımız hediyeleri dağıtacaktık. Eğlence tarihini de yanılmıyorsam bir Cuma öğleden sonra olarak belirledik.

O hafta Salı günüydü galiba, bir hastayı taburcu etmek istedim, çocuk ağlayarak yatak örtüsünü yüzüne kapattı, ne yaptıysak çocuğu mutlu edemedik. Bu oldukça garipti çünkü daha önce eve gideceği için ağlayan çocuk görmemiştim. Sonunda derdini anladık, palyaçolar gelince hastanede olmak istiyordu. Bu olay üzerine ağzımdan, bu hafta taburcu olan çocuklar da eğlenceye katılsınlar diye o anda çok mantıklı gelen,  talihsiz olduğunu sonradan anladığım bir söz çıktı.

Sonuç olarak toplamda 40 değil de hadi bilemedin 60/70 oyuncak alıp bu işi toparlarız diye düşündüm.

O tarihte henüz yuvarlak hastane binasının inşaatı devam ediyordu, bütün birimler eski binalardaydı. Şimdi yuvarlak bina ile 11 katlı yüksek binanın arasında uzanan yassı bina genellikle polikliniklerin, laboratuvarların, idari birimlerin olduğu kısımdı. Zemin katta ve birinci katta iki bina arasında asansörlerin olduğu koridordan geçişler vardı. Uzun binada ise servisler bulunuyordu.

Pediatrinin mevcut polikliniklerinin hepsi birinci kattaydı. Aynı katta, bizim polikliniklerle, uzun binanın birinci katında olan servisimizin arasında, diğer birkaç bölümün daha poliklinikleri ve şimdiki Gastroenterolojinin yerinde bulunan başhekimlik vardı.

Cuma günü, gelecek olan tiyatrocu arkadaşları benden başka tanıyan olmadığı için, eğlence saatinden biraz daha önce servise yöneldim. Ancak ortada bir sorun olduğu görünüyordu, koridorlar insan kaynıyordu. Önce başhekimlerin başı dertte diye düşündüm. Çünkü daha önce de bir kez sosyal sigortalar kanununda bir değişiklik yapılıp da, bir çok hastanın paraları ödenmesinde problem çıktığı zaman, başhekimlik önünde böyle bir mahşeri kalabalığın toplandığını görmüştüm.  Kim bilir gene başlarında nasıl bir dert var diye düşünerek, asansörlere doğru yürümeye çalıştım.

Sadece yürümeye çalıştım diyorum, çünkü kalabalıktan yol almam mümkün değildi. Neyse ki kalabalıktan, hastaneden çalışan ve beni tanıyan  birkaç kişi çıkıp bana yol açtı da servisin kapısına varabildim. Servisin içi başka bir hikaye, çünkü ortalık insan kaynıyor. Ne oluyor demem kalmadı, servisin sorumlu hemşiresi bütün bu kalabalığın birim eğlence için toplandığını söyledi. Meğer başı dertte olan bizmişiz.

Bu kadar kalabalık nasıl toplandı diye sorunca, ben hani bu hafta taburcu olan çocuklar da gelebilir demiştim ya, bunu bu güne kadar bizim servisten taburcu olan herkes gelebilir diye algılamışlar. Bizim eski hastalar da yetmemiş, komşular duymuş,  Kalkınma mahallesinde ne kadar çocuk varsa, anneleriyle birlikte, soluğu hastanede almış. Sadece onlar da değil, hastaneden çalışan ne kadar temizlik işçisi varsa, çocuğunu kapıp getirmiş, çocuğu olmayan da merakından gelmiş.

Üstelik de her çocuk bayrama gelir gibi giyinip, süslenip gelmiş. Ortalık hevesle bekleyen çocuk ve daha da fazla yetişkinle insan kaynıyor.  Hiç saymadım ama çoluk çocuk en az 500 kişi var. Benim servise girdiğimi gören koridorlardaki herkes de servise hücum edince serviste adım atacak, nefes alacak yer kalmadı.

Oysa ben hiç böyle bir şey düşünmemiştim. Bu kalabalığı görünce çok tedirgin oldum, çünkü günlerden beri solunum cihazında yatan bir hastamız vardı. Şu sırada çocuğa bir şey olsa, insanları yarıp yanına bile gidemeyiz. Bende bu şans varken kesin tam da bu karmaşada çocuk can verir diye paniğe kapıldım. Eğlenceyi iptal etmeye karar verip, tiyatrocu arkadaşlara telefon açtım, ki telefon kulağımın dibinde çınladı. Meğer tam da o anda, onlar da kalabalığı yarıp yanıma ulaşmayı başarmışlar.

Üzerlerinde palyaço kıyafeti olmadığı halde, çalgıları ve kıyafet çantalarını görüp gelenlerin, beklenen tiyatrocular olduğu anlaşılmıştı. Kalabalıktan inanılmaz bir heyecan yükseldi.

Artık geri dönüş yoktu.

Mecburen gençlere kıyafetlerini değiştirecekleri odayı gösterdim. Bir tarafım da çok huzursuz, öyle ya solunum cihazındaki çocuğa o anda bir şey olmasa bile, ben o çocuğun ailesi olsam, benim çocuğum ölürken, serviste eğlence yaptılar diye ömür boyu unutamam.

Palyaçolarımız odadan çıkarken ellerimi kaldırıp, kalabalığı susturdum ve çok da bağırmadığım halde, servisin her yerinden duyulabilen bir sesle, servisimizde yatan çok ağır bir hastamız var, şimdi sizden izin istiyorum, sessizce bekleyin, çünkü önce o hastanın yanına gideceğiz, daha sonra odadan çıkıp sizin için eğlenceye devam edeceğiz dedim.

Kollarımı kaldırarak bu sözleri söyleyince, asasını kaldıran Musa Peygamberin denizi yarması gibi, kalabalık önümde yarıldı, bana ve arkamdan gelen palyaçolara bir kişinin geçebileceği kadar yol açtılar ve biz hastamızın odasına görkemli bir giriş yaptık. Cihazda yatan çocuk 10 yaş civarında şu anda hastalığını hatırlamadığım ama günlerdir, bilinci kapalı bir şekilde yatan hiçbir ümidimizin kalmadığı bir hastaydı. O anda yanında 20 yaş civarında olduğunu düşündüğüm ablası refakatçi kalıyordu. Palyaçolardan birinin elinde bir gitar, diğerinde de flüt vardı. Gençler, sanki günleri hastalar arasında geçiyormuş gibi, hiçbir tedirginlik göstermeden çok yumuşak ve güzel bir ezgi çalmaya başladılar.

Bu sırada inanılmaz bir şey oldu, günlerden beri hiçbir hayat belirtisi göstermeyen çocuk, müziği duyunca, soluk borusundaki boruyu sabit tutan bantların arasından açıkça görülecek şekilde gülümsemeye başladı. Çocuğun güldüğünü görünce ablası ağlamaya başladı. Servis sorumlu hemşire arkadaşımla ben de önce gizlice sonra artık açıktan açığa ağlamaya başladık.

Dışarıdaki kalabalıktan da bir sabırsızlık belirtisi gelmediği için, gençler yarım saat kadar bu çocuğun başında çaldılar.

Daha sonra dışarı çıktılar. Aman ki aman, sanki serviste en meşhur bir pop yıldızı konser veriyor. Meğer herkes ne kadar eğlence meraklısıymış, hastanedeki temizlik personeli, mahalleli kadınlar, çocuklarla birlikte okul şarkılarına eşlik ediyor, el çırpıyorlar. Bu coşkuyu gören tiyatrocular da coştukça coştu, istek almaya bile başladılar, türküler, şarkılar söylemeye başladılar. Millet ayağa kalkıp yer bulamadıkları için oldukları yerde horon bile tepmeye başladı. Ortalık yıkılıyor, resmen kıyamet kopuyor.

Biz, bir hemşire arkadaşla, solunum cihazındaki çocuğun odasında nöbet tutarken, çocuğun ablası da dışarı çıkıp coşkuya katıldı.

Eğlence saatler boyu sürdü. Sonunda nihayet palyaçolar gitti, herkes istemeden de olsa dağıldı. Bize gelince gözlerimiz kıpkırmızı, başımız ağrıyarak, şükür bitti diyerek ayrıldık.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra çocuğumuz vefat etti. Aradan bir ay filan geçmişti ki bir gün ablası beni ziyarete geldi. Elinde çocuğun palyaçolarla birlikte çekilmiş resimleri vardı. Kardeşimi son anda güldürdünüz diyerek, ağlayarak teşekkür etti. Onu düşündükçe hep o son gülüşünü hatırlayacakmış.

O gün iyi ki eğlenceyi o çocuğun yatağının başında başlatmışım.

Bundan sonra akıllandık, bu tür eğlenceleri amfide yapmaya başladık. Ancak bir daha ne bu kadar kalabalık toplandı, ne de bu kadar eğlenceli oldu.

SAYIN HERŞEYİ BİLEN CAHİLLER, SİZ HİÇ AŞISIZLIKTAN ÖLEN, SAKAT KALAN ÇOCUK GÖRMEDİNİZ, AMA BİZ BU SESSİZ KURBANLARDAN ÇOK GÖRDÜK.

Şu günlerde inanılmaz bir aşı karşıtlığıdır körükleniyor. Artık bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan insanlardan bıktım usandım. Yok efendim aşılar otizm yapıyormuş, yok efendim daha neler, neler…

Alın size kendi tecrübelerimden birkaç hasta…

Hacettepe ile ilgisi olan herkes  servis 38in,  2 yaş altındaki çocukların enfeksiyon hastalıklarının sevisi olduğunu bilir. Benim zamanımda pediatri asistanlarının en çok korktuğu servislerden biriydi, hem hastası çoktu, hem de ölümler çok fazlaydı. Burada çalışmak maddi manevi çok zordu,  bütün gün döne döne mayi takar, bir o hastaya bir ötekine koşup dururduk, ayaklarımıza kara sular inerdi, gene de her gün ölü verirdik. Bu bebeklerin pek çoğu, ondan bir aşı ya da ishalken su esirgendiği için ve iş işten geçene kadar getirilmedikleri için ölürdü.

Bu belalı serviste çalışırken 10 aylık adına ‘Berbat Süleyman’ taktığım bir bebek yatmıştı. Gerçek adını hatırlamıyorum, ancak bebeciği hiç unutmadım. Çok güzel beslenmiş, topuz gibi bir oğlancıktı. Muhtemelen hafif bir süt alerjisi olmalıydı, çünkü kıpkırmızı hafifçe kabuklanmış tombul yanakları vardı. Saçlarını büyük çocuk gibi tıraş etmişlerdi. O kadar güzel ve kendine özgü bir bebekti ki onu zihnimde sürekli eski Türk sinema filmlerindeki Ömercik tiplemesi gibi canlandırırdım. Üzerine askılı ve yamalı bir kot pantolon giydirip, başına kasket takıp, koltuk altına birkaç gazete tutuşturup sokaklarda gazete sattığını hayal ederdim. Lakabını da mahalleye kök söktürecek bir tip bu diyerek takmıştım, bu lakap ve betimleme çocuğa o kadar uygundu ki, bütün servis bebeğe ‘ senin Süleyman’ demeye başlamıştı.

Bu küçük bebecik kızamık ve kızamığa bağlı zatürre tanısı ile yatmıştı. Kızamık zatürre yaptı mı felaket bir şeydir. Giderek akciğerdeki hasar daha da derinleşir, hava kesecikleri kapanır, iş bu hale geldikten sonra da çocuk havasızlıktan boğularak ölür. O zamanlar elimizin altında şimdiki ilaçlar ve makineler de yoktu, yani iş bu hale geldi mi, artık elimizden pek bir şey gelmiyordu.

Berbat Süleyman’cık elimizin altında, testereyle tahta keser gibi hırlaya hırlaya, her nefes çabasında, göğüs kafesi omurgasına değecek derecede çekile çekile, bin bir işkence ile, çok ama çok zor yoldan can verdi.

Sebep; Süleyman kızamık aşısı olmamıştı. O zamanlar kızamık aşısı 1 yaşında yapılırdı, Süleyman’ın öldüğü sene, böyle kızamığa bağlı minik bebek ölümleri olduğu için, kızamık aşısı 9 aya çekilmişti.

Berbat Süleyman’ın adını hatırlamıyorum ama yaşadıklarını asla unutmadım. Şimdi zihnimdeki sadece bu bebeğin can çekişme görüntülerini, o gönül rahatlığı ile aşı karşıtı kitap yazan adama iletebilsem, biraz vicdanı varsa kendi kitabını kendisi toplatıp meydanlarda yakar.

Tabii hatıralarımda sadece Berbat Süleyman yok.

Yine asistanlıktan bu kez de 24ten yani 2 yaşından büyük çocuk enfeksiyon servisinden birkaç çocuktan söz etmeliyim.

Bunlardan biri çocuk felci olan 7/8 yaşlarında bir erkek çocuktu. Hastalık en ağır şekliyle vurmuş, solunum kaslarını da tutmuştu. Haftalarca, solunum cihazında kaldı nihayet solum kasları geri döndü, çocuk nefes almaya ve konuşmaya başladı, ancak bacaklarındaki felç tamamen yerleşti. Çocuk tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. Bacaklarında hemen hemen hiç canlı kas kalmadığı için ameliyat şansı da yoktu.

Bu çocuğun babası polisti, yani pek de cahil bir insan sayılmazdı. Ziyarete sadece babası gelirdi, annesini hiç göremedim. Bir gün babası ile konuşurken aşı konusunu açmıştım ve hayatımda ilk kez, ‘inanç(!)’ kaynaklı aşı karşıtlığı ile karşılaşmıştım. Ben neden aşı yaptırmadınız, bakın çocuk hiç uğruna sakat kalacak dediğim zaman adam resmen üzerime sıçramıştı, o çocuğun kaderi buymuş, Allah’ın takdiri böyleymiş, ben kim oluyormuşum da takdiri ilahiyi sorguluyormuşum. Yani bir dayak yemedim işte o kadar. Adama, madem çocuğun hastalıktan korunması Allah’ın işine karışmak oluyor da, hastalanınca tedavi edilmesi Allah’ın işine karışmak olmuyor mu diye sordum. Sen kendi işine bak, dini konuları ilim sahiplerine bırak gibi saçma sapan bir cevap vermişti. Aramızda pencere teli olmasaydı gırtlağına sarılacak kadar sinirlenmiştim.

Sonuç; o çocuk her iki bacağını da kullanamaz bir halde taburcu oldu. Aldığım tıbbi geçmiş hikayesine göre hiçbir aşısı yapılmamıştı.

Yine aynı serviste bu kez kıdemli asistan olarak çalışıyordum. Melek isminde bir kız çocuğu yatmıştı. Çocuk ağır derecede tetanoz vakasıydı. Bütün bedeni tahta gibi kasılmıştı, ağzı kasılmış, dili dişlerinin arasında kalıp şişerek nefes yollarını kapatmıştı. Bu çocuk haftalar süren tedaviye cevap vererek yaşadı ve herhangi bir görünür sakatlığı da kalmadı. Ancak dilini o kadar kötü bir şekilde ısırmıştı ki, dilin büyük bir bölümü çürüdü. Her gün diline pansuman yaparken bu çürüyen kısımları temizlememiz gerekiyordu, sonuçta çocuğun dilinin sadece kökü ve ucunun da küçük bir parçasını kurtarabilmiştik.

Çünkü, bu çocuğun cildinde Ehler Danlos sendromu dediğimiz, ve cildinin sağlamlığını azaltan bir hastalığı vardı. Bacağına ufak bir çivi değmiş ve çocuğun bacağından büyük bir deri parçasını yırtmıştı. Aile çocuğun bu çeşit yaralanmalarına alışık olduğundan önemsememiş, tetanoz aşısını yaptırmamıştı.

Sonuç; Melek, küçük bir yaralanma sonucunda canını zor kurtardı ve ömrünü kalan kısmını dilinin büyük bir bölümü olmadan yaşamak zorunda kaldı.

Tabii bizim neslin tanık olduğu yeni doğan tetanoz vakalarından hiç söz etmiyorum. Bu vakaların her biri de anneleri gebeyken aşı olmadığı için ve doğum da sağlıksız koşullarda yapıldığı için kaybedildiler. Şimdi artık çok şükür bu vakaları görmez olduk. Gebeler aşı yaptırmazsa gelecek nesil doktorlar kolaylıkla, daha birkaç günlük bebek iken kasıla kasıla ölen bebekleri de görür.

Bu kez de Elazığ’da mecburi hizmet yaparken yatırdığımız difterili bir hastadan bahsedeyim. Muhtemelen benim neslimde difteri vakası görmüş birkaç doktordan biri ben olmalıyım. Difteri yani hani romanlara konu olan ‘kuş palazı’ hastalığı korkunçdan da korkutucu bir hastalıktır.

Hastalık bildiğiniz bademcik iltihabı gibi başlar ki gerçekten de bademcik iltihabıdır. Ancak, bu iltihabı yapan mikrop çok ağır zehirler salgılar. Bu zehirler birkaç gün içerisinde yukarıdan aşağıya doğru ilerleyen felce neden olur. Bizim hastamızın da önce boğaz kasları, ardından solunum kasları son olarak da kol ve bacakları felç oldu.

O hasta ile inanılmaz derecede uğraşmıştık. Günlerce, gecelerce başında elimizde aspirasyon cihazı ve ambu ile nöbet tuttuk, neredeyse her yarım saatte bir aspire ettik. Neyse ki oldukça yeterli bir solunum cihazımız vardı ve çok yakın takiple bu çocuk iyileşti. Ancak iyileşmesi haftalar sürdü, önce kol ve bacaklar, sonra solunum kasları, yani aşağıdan yukarıya doğru felçleri düzeldi.

Bu arada okulunda tarama yapıp 10 çocuğun boğazında da difteri mikrobu taşıdığını anladık. Ancak onlar aşılı olduklarından hasta olmamışlardı. Taşıyıcı vakaların toplum için büyük bir tehlike teşkil edeceğini bildiğimiz için onları da tedavi etmiştik.

Sonuç; çocuğunu aşılatmaya üşenen bu aile, hastane masraflarına büyük bir reaksiyon gösterip bizi gazetelere vermekten hiç erinmedi. Bütün yerel gazeteler bir boğaz iltihabı için bu kadar fatura çıkar mı diye veryansın ettiler, hastanemizi kötülediler.

Bir hasta da meslek hayatımın son yıllarından yazayım.

Bu da bir ‘inanç(!)’ bağlantılı aşı karşıtlığıydı. Çocuk boğmaca olmuştu, tabii ki aşı yaptırılmamış bir çocuktu. Aile benim ilaç firmalarıyla bağlantım olduğunda kuşku duyduğu için ilaç da kullanmıyordu. Ancak gene de  çocuklarını tedavi etmemi  bekliyorlardı. Bu ailede, hem anne, hem de baba üniversite mezunuydu. Hastayı özel muayenehaneme getirmişlerdi. Hem beni hem de servis çalışanlarını çok bunalttılar. İstanbul’dan birilerine telefon edip oradaki doktordan bir şeyler öğrenip gelip bizimle kavga ediyorlar, öte taraftan da çocuğa herhangi bir şey yapmamızı engelliyorlardı.

Sonuç; çocuğa ne oldu bilmiyorum, ben muayene parasını aileye iade edip İstanbul’a güvendikleri doktora sevk ettim. Ama bu çocuk bu kadar solunum sıkıntısını sadece kör cahillikten ötürü çekti.

Çocuğuna aşı yaptırmamayı düşünen aileler için yazdım.

BANA HORMON YAZMIŞSIN

Bu günlerde ağzı olan konuşuyor.  Özellikle çıkartıldığını düşündüğüm ciddi bir aşı ve ilaç düşmanlığı var.

Bu düşmanlık önceleri, dünyaya kapalı, etkilenmeye açık, okuma yazma oranı düşük köylerde ya da iradesini toplu halde bir kişi ya da kişilere teslim etmeyi seçen guruplar arasında yaygındı. Belli bir kişiye bağlı olan izleyiciler, kendilerine bağlı bulundukları topluluğun kuralları dışına çıkma iradesi hakkı tanımadıkları için çocuklara aşı yapılmasın dendiyse aşı yaptırmazdılar.

Bu sonuca ulaşmak için bazen, devlet aşı yaptırıp çocuklarınızı kısır edecek denilirdi. Bazen de,  eğer çocuğun kaderinde hasta olmak varsa, olması gerekir, hasta olmasını engellemek Allah’ın iradesine karşı gelmektir denirdi. Eğer bu dünyada acı çekersen bir takım günahların bedeli bu dünyada ödenmiş olursun, öte dünyada ödenecek daha az günah kalır  anlamına gelen bir takım hurafeler kullanılırdı.

Fakat son yıllarda bir yandan alternatif her derde deva bitkisel ilaçlar, hacamatçılar, sülükçüler, cin def edicilerin sayısı pıtrak gibi patlatıldı. Bu konuda ciddi bir piyasa yaratıldı. Buna paralel olarak, newage modasına dahil olmak üzere daha okumuş yazmış, eli para tutmuş kesim arasında da ciddi bir aşı ve ilaç karşıtlığı meydana çıkmaya başladı.

Bu kesim aşıların okudukları ya da duydukları bir şeye inanıp aşıların bazı komplikasyonlarını gözlerinde büyüttükçe büyüterek, aşıların zararlı olduğunu ileri sürüyor ve aşı yapılmasına karşı çıkıyor. Tabii bu kişilerden hiç biri  insanlık tarihi boyunca mesela kızamıktan ölen insan sayısının ne kadar ciddi bir boyuta ulaştığını bilmiyor. Şimdi aşı ile kızamık büyük ölçüde ortadan kaldırıldı ya aşının yan etkileri yüzünden aşı yaptırılmak istenmiyor.

Yani aşının meydana getirebileceği 7 milyonda bir hastalık riskini almamak için, kızamığın meydana getireceği zatürre ve ölüm riski göz ardı ediliyor. Üstelik kızamık o kadar salgın bir hastalık meydana getirebilir ki, bir kış içerisinde kolayca yüzlerce bebek kaybedilebilir.

Evet de bırakın da bu işleri bilenler konuşsun, ama zaten onlar konuşmazlar. Komplikasyonları tespit edip mümkün olan en masum aşıyı meydana getirmek için saha çalışmaları, ARGE (araştırma/geliştirme) çalışmaları yaparlar.

Aşı olmak her çocuğun yemek, barınmak, okumak gibi en temel hakkıdır. Çocuğuna aşı yaptırmak ise her anne babanın, çocuğunu barındırmak, okula göndermek gibi en temel görevlerinden biridir.

Ayrıca toplum geneli aşılanmış ise aşısız bireyler toplum içerisinde zayıf halka oluştururlar ve bütün topluma zarar verirler. Bu nedenle bence çocuğuna aşı yaptırmayan ya da tedavisini reddeden ailelere cezai yaptırım gerekir, 18 yaşından daha büyük ise o zaman kendi iradesi ile isteyen istediği tedaviyi ret etsin. Benim düşüncem bu yöndedir.

Ben hiçbir şekilde tamamlayıcı tıp dediğimiz, masaj, kaplıca, bitkisel ilaç gibi şeylere karşıt olmadım. Eğer hastanın belirtilerini ve duygusal gerginliğini azaltan bir şeyse bunların yapılmasını da her zaman teşvik ettim.

Tek koşulum yapılan tıbbi tedaviye aksi tesir yapacak ya da tedavinin kesilmesini sağlayacak şeylerin yapılmamasıydı.

Kendi pratiğimden çok yaygın bir örnek vermem gerekirse diabetli çocukların aileleri hemen insülinden kurtulabilecekleri yollar aramaya başlardı. Tip 1 diabetin başlangıcında insülin ihtiyacının çok düşük olduğu bir balayı dönemi vardır. Tam da bu dönemde bir şey kullanmaya başladıklarında o kullandıkları şeye çok inanmaya başlardılar. Bu nedenle her çocuğun ailesine üşenmeden saatlerce bu durumu anlatırdım bununla da kalmayıp, başlangıç aşamasında hastaları çok sık kontrole çağırırdım. Buna karşılık mesela krom kullanmak isteyenler çıkardı, dudağımı bükerek pek de inanmadığımı bildirir ama kesinlikle insülini kesmeden deneme yapabilirsiniz, sonuçları görmek istiyorum diyerek zorla razı olmuş görünür, birkaç gün sonra şeker ölçümlerini yazdıkları defteri kontrol edip, kullandıkları ilacın işe yaramadığını onlara da gösterirdim. Bilirdim ki ben baştan olmaz desem gene de kullanacak ve bundan sonra da bu arayışlarından beni haberdar etmeyecek ve sonuç kim bilir nerelere gidecek.

Ben hormon bilimle uğraştım. Bizim uğraştığımız bir de hormon karşıtlığı diye bir olgu var. Hormon karşıtlığı hem de meslektaşlar arasında bile yaygındır. Hem halktaki genel hormon karşıtlığının hem de sağlık çalışanlarının hormon karşıtlığına örnekler vereceğim.

Son yıllarda, şehirde yaşayan bir tüketicinin genetiği değiştirilmemiş, kimyasallarla ilaçlanmamış  ürün bulması çok zor. Basında şekli bozuk bitkilerin resimlerinin, hormonlu domates, hormonlu patlıcan diye basılması oldukça yaygındır. Hal böyle olunca da, hormon denilince ortalama bir insanın aklına domatesin yaprağının kenarından gaga gibi bir parça domates daha çıkartan esrarengiz bir şey geliyor. Böyle olunca da insanların hormona karşı olması normal elbette.

Bir gün hastanedeki odamın kapısına yanında büyüme hormonu yokluğunun bütün belirtilerini gösteren bir kız çocuğu olan bir adam geldi. Kapıda bekleyen bütün hastaları yararak bana ulaştı ve hiç tanımadığım bir doktordan bana selam getirerek, kimsesiz olduğunu iddia ettiği çocuğa bakmamı istedi. Ben de çocuğa bakıp evet bu hastayı benim muayene etmem lazım, şimdi sekreterliğe gidip bir dosya çıkarıp gelin dedim.

Adam birden bire delirdi, vay efendim selamın da bir hatırı yok muymuş, çocuk kimsesizmiş, kendisi zaten hayır için getirmişmiş, dosya da ne demekmiş, ben ona ne demek istiyormuşum, nasıl üzerime yürüdüyse, diğer hasta sahipleri üzerine atılıp, adamı belinden yakalayıp  çekerek    benden uzaklaştırdılar.

Sonunda adamın neden o kadar reaksiyon gösterdiğini anladım ve sen yanlış anladın, ben senden dosya istedim özel muayene parası filan istemedim, hani kartondan, içinde kağıtlar olan dosyalar var ya işte ondan çıkart ki, kayıt tutmam lazım, hani nasıl ki mahkemede çıkartıyorsun, burası da bir devlet dairesi kayıt tutmadan hiçbir şey yapamam dedim.

Adam bin bir suratla uzaklaştı. Artık gelmez sandım ama, yarım saat geçmeden elinde dosya ile geri geldi. Bu kez yanında kızın ailesi de vardı. Bu adam meğer her köyde mahallede bulunan, köylüsünün mahallelisinin hastanelerdeki her işlerini yaptırıp, bu şekilde yolunu bulan adamlardan biriymiş, yani hasta kimsesiz değilmiş, sadece ailesi hastanede kendine yol gösterecek birine ihtiyaç duyan bir çocuktu.

Neyse uzun lafın kısası sonuçta hastayı muayene ve tetkik ettim, ki bunlar için kısa süreli yatış bile yaptım. Başlangıçta düşündüğüm gibi hastanın ciddi hipofiz yetmezliği ortaya çıktı. Ailenin sosyal desteği de vardı. Bizim ilaçlar çok pahalı olduğundan bu destek çok önemli oluyordu.  Bir çok aile sırf bu nedenle ilaç kullanamıyordu. Hatta bir çoğuna sigortalı işe girmeleri için akıl verirdik, onlar işe girdikten sonra ilaç başlayabilirdik.

Ben bu aile için nasıl olsa ilaç temininde de sorun olmayacak diye gönül rahatlığı ile ilaçları yazdım. Gidip eczaneden ilaçları alıp kullanmaya  başlayacaklardı.

Ancak hiç de öyle olmadı.

Bir saat sonra, kızın babası ve hani ilk kez bekleyen hastaları yara döke kapıma dalan adam vardı ya, birlikte geri geldiler, ellerindeki reçetemi hışımla yüzüme doğru sallayıp, nefret içerisinde ‘sen bize hormon yazmışsın’ diye çemkirerek üzerime yürüdüler. Evet, elbette hormon yazdım ve bunu size de söyledim şimdi ne oldu dedim. Eczacı kalfası bu ilaç değil hormon demiş ve bizimkilerin tepesi atmış. Artık ne daha önceki anlattığımız hormon eksikliğini dinlediler ne de bu domates hormonu değil dememi dinlediler. Dayak yemekten kıl payı kurtuldum, bu olayda tek iyi taraf da zaten bu. Kız ise bir daha getirilmedi, şimdiye kadar çoktan ölmüştür.

Meslekten insanlardan gelen bir diğer hormon karşıtlığı da steroid karşıtlığıdır. Tuhaf olan, hiçbir şekilde tıbbi ihtiyaç olmadan, sırf kas yapmak için bol bol steroid kullanan bir sürü insan var. Buna karşılık meslek hayatım boyunca, doğuştan böbrek üstü bezi yetersizliği olup da ömür boyu steroid kullanması gereken hastaların ilaçlarını bu ilaç tehlikeli bu kadar küçük çocuğa katiyen verilmez diye ilacı satmayı ret eden eczacılarla, şimdi çocuğun enfeksiyonu var bu ilaç verilmez diye ilaç dozunun artırılması gerekirken ilacı tümden kesin doktorlarla karşılaştım. Neyse ki yıllarca aynı bölgede, aynı işi yapıp güven kazandıkça bu durumlar ortadan kalktı.

İŞ YERİNDE ZÜLME UĞRAMAK DİZİSİ 3; DEKANIN ODASINDA AZAR, İFTİRA VE DİRENİŞ

Daha önceki yazılarımda doçentlik kadromun verilmesi ile ilgili başımdan geçen garip olayları anlatmıştım.

O yıl hemen her ay kendimle ilgili bir dedikodu da duyuyordum. Bu dedikodulara göre çok aktif ve cidden seviyesiz bir özel hayatım olmalıydı. Gerçekten de ağza kolayca alınacak şeyler değildi. Bu dedikoduların ilkini duyduğumda günlerce kendime gelememiştim. Dozu giderek artan daha sonrakileri duyduğumda artık gülüp geçmeye başlamıştım.

Ama kesin olan bir şey vardı ki kaynağını kestirebildiğim ve dedikoduyu yayanı net olarak bildiğim bu dedikodular, sistematik bir kötülüğün sonucuydu. Beni mesleki yetersizlik gibi bir şeyle suçlayamadıklarından, belden aşağı vurup, küçük düşürmeye çalışıyorlardı. Çünkü bu dedikodulardan herhangi birine inanan herhangi bir kişinin bana zerre kadar saygısı kalmazdı. Bundan eminim.

O zamanlar dekan olan adamın bir kirli işler arşivi vardı. Hemen herkese ait bir dosya tutar, mesela paragöz bir hocanın hastadan para aldığına dair bir delil, zampara bir adamın gönül işlerine ilişkin bir delil ya da benzeri şeyleri elinde bulundurur,  sonra da bunlarla kişileri tehdit ederdi.

Bu arada şunu da belirtmekte fayda var. Çoğu zaman da elinde en kalın hata dosyası olan kişiye bir konuda yetki verir, mesela cerrahi bilimler başkanı yapar, sonra da o adamı tetikçi gibi kullanırdı. O kişinin ipi artık elinde olduğu için kendini ufak tefek işler için yormazdı.

Dekan bey, benim için de dosya oluşturmaya gayret etti.

İşe  geç geliyor diyemiyorlardı, herkesten evvel ben hastanede oluyordum. Hastalara zarar veriyor diyemiyorlardı, hastalarım benden çok memnundu, hatta öğretim üyelerinin çocuklarının da doktoru olmuştum.

Belki ders anlatması yetersizdir diye düşündüler, hatta bir gün, bir dönem dersime aniden dekanın tetikçisi olduğunu bildiğim bir hoca girdi ve arka sıraya oturdu. Güya benim dersimi izlemeye gelmiş. Halbuki,  KTÜ’de hiç böyle bir gelenek yoktur, üstelik bu hoca bizim bölümün hocası bile değildi. Ben hiç bozuntuya vermeden, hocam hoş geldiniz diyerek derse kaldığım yerden devam ettim. Sonra ders bitince ‘öğrenmenin yaşı yok’ diye dalgamı da geçerek hocaya teşekkür ettim. Bu hoca benim için dersi kötü anlattı diyememiş, aksine güzel anlattı demek zorunda kalmıştı.

Birkaç kez bazı hastalar bana elden para vermek için çok ısrar ettiler, hatta biri masamın üzerine para attı. Kapıdan çıkmadan adamı yakalayıp, parayı geri verdim. Dışarı kadar adamla birlikte çıkıp koridorda elden para almıyorum diye bağırdım. Kapımda bekleyen birkaç takım elbiseli adam hemen uzaklaştı. Yani adamı yakalayıp parayı cebine tıkıştırmasam polis baskını yiyecektim.

Özel muayene olmak isteyenlerin sekreterliğe resmen makbuz karşılığı para ödemeleri gerekiyordu, bu paranın bir kısmı hastaneye gidiyordu ve vergisi ödeniyordu. Oysa doktor elden para alırsa bütün para kendinin oluyordu, bu aynı zamanda suç teşkil ettiği için, hasta kapıdan çıkar çıkmaz polis baskını yiyen birkaç hoca olmuştu.

 Hal böyle olunca eğer sana çok kızmışlarsa karakolluk oluyordun, yok seni manüple edebileceklerini düşünürlerse dekanın odasına çağrılıp önce kirli dosyan yüzüne vuruluyor, sonra da bir şekilde seninle anlaşılıyordu. Bana baskın da yapamadılar.

Benim için  bir türlü dosya oluşturamıyordu. Böylece tetikçilerinden bir karı kocayı hakkımda dedikodu üretmekle görevlendirdi.

Neyse şimdi tekrar hatırlatayım, doçentlik kadromun gazeteye ilanından sonra bir yıl geçti, bütün arkadaşlarıma kadroları verildi. Bir tek bana sebepsizce verilmiyordu. Ertesi yıl doçent olanların kadro ilanları verilmişti, artık onların doçentlik kadrolarının verileceği üniversite kurulu yapılacaktı. O hafta benim de avukat aracılığı ile verdiğim dilekçeye cevap vermeleri gerekiyordu. Eğer cevap vermezlerse üniversiteyi mahkemeye verip, kadromu ancak ondan sonra alacaktım. Kaybedecekleri kesin olan böyle bir mahkemeyi göze alamayacakları için o hafta yapılacak kurulda benim kadromu da vermeleri gerekiyordu.

Cuma günü kurul yapılacaktı, sanırım Çarşamba günü dekan beni odasına çağırdı. Sonradan anladığım kadarı ile çaresiz kalmıştı, mecburen doçentlik kadrom verilecekti. Bana kadro verilince dekanın karizması çizilecek ya hiç olmazsa odama geldi ağladı, ben de dayanamadım verdim kadrosunu diyebilmek istiyor, beni illa ki ağlatacak, ona karar vermiş.

Hiç unutmuyorum, bir öğlen dersinden sonra odasına gittim. Beni kollarını kavuşturmuş, gardını almış bir şekilde ayakta karşıladı. Sen kadro istiyorsun ama Hacettepe’de baş asistanlarla diye söze başladı. Bu dedikoduyu duymuştum, adama sözünü tamamlatmadım, evet kadromu istiyorum, sizden oğlunuzu istemiyorum dedim.

Sonra da ne mutlu bana ki sen çalışmıyorsun, hastaların senden memnun değil, öğrenciler senden memnun değil, ders anlatamıyorsun diyemediğiniz için hakkımda böyle dedikodu yapıyorsunuz. Eğer bu söylediklerini yaptıysam size laf düşmez bu hezeyanları kendinize saklayın. Bir de dindar geçiniyorsunuz, gıybet yapmanın ne kadar kötü bir günah olduğunu benden duymak ağırınıza gitmeyecek mi dedim.

Erkek olsan seni yumruklardım mı demedi, ben seni istesem ağlatırım mı demedi. Sinirinden titriyor artık, ben de karşısında öküz gibi durdum, hiç sesimi yükseltmeden her sözüne cevap verdim. Verdiğim cevapların hiç biri yenir yutulur cinsten değildi. Ancak hiç biri de kafamdan uydurduğum şeyler değildi, hepsi de gerçekti. Mesela seni yumruklarım diyor, biliyorum bu odada yediğin dayağı, ama o dayağı hak etmiştin deyip neden hak ettiğini anlatıyorum. İşin tuhaf tarafı bu olayda bana hak veriyor. Seni ağlatırım diyor, sen kendi haline ağla, bana duyduğun sinirden ahiretini yaktın, kul hakkı ile gideceksin diyorum. Gözleri yerinden çıkıyor, benden korkuyor. Daha bir sürü tuhaf konuşma geçiyor aramızda. Sonunda galiba, bir saat kadar çata çat kavga edip, odadan çıkıyorum. Çıkarken de kadroyu onun değil rektörün ‘’mecburen’’ vereceğini söylüyorum. Çıkarken de kapıyı çarpıyorum, geri dönüp gülerek rüzgar çarptı diyorum. Böyle seviyesiz bir kavgayı ne daha önce yaptım ne de daha sonra, ama bence çok gerekliydi. Valla bir yıldır şişen yüreğimin yangını söndü.

O Cuma günü kadrom verildi. Daha önceki yıl kadrosu ilan edilmeyip de yeni edilen arkadaşlar ve o yıl doçent olan arkadaşlarla birlikte kadroya geçtim yani tam bir yıl maaşımı hak ettiğimden daha eksik aldım.

O günden sonra artık bir daha hakkımda bu tür bir dedikodu konuşan olmadı.

Dekan da odadan çıkıp, bu kız aslında çok akıllı ve yiğit bir kız  ama onu ana bilim dalı başkanı kandırıyor demiş. Artık ne demekse birlikte İngiliz siyaseti yapıyormuşuz.  

Aradan yıllar geçti, ben muayenehane açtığım zaman eski dekana bir çok hasta gönderdim. Bütün bu hastalara benim hekimliğimi öve, öve bitiremedi.

Yani sonuçta ne sicilime devlet düşmanı yazan dekanla  ne de bana bilim hırsızı diyen kendi ana bilim dalımdaki öğretim üyesiyle küskün kaldım.

Onlardan nefret de etmiyorum, çünkü onları o kadar önemli bulmuyorum.

Bu yazıları yazma sebebim, beni erken emekli olmakla adeta suçlayan arkadaşlarıma kızılcık şerbeti  kusmadığımı anlatmak.

İŞ YERİNDE ZÜLME UĞRAMAK DİZİSİ 2, SİCİL NASIL BOZULUR?

Üniversitelerde biraz da göstermelik olarak rektörlük seçimleri yapılırdı. Rektörler, öğretim üyelerinin oyları ile seçilirdi. Göstermelik diyorum, çünkü sen kimi seçersen seç, rektörün kim olacağına YÖK ve cumhurbaşkanı karar verirdi. Eskiden genellikle en fazla oy  alan aday rektör olurdu, ama sonraları bu eğilim değişti, seçim iyice boşa çıktı ve sonunda sanırım kaldırıldı.

Seçimlerin kaldırıldığı doğruysa iyi olmuş, çünkü son haliyle seçimler, aylarca devam eden bir karmaşa yaratıyor, bir çok öğretim üyesinin mesaisi sadece önümüzdeki seçim haline geliyordu. Bu aylarda, daha önceleri yüzüne bakmayan seçildikten sonra da bakmayacak olan adaylar odalarımızı tek tek dolaşır, bizlerden oy istiyordu.

Sanırım en az 6 adayın oy alması gerekiyordu ve en fazla oyu alan 6 aday YÖK’e liste olarak gönderilirdi. Genellikle 2 bilemedin 3 gerçek aday olurdu, en güçlü hisseden aday seçim boşa gitmesin diye en yakın arkadaşlarından üçünün kendi kendine oy vermesini sağlardı.

Bir aday iki kez üst üste rektör olabildiği için genel olarak bütün rektörlük süresince açmadığı kadroları, ikinci seçimin tam öncesinde açar, onlarca, yüzlerce yardımcı doçent ataması yapar ve bu yeni yardımcı doçentlerin oyları ile yeniden rektör olurdu. Zaten ilk seçimi de daha önceki rektörün himayesinde yine aynı yöntemle kazanmış olurdu.

Bu seçim kampanyaları hiçbir zaman bir adayın ben üniversiteye şu hizmetleri vereceğim diye net ve belirli hedef belirlemiş olduklarını görmedim. Genel olarak kampanyalarını üniversiteyi ileri bir düzeye çıkartmak gibi belirsiz bir hedef söylemi ve muhalif bir adaysa mevcut yönetimi kötülemek üzerine yürütürlerdi. Gizli toplantılarda bir takım guruplar arasında planlar kurulur, sözler verilir, anlaşmalar yapılırdı. İşin komik tarafı da sözüm ona gizli olan bu anlaşmalar, o konuşma sırasında orada olan birileri tarafından mutlaka açık edilirdi. Hangi aday rektör olursa, kimin rektör yardımcısı, kimin hangi fakültenin dekanı olacağı bilinirdi. Bazen de aynı pozisyon için birden çok kişiye söz verilmiş olurdu.

Bu, sözüm ona  gizli anlaşmaları sadece üniversite değil bütün şehir halkı da öğrenirdi. Bütün esnaf, Trabzonspor yöneticileri, bürokratlar, meslek odaları, yerel basın haftalar, aylar boyunca bu seçimlere kilitlenirdi. Ben çalışma saatlerinde sürekli işimle ilgili olduğum için bu dedikoduları çoğu kez apartman komşularımdan, mahalle bakkalımdan filan duyar, daha sonra iş arkadaşlarımdan doğru olduklarını teyit ederdim. Yani bu seçimler bayağı bir olay olurdu, ilgili, ilgisiz pek çok kişiyi aylarca meşgul ederdi.

Bazı seçim kampanyaları daha da çirkin olurdu. Mesela bir rektörlük seçim öncesinde bana bir zarf içerisinde sicilimin fotokopisini gönderdiler. Sanırım bunu gönderen mevcut rektörün ikinci kez seçilmesini istemeyen muhalif adaydı (seçimi eski rektör tekrar kazandı). Burada fakültemizin dekanı benim hakkımda ‘’üniter devlet düşmanı’’ diye yazmış ve kötü puan vermiş. Daha sonra da rektör sicilime orta puan vererek güya bir düzetme yapmış.

Bunu görünce aklım başımdan gitti, ne demek devlet düşmanı? Ne demek? Bu nasıl bir karalamadır. Eğer elinde bir delil varsa, ortaya çıkart beni üniversiteden at, eğer delilin yoksa bu ne cürettir?

Ben hayatım boyunca hiç bir zaman devlerin geleceği üzerine söz sahibi olmak isteyen bir guruba üye olmadım, herhangi bir yasa dışı şeyle asla meşgul olmadım. Bir devlet memuru olarak alın terimle ve üstün bir gayretle çalışıyorum. Bence bir vatan (devlet) işini iyi yapan insanların emeği ile gönençle yaşar. Bu açıdan bakılınca en büyük vatan sever benim gibi düşünüp, yaşayanlardır.

Ne üniter devlet düşmanı ifadesini ne de orta derecedeki sicili kabul etmek istemiyorum. Orta sivil demek kötü sicil verilse işten atılmam gerek demek. Yuh artık. Bu kadar öz veriyle çalışırken nasıl orta puanlı sicilim olur. Çünkü iyi ve pek iyi dereceler de var,  deliye döndüm, öyle ya daha temizlikçiler gelmeden hastaneyi ben açıyorum, günde 8/10 saat, tuvalete bile gitmeden çalışıyorum. Daha ne yapabilirim? Bu hastaneden ben orta puan alıyorsam kim iyi ya da pek iyi puan alacak çok merak ettim. Tek yapmadığım yöneticilere yalakalık yapmak. Onu da yapmam, yapamam.

Böylece sinir içerisinde bana bu sicili veren amirleri mahkemeye vermek istedim. Birkaç gün sakinleşeyim sonra karar vereyim diye düşündüm. Çünkü o dönemlerde Trabzon adliyesi resmen bizim üniversiteye çalışıyordu. Hastanede kimi sorsanız o gün mahkemede oluyordu. Ben de aynı duruma düşmekten biraz utanıyordum. Öyle ya çalıştığın kurumu mahkemeye vereceksin, bana biraz rezillik gibi geliyordu.

Ben bu duygular içerisindeyken, aradan birkaç gün bile geçmeden, benimki de dahil,  bir kaç sicil fotokopisi bütün öğretim üyelerine gönderildi. Bu durumda mahkemeye vermesem, artık herkes de hakkımda yazılan bu suçlamayı kabul ettiğimi düşünecekti. Ayrıca bu kadar ağır suçlama sadece benim için yazılmıştı.

Bir avukat tuttum ve avukat  ‘sicilin düzeltilmesi’ için mahkeme açtı. Mahkeme açtığım duyulunca, dekanın akrabası olan bir öğretim üyesi benimle bu konuda konuşmak istedi. Beni bir kuytuya çekip, sesine ve beden diline ‘bak sana  bir iyilik yapıyorum, başının daha büyük belaya girmesini önlemek istiyorum’ edası vererek,  dekan beyin kulağının uzun olduğunu, eğer bu konuda elinde bir delil olmasa öyle bir şey yazmayacağını, bu mahkemeden zararlı çıkacağımı söyleyerek beni korkutmaya çalıştı.

Ben de bunu bekliyordum. Bütün söylediklerimi ileteceğini bildiğim için çenemi açtım. Eğer elinde bir delil varsa derhal ortaya çıkartsın ve beni üniversiteden ihraç ettirsin, eğer bunu yapmasa kendisi görevini ihmal ediyor ve asıl devlet düşmanlığını yapıyor.  Ama biliyorum ki elinde delil melil olamaz sadece iftira atıyor, bir de ben dindarım diye geçiniyor, en büyük günahlardan bir gıybettir, hakkımda gıybet yaptı, kitabımızda yönettiğin kişilere karşı adil ol diye kaç tane ayet var, bu emirlere de karşı geldi, bakalım benim kul hakkımla öbür dünyaya nasıl gidecek.  Şimdi gidip bu sözlerimi iletin, ben mahkemeden vaz geçmiyorum, ya hakkımdaki devlet düşmanlığımla ilgili belgeleri ortaya çıkarsın, ya da kara kara ahiretini düşünsün dedim.

İşin tuhaf olanı ben bu mahkemeyi kaybettim. Hakim, avukata bu sicil zaten rektör tarafından düzeltilmiş ( oysa ben orta derece sicilin düzeltilmiş olduğunu kabul etmiyorum), eğer sicilden bu cümle çıkartılsın diye mahkeme açsaydınız kazanacaktınız demiş.

Yani bir beceriksiz avukat yüzünden mahkemeyi kaybettim ve üniversiteye 25 kuruş pul parası ödedim.

Çok kötü bir duyguydu.

Aradan yıllar geçtikten sonra, eski dekanımız, beni herkes mahkemeye verdi ve mahkemeyi kazandı. Bir tek sen haklı idin, bir tek sen mahkemeyi kaybettin dedi. Hiç acımadım. Yüzümde bir sırtlan sırıtmasıyla, gözünün içine bakarak tane tane ‘’ben sizi Allaha havale ettim’’ dedim.

Benim bu dik başlı hallerim, bu adamı bir şekilde korkuturdu. Ne zaman kendisine böyle saygısız bir cevap verdiysem, belki de anladığı dil bu olduğu için, arkasından herkese beni överdi. Bu sefer de bu kız aslında çok vatansever bir kız demişti.

Bu hocamızın emeklilik töreninde de bulundum.  Uzun yıllar dekanlık yaparken etrafında kalabalıktan geçilmezdi. Törenine giden çok az öğretim üyesinden biriydim, herkesi o kadar yıldırmış ki gelenlerin çoğu da gerçekten artık gittiğinden emin olmak için geldiler sanırım.

İŞ YERİNDE ZÜLME UĞRAMAK NASIL OLUYOR? BURADA DOÇENT OLDUKTAN SONRA BAŞIMA GELENLERİN ÇOK KISA BİR ÖZETİ VAR.

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), kurulmadan önce doçentlik sınavları üniversiteler tarafından yapılırdı. Bu sınavdan önce adaylar bir tez yapar, sınavda tez savunması yapar, sözlü sınava girer ve hatta bütün fakülteye açık, öğrencilerin ve öğretim üyelerinin girdiği, bir  amfi dersi bile anlatırlardı.

Bizim zamanımızda ise üniversitede doçent olabilmek için, YÖK’ün açtığı doçentlik sınavına girmek gerekiyordu.

Bu sınava girmek için her şeyden evvel, şartları sağladığını belirten, üniversite mezuniyet belgeni, İngilizce sınavından geçtiğine dair belgeni  o güne kadar verdiğin tezleri, anlattığın dersleri, katıldığın kongreleri falan içeren bir öz geçmiş  ve konunla ilgili yayınlarını içeren bir dosya hazırlanır ve  YÖK’e baş vurulurdu.  Jüri ve sınav tarihi YÖK tarafından belirlenir ve adaya bildirilirdi. Benim sınava girdiğim yıllarda biri eylül diğeri mayıs ayında olmak üzere 2 kez sınav yapılırdı.

Adaylar ; 8 dosya hazırlardı ve  5 asil, 3 yedek üyeye dosyalarını sınav tarihinden 2 ay önce gönderirdi.  

Dosyan jüri üyelerine en az 2 ay önceden gitmiş olduğu için her biri dosyanı incelemiş oluyordu. Sınav günü jüri üyeleri önce dosyan hakkında konuşup bir karara varıyorlardı. Eğer dosyanın yeterli olduğuna karar verirlerse adayı sözlü sınava alıyorlardı. Aynı gün sınava, cerrahi branşlardan giren arkadaşlara bir ameliyat yaptırılır,  Dahili branşlardan sınava girenlere ise gerçek bir hasta verilip onun tartışmasını yaptırıp, daha sonra sözlü sınava devam edilirdi.

Şimdi işler biraz daha farklı, dosya için önceden rapor hazırlanıyor ve aday sözlü sınava dosyadan başarılı ise çağrılıyor. Ameliyat işi ise tamamen kalktı.

Sonuç olarak ben doçent olduğum zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nde doçent olup, üniversitelerde öğretim üyesi olarak çalışabileceğine karar veren tek makam YÖK idi.

Sen bu sınavı kazandıktan sonra üniversitende eğer varsa senin için bir kadro açılır ve gazeteye ilan verilirdi. Sen de bu kadroya başvururdun, birkaç ay  içerisinde kadrolu doçent olurdun. Eğer üniversitede kadro yoksa sen gene de resmen doçent olurdun, ama özlük hakları olarak yardımcı doçentlik kadrosundaki haklara sahip olurdun. Bu da maaşında biraz fark yaratırdı, hepsi bu. Genel olarak en eski üniversitelerde yeni doçentlerin bir ya da 2 yıl kadro beklemeleri gerekirdi. Bizimki gibi üniversitelerde ise sınav ayının ertesi ay hemen herkes için kadro ilan edilirdi.

Ben doçent olduğum yıl (ki doçent oluşum da maceralıdır, bunu da belki başka bir yazının konusu yapabilirim) ekim ayında, o yıl doçent olan bir çok arkadaşımla birlikte benim için de kadro ilanı çıktı.

O yıl doçent olan bir iki arkadaşım için sebepsiz  bir şekilde kadro ilan edilmemişti. Sanırım, bu kişiler, o andaki yönetime oy vermediği düşünülen arkadaşlardı.

Bir yıl önce bir  rektörlük seçimi yapılmıştı,  bu seçimde en hafif tabirle kirli bir kampanya yürütülmüştü.  Bu seçim kampanyası sırasında, mevcut  yönetimin kendilerine karşı olduğunu düşündükleri kişilerin sicillerini akıl ermez karalamalar ile bozdukları ortaya çıkmıştı. Bu da ayrı bir yazının konusu olacak, ama sicili karalanan kişilerden birisi de bendim.

İşte bu nedenle benim için kadro ilanı çıkmasına şaşırmıştım. Ama sanırım yanlışlıkla benim kadrom ilan edilmişti, çünkü ben hariç kadrosu ilan edilen herkesin başvurusu onaylandı ve birkaç ay içerisinde kadroya geçirildiler.  Bana gelince aradan aylar geçtiği halde bir türlü kadromu alamadım.

Aradan bir yıl geçip de bir sonraki yıl yeni doçent olan arkadaşlara kadrolar açılınca artık üniversiteyi mahkemeye vermek istedim. Fakat mahkeme açılamıyormuş, bunun için önce bir dilekçe yazıp bana neden bu kadroyu vermiyorsunuz diye sormam lazımmış. İki ay içerisinde cevap alamazsam o zaman mahkeme açma hakkım doğuyormuş.

Ben de aynen böyle yaptım.

Biraz da kadro ilanından sonra yapılması gereken işlemlerden bahsedeyim. Üniversite, gazeteye ilan verilince, aynen doçentlik sınavına başvurur gibi yeniden dosya hazırlıyorsun, bu sefer YÖK’ün doçentlik sınavını geçtiğine dair belgeyi ekliyor ve rektörlüğe baş vuru yapıyorsun. Bundan sonra da kendi üniversiten yeni bir jüri ayarlıyor ( bu kez 3 kişilik) dosyan yeniden inceleniyor, tekrar raporlar yazılıyor ve kadroya ataman yapılıyor.

Çok açık konuşayım. Ben kendim jüri olduğum durumlarda sınava girecek olan adayların dosyalarını satır satır okuyarak, gerçekten bu kişi üniversite öğrencisi yetiştirecek kapasitede mi diye ölçüp biçerek, rasyonel karar verdim. Ancak kadro ataması için önüme gelen dosyalar için daha genel bir inceleme yaptım. Çünkü  bu aday Türkiye Cumhuriyetinin her yerinde doçentlik yapabilecek kapasitede oldukları yetkili organ olan YÖK tarafından tescillenmiş bir bilim insanıdır. Madem ki bu aday zaten doçenttir, üstelik kadrosu da vardır, o halde bana da sadece bunu tasdik etmek düşer. Bu durumda dosyayı ret etmek, sadece o adayın özlük haklarını ihlal etmek olur. Bu da bana yakışmaz.

Benim durumumda ise işler bambaşka yürüdü. Daha sonraları bütün raporlar bizzat dekan tarafından bana okutturulduğu için biliyorum.

Yönetim bana yanlışlıkla kadro ilanı verdi ya hemen pişman oldu. Bu kısma ben pek akıl erdiremedim, sadece kulaktan dolma bilgilerle bir fikir yürütebiliyorum. Galiba bana doçentlik kadrosu ilan edilirken, pediatriye bir de ana bilim dalımızın hiç haberinin olmadığı bir yardımcı doçentlik kadrosu ilan edilmiş. Bunu fark eden o zamanki ana bilim dalı başkanımız, rektörü etkileyerek bu kadronun ilan edilmemesini sağlamış. Yani gazeteye ilan çıkana kadar fakültemizin dekanı pediatriye hem bir doçent hem de bir yardımcı doçent kadrosu açılıyor sanıyormuş. Bu yardımcı doçent kadrosuna gelecek olan kişi de dekanın istediği bir kişi imiş. Bu arkadaşın kim olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim. Gerçekten böyle katakulliler oldu mu onu da bilmiyorum. Ama bu tür olaylar bizim fakülte ve üniversite için olağan sayılır, o nedenle doğruluk payı olduğunu düşünüyorum.

Bütün bu olaylar inanılır gibi değil, değil mi?

Sonuç olarak, dekanlığımız beni bertaraf etmek için,  dosyamı ret edecek bir jüri oluşturup,  kadroyu bana vermemeyi planlamışlar. Bu düşünce ile biri Hacettepe’den huysuzluğu ile nam salmış bir hoca, diğeri Kayseri’den bizim yönetime ters düşmeyeceklerini düşündükleri bir hoca, sonuncu da kendi ana bilim dalımızda, dekanın akrabası olan bir hoca ile jüriyi oluşturmuşlar. Jüriye bu dosyayı ret edin diye baskı yapmışlar.

Sonuç olarak benim dosyam gayet yeterli bir dosya idi. Hacettepe’deki hocam, benim hakkımda son derece olumlu bir rapor yazmış, hatta yazdıklarından açıkça bu kız sizin fakültenize fazla gelir, hazır böyle birini buldunuz, biraz aklınız varsa elinizden kaçırmayın dediği anlaşılıyor.

Her şey bittikten sonra, hocamla başka bir sebeple karşılaştığımda yazdıklarından ötürü teşekkür etmiştim. Karşılık olarak ben seni de bu kişileri de tanıyorum, hiç seni onlara yem eder miyim diyerek, o zamanki dekanımız ve özellikle de bizim ana bilim dalı öğretim üyesi olan diğer jüri üyesiyle ilgili öyle hikayeler anlattı ki ağzım açık kaldı. Bana bu anlatılanların doğru olduğunu başka kişiler de benzer şekillerde anlatmış olduğu için bilgilerin doğruluğuna inanıyorum ama kendim şahit olmadığım için buraya yazmayı uygun bulmuyorum. Bilimsel olarak beni değerlendirebilecek kapasitesi olduğuna da inanmıyorum.

Kayseri’deki hocaya gelince o bir taraftan arkadaş baskısı, öbür taraftan elinde YÖK’ten onaylanmış güzel bir dosya var. Nasıl bir rapor vereceğini bilememiş, ne evet ne de hayır yazmış. Daha sonra kendi arkadaşları arasında, lakabı ‘HAVET’ olarak kalmıştı. Sonradan bu hocadan ne dediğinin anlaşıldığı bir rapor yaz diye  tekrar rapor istemişler. Garip olan şu ki bu hoca bizim pediatrik endokrin camiasından olduğu için tam da bu cevabı yazması gereken günlerde bir kongrede karşılaştık. Sanırım Londra’daydık, çünkü bir metroda bir yerden bir yere giderken adama ‘sizin yerinizde olmak istemezdim, ne de olsa bundan sonra da hep benim yüzüme bakmak zorunda kalacaksınız’ demiştim. O konuşma sırasında metrodan dışarı atlayabilse kaçıp giderdi, ama kaçamadı, yüzü kızardı, sonra da dönüp raporunu olumlu gönderdi.

Son jüri üyesi de kendi çalışma arkadaşım idi. Onun raporu ise olumsuzdu. Ben bu öğretim üyesinin, doçentlik dosyasını da bildiğim için, benim dosyama olumsuz rapor vermesine sadece gülebilirim. Ama bir nokta var ki bunu ben affetsem Allah affetmez. Daha önceki bir yazımda terör bölgesinde bin bir  çeşit macera ile iyot taraması yaptığım bir çalışmadan söz etmiştim (bu çalışmayı yaparken başıma gelenleri merak eden Arıcak yazısını okusun). Bu tarama, ben mecburi hizmetten ayrıldıktan sonra yazıya dökülmüştü, çalışmada benim çok emeğim olduğu için, adımı yazmışlardı. Ben de onca macera ile yaptığım o çalışmaya önem vermiş ve dosyama eklemiştim. Bu çalışma için sırf orada olmadığım zamanda yazıldı diye, bu yazıda emeği yoktur, bilimsel hırsızlıktır diye yazmıştı. İşte bunu Allah’a  havale ediyorum.

Bütün bunları anlattıktan sonra, hani bir dilekçe yazmıştım ya. Üniversitenin bana 2 ay içerisinde cevap vermesi gerekiyordu. Son güne kadar cevap vermediler. Sanırım bizim ilan verdiğimiz boş bir kadromuz ve şu anda bu pozisyonun bütün şartlarını yerine getiren  kendi kadrolu yardımcı doçentimiz de var ama sırf keyfimiz öyle istediği için kadro vermekten vaz geçtik demek kolay bir şey değildi. Bu arada dosyama jüriden olumsuz rapor çıkartamadılar, benim de çok şükür bir açığım yok ki oradan tuttursunlar. Yani benim üniversiteyi mahkemeye vermemi göze alamayacaklar, ama beni mümkün olan en uzun süre kıvrandırmak istiyorlar, tabii bu arada mümkünse benden biraz ödün  kopartsalar tadından yenmez.

Artık 2 ayın dolmasına bir haftadan daha az süre var, yani bu hafta da cevap alamaz isem, pazartesi günü artık üniversiteyi mahkemeye verme hakkım doğuyordu. O hafta sonu Cuma günü de rektörlükte kadroların verilmesini de içeren kurul toplanacaktı. Sonuç olarak o kurulda benim kararımı da çıkartacaklar, bundan emindim.

O hafta ya Çarşamba günüydü galiba, dekan beni makamına çağırdı. Hayırdır inşallah deyip gittim.

Kapıdan içeri girdim, dekan beni oturtmamak için, kollarını göğüs hizasında  kavuşturmuş, masasının önüne yaslanmış, ayakta beni bekliyor. O gün niyeti beni ağlatmak ve ne yapayım geldi ağladı dayanamadım kadroyu verdirdim demekti. Ama bütün iftiralara başım dik durdum. O gün o odada konuşulanlar, o iftiralar tek kelime ile iğrençti. Bir gün muhtemelen, aklıma kelimesi kelimesine kazınmış o konuşmayı da yazarım. Şimdi yüreğim kaldırmıyor.

Ama zalimin karşısında boyun eğince o kendini daha güçlü sanıyor. Diklenince korkuyor bunu o gün net bir şekilde anladım.  

SOSYAL MEDYANIN YA DA KAYIT TUTMANIN GÜCÜ, BEN DE EPEYCE MOBİNGE UĞRADIM, AMA KİMSEYE SESİMİ DUYURAMADIM

Geçen hafta sosyal medyaya oldukça ses getiren bir video düştü. Bu videoda bir kadın yolcu, havaalanında çalışmakta olan bir kadın görevliye ciyak ciyak bağırarak hakaretler  yağdırıyordu. Yolcu olan belli ki bir sebepten dolmuş, karşısında bulduğu ilk görevliye taşmış. Kim bilir belki de haklıdır. Ancak onu kızdıran her neyse muhtemelen hiç ilgisi olmayan, karşısındaki kadının beden parçalarını da işin içine katan aşağılayıcı ve saldırgan konuşması ile haklı da olsa haksız çıktı. Bu sırada başka bir yolcu olayı videoya çekti. Görevli kadın videoya çekildiğinin de farkında olduğu için terbiyesini bozmamaya çalıştı. Sonuç olarak videoyu gören herkes acaba derdi neydi de kadın bağırmaya başladı diye düşünmedi, herkes hakarete uğrayan havaalanı çalışanının tarafını tuttu. Buna ben de dahilim. Sosyal medyada o kadar büyük bir öfke yarattı ki, hava yolları şirketi, çalışanının tarafını tutmak ve o kadın yolcuyu bir daha uçurmama kararını kamu oyuna bildirmek zorunda kaldı.

Ben işte buna kayıt tutmanın gücü diyorum. Emin olduğum bir şey varsa eğer o kayıt tutulmamış olsaydı ve yolcu kadın, çalışanı şirkete şikayet etmiş olsaydı, şirket kesinlikle müşteri velinimetimizdir mantığı ile yolcuyu haklı bulacaktı.

Nerden bu sonuca vardım derseniz, bu saçları değirmende ağartmadım ya, benim de biraz (35 yıl) çalışma tecrübem var.

Yıllar önce bir gün Adolesan servise yeni tanı almış bir lösemi vakası yattı. Çocuğun hikayesi oldukça üzücüydü, çünkü anne ve babası boşanmıştı.  Babası bir cinayet işlediği için hapisteydi. Tam çocuk hastaneye yattı,  ertesi gün adam hapisten çıktı. Adam yememiş içmemiş soluğu hastanede aldı. Tabii adamcağız böyle bir haberi alınca ne yapsın diye düşünürsünüz değil mi?

Öğlen vizitine gittim. Gözlerime inanamadım. Bütün hemşirelerin gözleri kıpkırmızı, hemşire odasına sığınmışlar. Koridorda bir adam sorumlu hemşireye seni si..rim diye bağırıp duruyor. Kadının suratı karmakarışık, belli ki korku içerisinde ve cevap veremiyor.  Aslında  güvenlik görevlisi de çağırmışlar ama o da kenarda durup olanları seyrediyor, hiç müdahale etmiyor. Ben hemen adamla hemşire arasına girdim ve sen ne diyorsun diye adama bağırdım. Adam hemen beni yeni hedef seçti ve bana da seni de s….rim diye çemkirmeye başladı. Ben adamın hapisten yeni çıkan katil olduğunu hemen anladım. Adamla muhatap olmayı kesip hemen son derece otoriter bir sesle güvenlik görevlisine adamı dışarı çıkarmasını emrettim. Görevli gafletten ayılıp adamı kolundan tutup dışarı çıkardı.

Hemen hemşirelerle konuştum. Adama hiçbir şey yapmadık, servise gelir gelmez çocuğu falan bile sormadı, direk bize bu çocuk ölsün sizi si..ceğim diye küfretmeye başladı. Adam katil olduğu için çok korktuk, cevap bile veremedik, hemen güvenlik çağırdık, onu da gördünüz işte dediler.

Bu hastanın ölüm riski gerçekten de vardı. Şimdi ölürse bu katil gelip de bütün çalışanlara sıradan tecavüz mü edecek yani? Ben normalde kolay kolay herhangi bir hastayı ya da hasta sahibini kimseye şikayet etmedim. Ama bu adamı başhekimliğe haber vermeyi görev bildim. Öyle ya kızcağızlar, gece de tek başlarına nöbet tutuyorlar, Allah korusun ya adam eline silah alıp da gelse. Başhekimliğin haberi olsun ki bu adamı ziyaret saatleri içinde içeri almasınlar diye konuşmak istedim. Başhekimlikte sekreter, şu anda sadece hastane müdürü var dediği için, müdürün odasına doğru yöneldim. Kapı açıktı ve içerideki manzara şuydu. Müdür, biraz önce ben de dahil olmak üzere bir servisin bütün hemşirelerini ve kadın doktorlarını size tecavüz ederim diye tehdit etmiş adamla kanepenin üzerinde diz dize oturmuş, çay içiyor. Bu da yetmez gibi hayran hayran gözlerine bakıyor.

Şikayet etsem de işe yaramayacağını anladım. Müdürden, müşteri haklıdır mantığı ile  çocuğunun hasta olduğunu öğrenip adamın canı yanmış nutku dinlemek istemedim. Şikayetten vaz geçtim, ama o anda beni kessen kanım akmaz. Donakaldım.  Adam hadi deli, peki başhekimlik bizleri korumakla görevli değil mi? Demek bu müdürün yanında bile tehdit edilsek, adamın umurunda olmayacak.

O anda bize küfreden adamdan daha çok müdüre öfkeliyim. Eğer sözümü kesersen seni gebertirim kararlılığı gösteren bir ses tonu ile müdürün gözlerinin içine  bakıp, gözlerimi kıstım ve ‘’ bu adam az önce servisimin hemşirelerini ve beni size tecavüz ederim diye tehdit etti’’ dedim. Müdürün ağzını açmasına fırsat vermeden aynı robotik halimle adama döndüm ve onun da gözlerinin içine bakarak, işaret parmağımı burnuna sallayarak, tane tane ‘ gözümün içine bak, senden korkacak göz mü bu? Eğer bu kızlardan birinin ayağına taş değsin, bak bakalım kim kimi s…kecek’ dedim ve odadan dışarı çıktım.

Yani bizim şirket, çalışanını değil, müşterisini korudu. Ortada sosyal medyada dolanan bir video da yoktu tabii. Eminim o adam bize bir şey yapmış olsaydı. O müdür, ben görevimi yapmadım diye en ufak bir vicdan azabı bile çekmeyecekti. O müdüre sen neden çalışanının yanında olmadın diye kimse bir şey sormayacaktı. Yani olan bize olacaktı.

Tabii sağlık önemli biz adama senin çocuğunu tedavi etmeyiz de diyecek halde değildik.

Neyse ki bu olayda deli deliyi görünce çomağını sakladı. Adam açıkça benden korktu ya da bir şekilde saygıyı hak ettiğimi düşündü. Bir daha gıkı bile çıkmadı.

Çocuk sadece lösemi değildi, aynı zamanda ataksia telanjiektazi hastasıydı. Bu bir genetik hastalıktır ve bu tür hastalıklar, lösemiye yatkınlık yarattıkları gibi, lösemi oldukları zaman tedaviye yanıt vermeleri zordur. Yani hasta zaten oldukça ümitsiz bir hastaydı ve kısa sürede öldü.

O gün bile babası, bize karşı herhangi bir taşkınlık yapmadı, fakat birkaç ay sonra  yeni bir cinayet daha işleyip hapse girdi.

HAFTA SONUNDA BİR KAÇ ANI CANLANDI, ASİSTANLIK DÖNEMİMDEKİ POSTA MAHMUT AMCA AKLIMDA BAYAĞI YER ETMİŞ.

Bu hafta sonu bir hemşire arkadaş ile uzunca vakit geçirdim. Her ikimiz de meslek anılarımıza daldık. Sağlık sektöründe birkaç yıl bile olsun çalışmış herkesin birkaç kitap yazacak kadar anısı birikiyor.

Bu anılar sadece hastalarla da ilgili olmuyor. Hastaneler bir çok kişinin çalıştığı kurumlar olduğu için personelle ilgili devasa anılar da birikiyor.

Mesela ben Hacettepe’de hem öğrenciliğimden hem de  asistanlığımdan tanıdığım bir Mahmut Amcamız vardı. Mahmut Amca çok uzun yıllar boyunca pediatride ‘posta’lık görevi yapmış bir adamcağız idi.  

‘Posta’ deyince bizim aklımıza postacı değil, hastanenin getir götür işlerini yapan kişiler gelir. Postalar, servislerden tetkik kanlarını alır, gereken laboratuvarlara taşırlar, bu iş saatli gibi görünse bile, sürekli aciller, ekstralar çıkar. Elimizde telefon kan bankasından kan, steril depodan lomber ponksiyon, kemik iliği seti, buraya yazmaya üşendiğim sayısız malzeme isteriz. Bu da yetmez, hastaları röntgene, ameliyathaneye, acile, ölüleri morga taşımalarını isteriz. Uzun lafın kısası postaların bütün mesaileri ayakta, oradan oraya yürüyerek geçer. Hastanenin bitmek bilmeyen koridorları boyunca günde kim bilir kaç kilometre yürüdüklerini hesap bile edemiyorum.

Hastanede kaç servis var, kaç asistan, kaç hasta var, işleri bir türlü bitmez. Üstelik her zaman istediğimiz kadar çabuk gelemedikleri için bizden de bir sürü azar, serzeniş duyarlar.

Ben en acil durumlarda ya kendim bir koşu gidip istediğim şeyi alıp getirdiğim ya da eğer o ay yanımda öğrenci varsa onu koşturduğum için biliyorum. Koridorlar bitmek bilmez.

Koridorlar boyunca tam el tutulacak yerde trabzan vardır. Hastalar ya da destek ihtiyacı hissedenler tutarak yürüyebilirler.

Bizim Mahmut Amca, yıllar içerisinde bu trabzanları tamamen ezberlemişti. Gece mesailerinde bir elinde kanlar, sedye, steril setler, ya da her neyse, diğer eli  trabzanda, gözlerini hiç açmadan, hatta şahidim zaman zaman da horlayarak, uykusunu hiç bölmeden bütün hastaneyi dolaşabiliyordu.

Demek ki mesela kan bankasından, servis 39’a giden yolda kaç dönemeç, kaç asansör, kaç koridor var, adam yıllar içerisinde bilinç altına yerleştirmiş, hedefini hiç şaşırmadan, uykusunu bozmadan, bütün gece, oradan oraya koşuşabiliyordu. Bütün pediatri hastanesinin planı adamın bilinç altında yazılıydı sanırım.

Bu Mahmut Amca ile herkesin bir sürü anısı olduğundan eminim. Yıllarca pediatride çalışa çalışa hastalıkları da ezberlemiş, hastaların yüzlerine bakıp, tanısını koyabiliyordu. Misal,  sedyesinde bir hasta ile acile girip, davudi sesi ve doğulu şivesiyle ‘’ meningogogsemiiii’’ diye bağırdığında, gerçekten bir meninkokok vakası getirdiğini bilirdiniz. Mahmut Amca sadece meningokoksemi değil kronik böbrek, menenjit, kızamık, larenjit, dehidratasyon, acilde görülebilecek ne kadar hasta varsa, hepsini tanırdı. Artık bize de hastanın öyküsünü alıp, muayenesini yapıp, tetkiklerini yaptırıp, Mahmut amcanın tanısını teyit etmek düşerdi.

Mahmut Amcaya bir iş söylediğinde o işin yapılması onun saatine bağlıydı. Biz de yaşlı olduğu için ve işleri çoğu zaman geciktirdiği için onun çalıştığı nöbetlerde çoğu zaman kendimiz postalık yapardık.

Bir gün hastaneden bir bebeğin cesedi kayıp oldu. Ara ara saatlerce bulunamadı. Bebeciği arayan arkadaşlar, son çare olarak Mahmut Amcanın o nöbetteki izini  sürdüler. Adamcağız bu bebeğin cesedini morga götürürken, yarı yolda çok acil diye bir iş söylemişler. Mahmut Amca da bebek nasıl olsa ölü, onun aciliyeti yok diye, bebeği daha sonra morga götürmek için bir masanın çekmecesine koymuş, diğer işe koşmuş, oradan başka bir işe daha gitmiş, uzun sözün kısası bebeği morga götürmeyi unutmuş.

Sadece bu kadar olsa yine iyi, her yeri uyuyarak gezdiği için bebeği nerede sakladığını da unutmuş. Düşünüyor düşünüyor, bebeği servisten aldığını hatırlıyor, morga doğru yola çıktığını hatırlıyor, arada başka bir yere gittiğini hatırlıyor, fakat bebeği nerede koyduğunu hatırlamıyor.

Sonunda asistan arkadaşın aklına parlak bir fikir geliyor. Mahmut Amcayı servisten gözleri kapalı olarak yola çıkarıyor. Adamcağız öyle kapalı gözlerle, eliyle trabzanda yolunu bularak ilerleyince şıp diye bebeği koyduğu yeri buluyor.

Morgdaki görevli bebek neden gelmedi, yıkayıp yatacağım diye yaygarayı basmasa nasıl olsa morga gitti diye, kimsenin aklına  bebeği aramak gelmeyecek. Aramaya kalksa da kimsenin aklına masanın çekmecesine bakmak gelmez.  O nöbet sona ermeden, Mahmut Amcanın, bilinç altından o sefer henüz silinmeden,  kriz birkaç saat içerisinde çözülmese, ceset çürüyüp de koku çıkmadan bulmak mümkün olmayacaktı. Allah muhafaza, düşünebiliyor musunuz?

 O bebek bulunana kadar çekilen sıkıntıyı, paniği kendim yaşamış gibi içimde hissediyorum.

Yani hastanede çalışmak akla gelmeyecek maceralarla doludur. Başka adrenalin aramaya gerek yok.

Mahmut Amca sanırım artık yaşamıyordur, Allah rahmet eylesin, bende ve eminim dönem arkadaşlarımda unutulmaz izleri var.

PEDİATRİK ENDOKRİN, GÜN DOĞUŞU VAKA TOPLANTILARININ YİRMİNCİSİ

Bu yıl kış oldukça sert geçti. Hiç beklenmedik bir şekilde şubat ayının son haftasında da şiddetli rüzgarların eşlik ettiği kar yağışları oldu. Mart ayının ilk hafta sonunda Mardin’de toplantımız olduğu için acaba gidebilecek miyim diye bayağı endişe ettim.

Bundan 20 yıl önce bir pediatrik endokrin toplantısı sırasında İstanbul ve İzmir’de çeşitli hastanelerde çalışan pediatrik endokrinologların ayda bir, bir araya gelerek sorunlu vakalarını tartıştıklarını duyduk. O sırada bizim çözümsüz vakalarımızı tartışacak bir konsey yapmamız pek mümkün değildi. Çünkü Ankara’nın doğusunda ben KTÜ’de, Ayşehan Akıncı, İnönü Üniversitesinde çalışıyorduk. Atatürk Üniversitesinde de Zerrin Orbak, pediatrik endokrin ihtisasını yapıp gelmişti. Sanırım eş zamanlı olarak da Van, Yüzüncü Yıl üniversitesine Yaşar Cesur geldi. Dicle üniversitesinde endokrin vakalarla ilgilenen bir arkadaş vardı. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, bir de Fırat Üniversitesinde geçici süre ile bir arkadaş işe başlamıştı.

O toplantıda Ayşehan ile baş başa verip çözüm bulamadığımız vakaları tartışmak için bir platform oluşturmak için bir toplantı icat ettik. Gayri resmi bir gurup oluşturup, adımıza üniversitelerimizin ilk harflerinden oluşan KİDYAF (KTÜ, İnönü, Dicle, Yüzüncü Yıl, Atatürk, Fırat) akrostişi altında yılda hiç olmazsa bir kez bir şehirde toplanıp vakalarımızı tartışmaya başladık.

Bu toplantı yıllar içerisinde vaka toplantısı şeklinden çıkıp, mini bir sempozyum halini aldı. Ayrıca, zamanla Ondokuz Mayıs üniversitesi de dahil oldu. Her bir üniversitenin hoca sayısı arttı, yandal asistanlarımız oldu. Üstelik bölgeye bir çok Pediatrik Endokrin uzmanı arkadaşımız yan dal mecburi hizmeti için geldiler.

Sonuç olarak ilk toplantılarımızı 8/10 kişi ile yaparken, bu en son toplantı 40/50 kişilik bir toplantı oldu.

Şimdi KİDYAF isminden vaz geçtik, Doğu gurubu adını aldık, arkadaşlar benden kısa bir tarihçe istedikleri için bu yazı yazıyorum. Yazarken adımızı pediatrik endokrin gün doğuşu gurubu olarak yazmak daha romantik geldi.

Ben emekli olduktan sonra katıldığım tek bilimsel toplantı da bu gün doğuşu gurubunun yaptığı toplantılar oluyor. Her toplantıda da toplantının genel konusuna uygun bir ‘sanata dayalı tıp’ konuşması yapıyorum. Bu yıl konu iskeletin genetik hastalıkları olduğu için ben de ‘Antik  Mısır’da,  bazı akanodroplazili vakalardan söz ettim.

Bu yıl toplantıyı Diyarbakır gurubu üstlenmişti, ancak toplantı yeri olarak Mardin’i seçmişlerdi. Mardin’de de yan dal mecburi hizmeti yapan bir arkadaşımız olduğu ve o da bu işe gönüllü olduğu için böyle düşünmüşler. Galiba gelecek yıl toplantı Çorum’da olacak.

Bu kez İstanbul, Ankara ve İzmir’den de konuşmacılar vardı. Özellikle metabolizmaya ayrıldığı için artık endokrin toplantılarına katılmayan, Mahmut Çoker arkadaşımızı yıllar sonra gördüğüm için çok sevindim.

Toplantımız bilimsel olarak gene çok eğitici oldu.

Toplantı mekanımız ise masal diyarı Mardin, bize gene görsel bir şölen sundu. Mardin için ‘gündüz seyranlık gece gerdanlık’ denir. Ben ise en çok deli güneşinden etkilenirim. Mardin’e, hemen her mevsimde ve en az 10 kez gitmişimdir. Her mevsimde olduğu gibi kışın bile güneş deli gibi gözüne gözüne  giriyor, kör oluyorsun.

Mardin’in, bir de deli merdivenleri var. Zaten bölgenin coğrafyası derin vadilerin yardığı kireç kayalıklarından meydana geliyor. Mardin de bu kireç tepelerinden birinin yamacına kurulmuş bir kent. Oldukça eski bir kent olduğu için arabaların geçtiği daracık ve sınırlı sayıda caddeler var. Bu caddelere paralel sokakların çoğu araç giremeyecek kadar dar. Bu sokakları birbirine bağlayan dik sokaklar ise merdiven şeklinde. Hem de ne merdivenler,  45 derece dik, her bir basamağı 2 normal basamak yüksekliğinde merdivenler. Bir göz atmak bile yılgınlığa kapılıp yolunuzu değiştirmeye yetiyor. Bir gece lokanta haline getirilmiş, taş konaklardan birinde yemek yedik. Kapıdan içeri girip de ikinci kattaki yemek salonuna ulaşana kadar dağ tırmandık desem yeridir. Hemen ne kadar nazlı olduğumuzu düşünmeyin, tavan yüksekliği çok fazla olduğu için en az 4 katlık merdiven çıktık. Hani şöyle dar bir pantolon giymiş olsan kesin çıkılmaz. Yani sadece merdivenli sokaklar değil, bina içlerindeki merdivenler de deli.

Mardin’e en az 10 kez gittim ama her seferinde de başka bir gezinin parçası olarak Mardin’den geçtim, en uzun kaldığım sanırım 48 saattir. Hal böyle olunca da her seferinde başka keşifler yapmak mümkün oldu.

Mesela ilk kez yeni şehirdeki bir otelde kaldım. Otele girince üçüncü kata girmiş oluyorsunuz, çünkü arkası bütün coğrafyanın özeti olacak derin bir vadi.

Mesela bu gidişte daha önce hiç görmediğim alt çarşı denilen kapalı çarşıyı keşfettim. Daha önceki gidişlerimde almayı aklıma koyduğum cam altı tekniğiyle boyanmış bir ‘şahmeran’ aldım. Şahmeranı, hekimlik bilgisini yer yüzüne ulaştıran ilk bilge olarak, Lokman hekimin hocası olarak ayrıca dünyanın ilk feministi olarak düşünür, pek saygı duyarım.  Bu güne kadar şahmeran figürlü takılarım olmuştu, şimdi de duvarımda bir şahmeranım oldu.

Tabii daha önce gitmiş olduğum yerlere de gurupla gittim. Örnek olarak yine Deyrulzaferan manastırına gittik. Bu manastırı ilk gördüğüm zamanlarda girişteki, tuvaletler, dükkanlar ve çayhane yoktu. Neyse ki bu eklentileri çevreden çıkartılan doğal taşları kullanarak, kadim manastırın mimarisine çok uygun bir şekilde yapmayı başardılar. Sadece burayı ve Mardin müzesini görmek için bile Mardin’e gitmek gerek. Manastır içerisinde, kendinden önceki inançlara  saygı olarak ateşe tapanların şapeli de halen korunuyor.

Daha önceki gezilerimde hem Deyrülzaferan hem de Morgabriyel manastırlarını birkaç kez ayrıntılı olarak gezmiş olduğum için, bu sefer artık manastır içerisindeki geziye katılmadım. Dışarıdaki çayhanede oturup, Süryani kahvesi içerek, Mardinli Süryani bir aile ile yarenlik ettim.

Dara antik kentine de gittik. Daha önceki gidişimizde kenti ve zindan denilen siloları görmüştüm. Bu kez nekropol kısmını daha ayrıntılı gezdik. Şehrin tarihi Ahameniş (Pers)  imparatorluğu ile başlayıp, Büyük İskender, Bizans ile devam ediyor. Oldukça etkileyici bir nekropol(mezarlık) alanı var.  Ölüleri önce toprağa gömüp, bir müddet etlerin çürüyüp, kemiklerin temizlenmesi bekliyorlar. Daha sonra da bu kemikleri topraktan çıkartıp, artık ruhlarının cennete uçabileceği, etkileyici bir bacası olan bir katakompa (toplu mezar olarak kullanılan koridorlar) yığıyorlar.

Ölüleri ilk kez gömmek için kullandıkları mezarların bazıları duvar şeklindeki kayalara oyulmuş, bazıları da yerde idi. Gerçekten görülmeye değer bir alan. Galiba UNESCO tarafından korunması gereken yerler listesine de alınmış, ya da alınacakmış.

Sokaklarda gezerken herkes birbiri ile Arapça konuşuyor. Ancak ilginç bir şekilde, konuştukları dil, Irak’tan, Suriye’den gelenlerle pek tutmuyormuş. Son yıllarda Mardin çok popüler bir turizm merkezi haline geldiği için sokaklarda çocuklar size Mardin tarihçesi anlatmak, ya da popüler bir noktada resminizi çekip, biraz para kazanmak istiyorlar. Biz de, havaya girip, Gülay’la birlikte, Ulu Cami minaresini iter gibi yaptığımız bir resim çektirdik.

Tabii ki bir çok hanımın olduğu her gurupta olduğu gibi çarşıları talan edip, şehrin ekonomisine katkıda bulunduk. Bu arada Trabzon’dan gelen  kazaziye tekniğiyle yapılmış bir çok takının da satıldığını görmüş oldum.

Son olarak da; dönüş yolunda havaalanında 2 kez botlarımızı bile  çıkarttırıp, ciddi ciddi aradılar. Bu da yetmezmiş gibi, uçağa binince pilot, uçağımıza kendi yolcumuz olmayan biri bindi, bu nedenle el bagajlarınızı yeniden arayacağız diye anons etti. Önce şaşkın yolcu indirildi. Daha sonra bütün el bagajları hostesler tarafından tek tek sorgulandı. Ancak yabancı bir bagaj olmadığından emin olduktan sonra uçuşumuz başlayabildi.

Alt çarşı
Otelden görüntü
turistik resim

Sokaklar ve sokak çalgıcısı
<DAra
Depolar (ZİNDAN)
Zerrinle nekropol önünde
mezarlar
toplu kemikler
ruh bacası

EVDE ZORUNLU KAR TATİLİ, ELEKTRİK DİREKLERİ, GÜNEŞ TUTULMASI, PİNK FLOYD, SARIKAMIŞ, ZİGANA’DA DİABET KAMPI, İSMAİL TÜRÜT. ORTAYA KARIŞIK BİR KIŞ MASALI.

 

Bu yılın ilk haftası gerçekten ilginç gökyüzü olayları ile dolu geçiyor. Mesela 3 ocak günü; günberi yani dünyanın yörüngesi üzerinde güneşe en yakın olduğu gün idi. Altı  ocak günü ise dünyanın bazı yerlerinden görünecek tam güneş tutulması gerçekleşti. Biz tutulmayı görmedik ama güneş tutulmaları yeniay günlerinde olduğuna göre gök yüzünün en karanlık olduğu günlerden biriydi.

Continue reading… →

Show Buttons
Hide Buttons