Category Archives: Meslek anıları

İŞ YERİNDE ZÜLME UĞRAMAK DİZİSİ 3; DEKANIN ODASINDA AZAR, İFTİRA VE DİRENİŞ

Daha önceki yazılarımda doçentlik kadromun verilmesi ile ilgili başımdan geçen garip olayları anlatmıştım.

O yıl hemen her ay kendimle ilgili bir dedikodu da duyuyordum. Bu dedikodulara göre çok aktif ve cidden seviyesiz bir özel hayatım olmalıydı. Gerçekten de ağza kolayca alınacak şeyler değildi. Bu dedikoduların ilkini duyduğumda günlerce kendime gelememiştim. Dozu giderek artan daha sonrakileri duyduğumda artık gülüp geçmeye başlamıştım.

Ama kesin olan bir şey vardı ki kaynağını kestirebildiğim ve dedikoduyu yayanı net olarak bildiğim bu dedikodular, sistematik bir kötülüğün sonucuydu. Beni mesleki yetersizlik gibi bir şeyle suçlayamadıklarından, belden aşağı vurup, küçük düşürmeye çalışıyorlardı. Çünkü bu dedikodulardan herhangi birine inanan herhangi bir kişinin bana zerre kadar saygısı kalmazdı. Bundan eminim.

O zamanlar dekan olan adamın bir kirli işler arşivi vardı. Hemen herkese ait bir dosya tutar, mesela paragöz bir hocanın hastadan para aldığına dair bir delil, zampara bir adamın gönül işlerine ilişkin bir delil ya da benzeri şeyleri elinde bulundurur,  sonra da bunlarla kişileri tehdit ederdi.

Bu arada şunu da belirtmekte fayda var. Çoğu zaman da elinde en kalın hata dosyası olan kişiye bir konuda yetki verir, mesela cerrahi bilimler başkanı yapar, sonra da o adamı tetikçi gibi kullanırdı. O kişinin ipi artık elinde olduğu için kendini ufak tefek işler için yormazdı.

Dekan bey, benim için de dosya oluşturmaya gayret etti.

İşe  geç geliyor diyemiyorlardı, herkesten evvel ben hastanede oluyordum. Hastalara zarar veriyor diyemiyorlardı, hastalarım benden çok memnundu, hatta öğretim üyelerinin çocuklarının da doktoru olmuştum.

Belki ders anlatması yetersizdir diye düşündüler, hatta bir gün, bir dönem dersime aniden dekanın tetikçisi olduğunu bildiğim bir hoca girdi ve arka sıraya oturdu. Güya benim dersimi izlemeye gelmiş. Halbuki,  KTÜ’de hiç böyle bir gelenek yoktur, üstelik bu hoca bizim bölümün hocası bile değildi. Ben hiç bozuntuya vermeden, hocam hoş geldiniz diyerek derse kaldığım yerden devam ettim. Sonra ders bitince ‘öğrenmenin yaşı yok’ diye dalgamı da geçerek hocaya teşekkür ettim. Bu hoca benim için dersi kötü anlattı diyememiş, aksine güzel anlattı demek zorunda kalmıştı.

Birkaç kez bazı hastalar bana elden para vermek için çok ısrar ettiler, hatta biri masamın üzerine para attı. Kapıdan çıkmadan adamı yakalayıp, parayı geri verdim. Dışarı kadar adamla birlikte çıkıp koridorda elden para almıyorum diye bağırdım. Kapımda bekleyen birkaç takım elbiseli adam hemen uzaklaştı. Yani adamı yakalayıp parayı cebine tıkıştırmasam polis baskını yiyecektim.

Özel muayene olmak isteyenlerin sekreterliğe resmen makbuz karşılığı para ödemeleri gerekiyordu, bu paranın bir kısmı hastaneye gidiyordu ve vergisi ödeniyordu. Oysa doktor elden para alırsa bütün para kendinin oluyordu, bu aynı zamanda suç teşkil ettiği için, hasta kapıdan çıkar çıkmaz polis baskını yiyen birkaç hoca olmuştu.

 Hal böyle olunca eğer sana çok kızmışlarsa karakolluk oluyordun, yok seni manüple edebileceklerini düşünürlerse dekanın odasına çağrılıp önce kirli dosyan yüzüne vuruluyor, sonra da bir şekilde seninle anlaşılıyordu. Bana baskın da yapamadılar.

Benim için  bir türlü dosya oluşturamıyordu. Böylece tetikçilerinden bir karı kocayı hakkımda dedikodu üretmekle görevlendirdi.

Neyse şimdi tekrar hatırlatayım, doçentlik kadromun gazeteye ilanından sonra bir yıl geçti, bütün arkadaşlarıma kadroları verildi. Bir tek bana sebepsizce verilmiyordu. Ertesi yıl doçent olanların kadro ilanları verilmişti, artık onların doçentlik kadrolarının verileceği üniversite kurulu yapılacaktı. O hafta benim de avukat aracılığı ile verdiğim dilekçeye cevap vermeleri gerekiyordu. Eğer cevap vermezlerse üniversiteyi mahkemeye verip, kadromu ancak ondan sonra alacaktım. Kaybedecekleri kesin olan böyle bir mahkemeyi göze alamayacakları için o hafta yapılacak kurulda benim kadromu da vermeleri gerekiyordu.

Cuma günü kurul yapılacaktı, sanırım Çarşamba günü dekan beni odasına çağırdı. Sonradan anladığım kadarı ile çaresiz kalmıştı, mecburen doçentlik kadrom verilecekti. Bana kadro verilince dekanın karizması çizilecek ya hiç olmazsa odama geldi ağladı, ben de dayanamadım verdim kadrosunu diyebilmek istiyor, beni illa ki ağlatacak, ona karar vermiş.

Hiç unutmuyorum, bir öğlen dersinden sonra odasına gittim. Beni kollarını kavuşturmuş, gardını almış bir şekilde ayakta karşıladı. Sen kadro istiyorsun ama Hacettepe’de baş asistanlarla diye söze başladı. Bu dedikoduyu duymuştum, adama sözünü tamamlatmadım, evet kadromu istiyorum, sizden oğlunuzu istemiyorum dedim.

Sonra da ne mutlu bana ki sen çalışmıyorsun, hastaların senden memnun değil, öğrenciler senden memnun değil, ders anlatamıyorsun diyemediğiniz için hakkımda böyle dedikodu yapıyorsunuz. Eğer bu söylediklerini yaptıysam size laf düşmez bu hezeyanları kendinize saklayın. Bir de dindar geçiniyorsunuz, gıybet yapmanın ne kadar kötü bir günah olduğunu benden duymak ağırınıza gitmeyecek mi dedim.

Erkek olsan seni yumruklardım mı demedi, ben seni istesem ağlatırım mı demedi. Sinirinden titriyor artık, ben de karşısında öküz gibi durdum, hiç sesimi yükseltmeden her sözüne cevap verdim. Verdiğim cevapların hiç biri yenir yutulur cinsten değildi. Ancak hiç biri de kafamdan uydurduğum şeyler değildi, hepsi de gerçekti. Mesela seni yumruklarım diyor, biliyorum bu odada yediğin dayağı, ama o dayağı hak etmiştin deyip neden hak ettiğini anlatıyorum. İşin tuhaf tarafı bu olayda bana hak veriyor. Seni ağlatırım diyor, sen kendi haline ağla, bana duyduğun sinirden ahiretini yaktın, kul hakkı ile gideceksin diyorum. Gözleri yerinden çıkıyor, benden korkuyor. Daha bir sürü tuhaf konuşma geçiyor aramızda. Sonunda galiba, bir saat kadar çata çat kavga edip, odadan çıkıyorum. Çıkarken de kadroyu onun değil rektörün ‘’mecburen’’ vereceğini söylüyorum. Çıkarken de kapıyı çarpıyorum, geri dönüp gülerek rüzgar çarptı diyorum. Böyle seviyesiz bir kavgayı ne daha önce yaptım ne de daha sonra, ama bence çok gerekliydi. Valla bir yıldır şişen yüreğimin yangını söndü.

O Cuma günü kadrom verildi. Daha önceki yıl kadrosu ilan edilmeyip de yeni edilen arkadaşlar ve o yıl doçent olan arkadaşlarla birlikte kadroya geçtim yani tam bir yıl maaşımı hak ettiğimden daha eksik aldım.

O günden sonra artık bir daha hakkımda bu tür bir dedikodu konuşan olmadı.

Dekan da odadan çıkıp, bu kız aslında çok akıllı ve yiğit bir kız  ama onu ana bilim dalı başkanı kandırıyor demiş. Artık ne demekse birlikte İngiliz siyaseti yapıyormuşuz.  

Aradan yıllar geçti, ben muayenehane açtığım zaman eski dekana bir çok hasta gönderdim. Bütün bu hastalara benim hekimliğimi öve, öve bitiremedi.

Yani sonuçta ne sicilime devlet düşmanı yazan dekanla  ne de bana bilim hırsızı diyen kendi ana bilim dalımdaki öğretim üyesiyle küskün kaldım.

Onlardan nefret de etmiyorum, çünkü onları o kadar önemli bulmuyorum.

Bu yazıları yazma sebebim, beni erken emekli olmakla adeta suçlayan arkadaşlarıma kızılcık şerbeti  kusmadığımı anlatmak.

İŞ YERİNDE ZÜLME UĞRAMAK DİZİSİ 2, SİCİL NASIL BOZULUR?

Üniversitelerde biraz da göstermelik olarak rektörlük seçimleri yapılırdı. Rektörler, öğretim üyelerinin oyları ile seçilirdi. Göstermelik diyorum, çünkü sen kimi seçersen seç, rektörün kim olacağına YÖK ve cumhurbaşkanı karar verirdi. Eskiden genellikle en fazla oy  alan aday rektör olurdu, ama sonraları bu eğilim değişti, seçim iyice boşa çıktı ve sonunda sanırım kaldırıldı.

Seçimlerin kaldırıldığı doğruysa iyi olmuş, çünkü son haliyle seçimler, aylarca devam eden bir karmaşa yaratıyor, bir çok öğretim üyesinin mesaisi sadece önümüzdeki seçim haline geliyordu. Bu aylarda, daha önceleri yüzüne bakmayan seçildikten sonra da bakmayacak olan adaylar odalarımızı tek tek dolaşır, bizlerden oy istiyordu.

Sanırım en az 6 adayın oy alması gerekiyordu ve en fazla oyu alan 6 aday YÖK’e liste olarak gönderilirdi. Genellikle 2 bilemedin 3 gerçek aday olurdu, en güçlü hisseden aday seçim boşa gitmesin diye en yakın arkadaşlarından üçünün kendi kendine oy vermesini sağlardı.

Bir aday iki kez üst üste rektör olabildiği için genel olarak bütün rektörlük süresince açmadığı kadroları, ikinci seçimin tam öncesinde açar, onlarca, yüzlerce yardımcı doçent ataması yapar ve bu yeni yardımcı doçentlerin oyları ile yeniden rektör olurdu. Zaten ilk seçimi de daha önceki rektörün himayesinde yine aynı yöntemle kazanmış olurdu.

Bu seçim kampanyaları hiçbir zaman bir adayın ben üniversiteye şu hizmetleri vereceğim diye net ve belirli hedef belirlemiş olduklarını görmedim. Genel olarak kampanyalarını üniversiteyi ileri bir düzeye çıkartmak gibi belirsiz bir hedef söylemi ve muhalif bir adaysa mevcut yönetimi kötülemek üzerine yürütürlerdi. Gizli toplantılarda bir takım guruplar arasında planlar kurulur, sözler verilir, anlaşmalar yapılırdı. İşin komik tarafı da sözüm ona gizli olan bu anlaşmalar, o konuşma sırasında orada olan birileri tarafından mutlaka açık edilirdi. Hangi aday rektör olursa, kimin rektör yardımcısı, kimin hangi fakültenin dekanı olacağı bilinirdi. Bazen de aynı pozisyon için birden çok kişiye söz verilmiş olurdu.

Bu, sözüm ona  gizli anlaşmaları sadece üniversite değil bütün şehir halkı da öğrenirdi. Bütün esnaf, Trabzonspor yöneticileri, bürokratlar, meslek odaları, yerel basın haftalar, aylar boyunca bu seçimlere kilitlenirdi. Ben çalışma saatlerinde sürekli işimle ilgili olduğum için bu dedikoduları çoğu kez apartman komşularımdan, mahalle bakkalımdan filan duyar, daha sonra iş arkadaşlarımdan doğru olduklarını teyit ederdim. Yani bu seçimler bayağı bir olay olurdu, ilgili, ilgisiz pek çok kişiyi aylarca meşgul ederdi.

Bazı seçim kampanyaları daha da çirkin olurdu. Mesela bir rektörlük seçim öncesinde bana bir zarf içerisinde sicilimin fotokopisini gönderdiler. Sanırım bunu gönderen mevcut rektörün ikinci kez seçilmesini istemeyen muhalif adaydı (seçimi eski rektör tekrar kazandı). Burada fakültemizin dekanı benim hakkımda ‘’üniter devlet düşmanı’’ diye yazmış ve kötü puan vermiş. Daha sonra da rektör sicilime orta puan vererek güya bir düzetme yapmış.

Bunu görünce aklım başımdan gitti, ne demek devlet düşmanı? Ne demek? Bu nasıl bir karalamadır. Eğer elinde bir delil varsa, ortaya çıkart beni üniversiteden at, eğer delilin yoksa bu ne cürettir?

Ben hayatım boyunca hiç bir zaman devlerin geleceği üzerine söz sahibi olmak isteyen bir guruba üye olmadım, herhangi bir yasa dışı şeyle asla meşgul olmadım. Bir devlet memuru olarak alın terimle ve üstün bir gayretle çalışıyorum. Bence bir vatan (devlet) işini iyi yapan insanların emeği ile gönençle yaşar. Bu açıdan bakılınca en büyük vatan sever benim gibi düşünüp, yaşayanlardır.

Ne üniter devlet düşmanı ifadesini ne de orta derecedeki sicili kabul etmek istemiyorum. Orta sivil demek kötü sicil verilse işten atılmam gerek demek. Yuh artık. Bu kadar öz veriyle çalışırken nasıl orta puanlı sicilim olur. Çünkü iyi ve pek iyi dereceler de var,  deliye döndüm, öyle ya daha temizlikçiler gelmeden hastaneyi ben açıyorum, günde 8/10 saat, tuvalete bile gitmeden çalışıyorum. Daha ne yapabilirim? Bu hastaneden ben orta puan alıyorsam kim iyi ya da pek iyi puan alacak çok merak ettim. Tek yapmadığım yöneticilere yalakalık yapmak. Onu da yapmam, yapamam.

Böylece sinir içerisinde bana bu sicili veren amirleri mahkemeye vermek istedim. Birkaç gün sakinleşeyim sonra karar vereyim diye düşündüm. Çünkü o dönemlerde Trabzon adliyesi resmen bizim üniversiteye çalışıyordu. Hastanede kimi sorsanız o gün mahkemede oluyordu. Ben de aynı duruma düşmekten biraz utanıyordum. Öyle ya çalıştığın kurumu mahkemeye vereceksin, bana biraz rezillik gibi geliyordu.

Ben bu duygular içerisindeyken, aradan birkaç gün bile geçmeden, benimki de dahil,  bir kaç sicil fotokopisi bütün öğretim üyelerine gönderildi. Bu durumda mahkemeye vermesem, artık herkes de hakkımda yazılan bu suçlamayı kabul ettiğimi düşünecekti. Ayrıca bu kadar ağır suçlama sadece benim için yazılmıştı.

Bir avukat tuttum ve avukat  ‘sicilin düzeltilmesi’ için mahkeme açtı. Mahkeme açtığım duyulunca, dekanın akrabası olan bir öğretim üyesi benimle bu konuda konuşmak istedi. Beni bir kuytuya çekip, sesine ve beden diline ‘bak sana  bir iyilik yapıyorum, başının daha büyük belaya girmesini önlemek istiyorum’ edası vererek,  dekan beyin kulağının uzun olduğunu, eğer bu konuda elinde bir delil olmasa öyle bir şey yazmayacağını, bu mahkemeden zararlı çıkacağımı söyleyerek beni korkutmaya çalıştı.

Ben de bunu bekliyordum. Bütün söylediklerimi ileteceğini bildiğim için çenemi açtım. Eğer elinde bir delil varsa derhal ortaya çıkartsın ve beni üniversiteden ihraç ettirsin, eğer bunu yapmasa kendisi görevini ihmal ediyor ve asıl devlet düşmanlığını yapıyor.  Ama biliyorum ki elinde delil melil olamaz sadece iftira atıyor, bir de ben dindarım diye geçiniyor, en büyük günahlardan bir gıybettir, hakkımda gıybet yaptı, kitabımızda yönettiğin kişilere karşı adil ol diye kaç tane ayet var, bu emirlere de karşı geldi, bakalım benim kul hakkımla öbür dünyaya nasıl gidecek.  Şimdi gidip bu sözlerimi iletin, ben mahkemeden vaz geçmiyorum, ya hakkımdaki devlet düşmanlığımla ilgili belgeleri ortaya çıkarsın, ya da kara kara ahiretini düşünsün dedim.

İşin tuhaf olanı ben bu mahkemeyi kaybettim. Hakim, avukata bu sicil zaten rektör tarafından düzeltilmiş ( oysa ben orta derece sicilin düzeltilmiş olduğunu kabul etmiyorum), eğer sicilden bu cümle çıkartılsın diye mahkeme açsaydınız kazanacaktınız demiş.

Yani bir beceriksiz avukat yüzünden mahkemeyi kaybettim ve üniversiteye 25 kuruş pul parası ödedim.

Çok kötü bir duyguydu.

Aradan yıllar geçtikten sonra, eski dekanımız, beni herkes mahkemeye verdi ve mahkemeyi kazandı. Bir tek sen haklı idin, bir tek sen mahkemeyi kaybettin dedi. Hiç acımadım. Yüzümde bir sırtlan sırıtmasıyla, gözünün içine bakarak tane tane ‘’ben sizi Allaha havale ettim’’ dedim.

Benim bu dik başlı hallerim, bu adamı bir şekilde korkuturdu. Ne zaman kendisine böyle saygısız bir cevap verdiysem, belki de anladığı dil bu olduğu için, arkasından herkese beni överdi. Bu sefer de bu kız aslında çok vatansever bir kız demişti.

Bu hocamızın emeklilik töreninde de bulundum.  Uzun yıllar dekanlık yaparken etrafında kalabalıktan geçilmezdi. Törenine giden çok az öğretim üyesinden biriydim, herkesi o kadar yıldırmış ki gelenlerin çoğu da gerçekten artık gittiğinden emin olmak için geldiler sanırım.

İŞ YERİNDE ZÜLME UĞRAMAK NASIL OLUYOR? BURADA DOÇENT OLDUKTAN SONRA BAŞIMA GELENLERİN ÇOK KISA BİR ÖZETİ VAR.

Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), kurulmadan önce doçentlik sınavları üniversiteler tarafından yapılırdı. Bu sınavdan önce adaylar bir tez yapar, sınavda tez savunması yapar, sözlü sınava girer ve hatta bütün fakülteye açık, öğrencilerin ve öğretim üyelerinin girdiği, bir  amfi dersi bile anlatırlardı.

Bizim zamanımızda ise üniversitede doçent olabilmek için, YÖK’ün açtığı doçentlik sınavına girmek gerekiyordu.

Bu sınava girmek için her şeyden evvel, şartları sağladığını belirten, üniversite mezuniyet belgeni, İngilizce sınavından geçtiğine dair belgeni  o güne kadar verdiğin tezleri, anlattığın dersleri, katıldığın kongreleri falan içeren bir öz geçmiş  ve konunla ilgili yayınlarını içeren bir dosya hazırlanır ve  YÖK’e baş vurulurdu.  Jüri ve sınav tarihi YÖK tarafından belirlenir ve adaya bildirilirdi. Benim sınava girdiğim yıllarda biri eylül diğeri mayıs ayında olmak üzere 2 kez sınav yapılırdı.

Adaylar ; 8 dosya hazırlardı ve  5 asil, 3 yedek üyeye dosyalarını sınav tarihinden 2 ay önce gönderirdi.  

Dosyan jüri üyelerine en az 2 ay önceden gitmiş olduğu için her biri dosyanı incelemiş oluyordu. Sınav günü jüri üyeleri önce dosyan hakkında konuşup bir karara varıyorlardı. Eğer dosyanın yeterli olduğuna karar verirlerse adayı sözlü sınava alıyorlardı. Aynı gün sınava, cerrahi branşlardan giren arkadaşlara bir ameliyat yaptırılır,  Dahili branşlardan sınava girenlere ise gerçek bir hasta verilip onun tartışmasını yaptırıp, daha sonra sözlü sınava devam edilirdi.

Şimdi işler biraz daha farklı, dosya için önceden rapor hazırlanıyor ve aday sözlü sınava dosyadan başarılı ise çağrılıyor. Ameliyat işi ise tamamen kalktı.

Sonuç olarak ben doçent olduğum zaman, Türkiye Cumhuriyeti’nde doçent olup, üniversitelerde öğretim üyesi olarak çalışabileceğine karar veren tek makam YÖK idi.

Sen bu sınavı kazandıktan sonra üniversitende eğer varsa senin için bir kadro açılır ve gazeteye ilan verilirdi. Sen de bu kadroya başvururdun, birkaç ay  içerisinde kadrolu doçent olurdun. Eğer üniversitede kadro yoksa sen gene de resmen doçent olurdun, ama özlük hakları olarak yardımcı doçentlik kadrosundaki haklara sahip olurdun. Bu da maaşında biraz fark yaratırdı, hepsi bu. Genel olarak en eski üniversitelerde yeni doçentlerin bir ya da 2 yıl kadro beklemeleri gerekirdi. Bizimki gibi üniversitelerde ise sınav ayının ertesi ay hemen herkes için kadro ilan edilirdi.

Ben doçent olduğum yıl (ki doçent oluşum da maceralıdır, bunu da belki başka bir yazının konusu yapabilirim) ekim ayında, o yıl doçent olan bir çok arkadaşımla birlikte benim için de kadro ilanı çıktı.

O yıl doçent olan bir iki arkadaşım için sebepsiz  bir şekilde kadro ilan edilmemişti. Sanırım, bu kişiler, o andaki yönetime oy vermediği düşünülen arkadaşlardı.

Bir yıl önce bir  rektörlük seçimi yapılmıştı,  bu seçimde en hafif tabirle kirli bir kampanya yürütülmüştü.  Bu seçim kampanyası sırasında, mevcut  yönetimin kendilerine karşı olduğunu düşündükleri kişilerin sicillerini akıl ermez karalamalar ile bozdukları ortaya çıkmıştı. Bu da ayrı bir yazının konusu olacak, ama sicili karalanan kişilerden birisi de bendim.

İşte bu nedenle benim için kadro ilanı çıkmasına şaşırmıştım. Ama sanırım yanlışlıkla benim kadrom ilan edilmişti, çünkü ben hariç kadrosu ilan edilen herkesin başvurusu onaylandı ve birkaç ay içerisinde kadroya geçirildiler.  Bana gelince aradan aylar geçtiği halde bir türlü kadromu alamadım.

Aradan bir yıl geçip de bir sonraki yıl yeni doçent olan arkadaşlara kadrolar açılınca artık üniversiteyi mahkemeye vermek istedim. Fakat mahkeme açılamıyormuş, bunun için önce bir dilekçe yazıp bana neden bu kadroyu vermiyorsunuz diye sormam lazımmış. İki ay içerisinde cevap alamazsam o zaman mahkeme açma hakkım doğuyormuş.

Ben de aynen böyle yaptım.

Biraz da kadro ilanından sonra yapılması gereken işlemlerden bahsedeyim. Üniversite, gazeteye ilan verilince, aynen doçentlik sınavına başvurur gibi yeniden dosya hazırlıyorsun, bu sefer YÖK’ün doçentlik sınavını geçtiğine dair belgeyi ekliyor ve rektörlüğe baş vuru yapıyorsun. Bundan sonra da kendi üniversiten yeni bir jüri ayarlıyor ( bu kez 3 kişilik) dosyan yeniden inceleniyor, tekrar raporlar yazılıyor ve kadroya ataman yapılıyor.

Çok açık konuşayım. Ben kendim jüri olduğum durumlarda sınava girecek olan adayların dosyalarını satır satır okuyarak, gerçekten bu kişi üniversite öğrencisi yetiştirecek kapasitede mi diye ölçüp biçerek, rasyonel karar verdim. Ancak kadro ataması için önüme gelen dosyalar için daha genel bir inceleme yaptım. Çünkü  bu aday Türkiye Cumhuriyetinin her yerinde doçentlik yapabilecek kapasitede oldukları yetkili organ olan YÖK tarafından tescillenmiş bir bilim insanıdır. Madem ki bu aday zaten doçenttir, üstelik kadrosu da vardır, o halde bana da sadece bunu tasdik etmek düşer. Bu durumda dosyayı ret etmek, sadece o adayın özlük haklarını ihlal etmek olur. Bu da bana yakışmaz.

Benim durumumda ise işler bambaşka yürüdü. Daha sonraları bütün raporlar bizzat dekan tarafından bana okutturulduğu için biliyorum.

Yönetim bana yanlışlıkla kadro ilanı verdi ya hemen pişman oldu. Bu kısma ben pek akıl erdiremedim, sadece kulaktan dolma bilgilerle bir fikir yürütebiliyorum. Galiba bana doçentlik kadrosu ilan edilirken, pediatriye bir de ana bilim dalımızın hiç haberinin olmadığı bir yardımcı doçentlik kadrosu ilan edilmiş. Bunu fark eden o zamanki ana bilim dalı başkanımız, rektörü etkileyerek bu kadronun ilan edilmemesini sağlamış. Yani gazeteye ilan çıkana kadar fakültemizin dekanı pediatriye hem bir doçent hem de bir yardımcı doçent kadrosu açılıyor sanıyormuş. Bu yardımcı doçent kadrosuna gelecek olan kişi de dekanın istediği bir kişi imiş. Bu arkadaşın kim olduğunu hiçbir zaman öğrenemedim. Gerçekten böyle katakulliler oldu mu onu da bilmiyorum. Ama bu tür olaylar bizim fakülte ve üniversite için olağan sayılır, o nedenle doğruluk payı olduğunu düşünüyorum.

Bütün bu olaylar inanılır gibi değil, değil mi?

Sonuç olarak, dekanlığımız beni bertaraf etmek için,  dosyamı ret edecek bir jüri oluşturup,  kadroyu bana vermemeyi planlamışlar. Bu düşünce ile biri Hacettepe’den huysuzluğu ile nam salmış bir hoca, diğeri Kayseri’den bizim yönetime ters düşmeyeceklerini düşündükleri bir hoca, sonuncu da kendi ana bilim dalımızda, dekanın akrabası olan bir hoca ile jüriyi oluşturmuşlar. Jüriye bu dosyayı ret edin diye baskı yapmışlar.

Sonuç olarak benim dosyam gayet yeterli bir dosya idi. Hacettepe’deki hocam, benim hakkımda son derece olumlu bir rapor yazmış, hatta yazdıklarından açıkça bu kız sizin fakültenize fazla gelir, hazır böyle birini buldunuz, biraz aklınız varsa elinizden kaçırmayın dediği anlaşılıyor.

Her şey bittikten sonra, hocamla başka bir sebeple karşılaştığımda yazdıklarından ötürü teşekkür etmiştim. Karşılık olarak ben seni de bu kişileri de tanıyorum, hiç seni onlara yem eder miyim diyerek, o zamanki dekanımız ve özellikle de bizim ana bilim dalı öğretim üyesi olan diğer jüri üyesiyle ilgili öyle hikayeler anlattı ki ağzım açık kaldı. Bana bu anlatılanların doğru olduğunu başka kişiler de benzer şekillerde anlatmış olduğu için bilgilerin doğruluğuna inanıyorum ama kendim şahit olmadığım için buraya yazmayı uygun bulmuyorum. Bilimsel olarak beni değerlendirebilecek kapasitesi olduğuna da inanmıyorum.

Kayseri’deki hocaya gelince o bir taraftan arkadaş baskısı, öbür taraftan elinde YÖK’ten onaylanmış güzel bir dosya var. Nasıl bir rapor vereceğini bilememiş, ne evet ne de hayır yazmış. Daha sonra kendi arkadaşları arasında, lakabı ‘HAVET’ olarak kalmıştı. Sonradan bu hocadan ne dediğinin anlaşıldığı bir rapor yaz diye  tekrar rapor istemişler. Garip olan şu ki bu hoca bizim pediatrik endokrin camiasından olduğu için tam da bu cevabı yazması gereken günlerde bir kongrede karşılaştık. Sanırım Londra’daydık, çünkü bir metroda bir yerden bir yere giderken adama ‘sizin yerinizde olmak istemezdim, ne de olsa bundan sonra da hep benim yüzüme bakmak zorunda kalacaksınız’ demiştim. O konuşma sırasında metrodan dışarı atlayabilse kaçıp giderdi, ama kaçamadı, yüzü kızardı, sonra da dönüp raporunu olumlu gönderdi.

Son jüri üyesi de kendi çalışma arkadaşım idi. Onun raporu ise olumsuzdu. Ben bu öğretim üyesinin, doçentlik dosyasını da bildiğim için, benim dosyama olumsuz rapor vermesine sadece gülebilirim. Ama bir nokta var ki bunu ben affetsem Allah affetmez. Daha önceki bir yazımda terör bölgesinde bin bir  çeşit macera ile iyot taraması yaptığım bir çalışmadan söz etmiştim (bu çalışmayı yaparken başıma gelenleri merak eden Arıcak yazısını okusun). Bu tarama, ben mecburi hizmetten ayrıldıktan sonra yazıya dökülmüştü, çalışmada benim çok emeğim olduğu için, adımı yazmışlardı. Ben de onca macera ile yaptığım o çalışmaya önem vermiş ve dosyama eklemiştim. Bu çalışma için sırf orada olmadığım zamanda yazıldı diye, bu yazıda emeği yoktur, bilimsel hırsızlıktır diye yazmıştı. İşte bunu Allah’a  havale ediyorum.

Bütün bunları anlattıktan sonra, hani bir dilekçe yazmıştım ya. Üniversitenin bana 2 ay içerisinde cevap vermesi gerekiyordu. Son güne kadar cevap vermediler. Sanırım bizim ilan verdiğimiz boş bir kadromuz ve şu anda bu pozisyonun bütün şartlarını yerine getiren  kendi kadrolu yardımcı doçentimiz de var ama sırf keyfimiz öyle istediği için kadro vermekten vaz geçtik demek kolay bir şey değildi. Bu arada dosyama jüriden olumsuz rapor çıkartamadılar, benim de çok şükür bir açığım yok ki oradan tuttursunlar. Yani benim üniversiteyi mahkemeye vermemi göze alamayacaklar, ama beni mümkün olan en uzun süre kıvrandırmak istiyorlar, tabii bu arada mümkünse benden biraz ödün  kopartsalar tadından yenmez.

Artık 2 ayın dolmasına bir haftadan daha az süre var, yani bu hafta da cevap alamaz isem, pazartesi günü artık üniversiteyi mahkemeye verme hakkım doğuyordu. O hafta sonu Cuma günü de rektörlükte kadroların verilmesini de içeren kurul toplanacaktı. Sonuç olarak o kurulda benim kararımı da çıkartacaklar, bundan emindim.

O hafta ya Çarşamba günüydü galiba, dekan beni makamına çağırdı. Hayırdır inşallah deyip gittim.

Kapıdan içeri girdim, dekan beni oturtmamak için, kollarını göğüs hizasında  kavuşturmuş, masasının önüne yaslanmış, ayakta beni bekliyor. O gün niyeti beni ağlatmak ve ne yapayım geldi ağladı dayanamadım kadroyu verdirdim demekti. Ama bütün iftiralara başım dik durdum. O gün o odada konuşulanlar, o iftiralar tek kelime ile iğrençti. Bir gün muhtemelen, aklıma kelimesi kelimesine kazınmış o konuşmayı da yazarım. Şimdi yüreğim kaldırmıyor.

Ama zalimin karşısında boyun eğince o kendini daha güçlü sanıyor. Diklenince korkuyor bunu o gün net bir şekilde anladım.  

SOSYAL MEDYANIN YA DA KAYIT TUTMANIN GÜCÜ, BEN DE EPEYCE MOBİNGE UĞRADIM, AMA KİMSEYE SESİMİ DUYURAMADIM

Geçen hafta sosyal medyaya oldukça ses getiren bir video düştü. Bu videoda bir kadın yolcu, havaalanında çalışmakta olan bir kadın görevliye ciyak ciyak bağırarak hakaretler  yağdırıyordu. Yolcu olan belli ki bir sebepten dolmuş, karşısında bulduğu ilk görevliye taşmış. Kim bilir belki de haklıdır. Ancak onu kızdıran her neyse muhtemelen hiç ilgisi olmayan, karşısındaki kadının beden parçalarını da işin içine katan aşağılayıcı ve saldırgan konuşması ile haklı da olsa haksız çıktı. Bu sırada başka bir yolcu olayı videoya çekti. Görevli kadın videoya çekildiğinin de farkında olduğu için terbiyesini bozmamaya çalıştı. Sonuç olarak videoyu gören herkes acaba derdi neydi de kadın bağırmaya başladı diye düşünmedi, herkes hakarete uğrayan havaalanı çalışanının tarafını tuttu. Buna ben de dahilim. Sosyal medyada o kadar büyük bir öfke yarattı ki, hava yolları şirketi, çalışanının tarafını tutmak ve o kadın yolcuyu bir daha uçurmama kararını kamu oyuna bildirmek zorunda kaldı.

Ben işte buna kayıt tutmanın gücü diyorum. Emin olduğum bir şey varsa eğer o kayıt tutulmamış olsaydı ve yolcu kadın, çalışanı şirkete şikayet etmiş olsaydı, şirket kesinlikle müşteri velinimetimizdir mantığı ile yolcuyu haklı bulacaktı.

Nerden bu sonuca vardım derseniz, bu saçları değirmende ağartmadım ya, benim de biraz (35 yıl) çalışma tecrübem var.

Yıllar önce bir gün Adolesan servise yeni tanı almış bir lösemi vakası yattı. Çocuğun hikayesi oldukça üzücüydü, çünkü anne ve babası boşanmıştı.  Babası bir cinayet işlediği için hapisteydi. Tam çocuk hastaneye yattı,  ertesi gün adam hapisten çıktı. Adam yememiş içmemiş soluğu hastanede aldı. Tabii adamcağız böyle bir haberi alınca ne yapsın diye düşünürsünüz değil mi?

Öğlen vizitine gittim. Gözlerime inanamadım. Bütün hemşirelerin gözleri kıpkırmızı, hemşire odasına sığınmışlar. Koridorda bir adam sorumlu hemşireye seni si..rim diye bağırıp duruyor. Kadının suratı karmakarışık, belli ki korku içerisinde ve cevap veremiyor.  Aslında  güvenlik görevlisi de çağırmışlar ama o da kenarda durup olanları seyrediyor, hiç müdahale etmiyor. Ben hemen adamla hemşire arasına girdim ve sen ne diyorsun diye adama bağırdım. Adam hemen beni yeni hedef seçti ve bana da seni de s….rim diye çemkirmeye başladı. Ben adamın hapisten yeni çıkan katil olduğunu hemen anladım. Adamla muhatap olmayı kesip hemen son derece otoriter bir sesle güvenlik görevlisine adamı dışarı çıkarmasını emrettim. Görevli gafletten ayılıp adamı kolundan tutup dışarı çıkardı.

Hemen hemşirelerle konuştum. Adama hiçbir şey yapmadık, servise gelir gelmez çocuğu falan bile sormadı, direk bize bu çocuk ölsün sizi si..ceğim diye küfretmeye başladı. Adam katil olduğu için çok korktuk, cevap bile veremedik, hemen güvenlik çağırdık, onu da gördünüz işte dediler.

Bu hastanın ölüm riski gerçekten de vardı. Şimdi ölürse bu katil gelip de bütün çalışanlara sıradan tecavüz mü edecek yani? Ben normalde kolay kolay herhangi bir hastayı ya da hasta sahibini kimseye şikayet etmedim. Ama bu adamı başhekimliğe haber vermeyi görev bildim. Öyle ya kızcağızlar, gece de tek başlarına nöbet tutuyorlar, Allah korusun ya adam eline silah alıp da gelse. Başhekimliğin haberi olsun ki bu adamı ziyaret saatleri içinde içeri almasınlar diye konuşmak istedim. Başhekimlikte sekreter, şu anda sadece hastane müdürü var dediği için, müdürün odasına doğru yöneldim. Kapı açıktı ve içerideki manzara şuydu. Müdür, biraz önce ben de dahil olmak üzere bir servisin bütün hemşirelerini ve kadın doktorlarını size tecavüz ederim diye tehdit etmiş adamla kanepenin üzerinde diz dize oturmuş, çay içiyor. Bu da yetmez gibi hayran hayran gözlerine bakıyor.

Şikayet etsem de işe yaramayacağını anladım. Müdürden, müşteri haklıdır mantığı ile  çocuğunun hasta olduğunu öğrenip adamın canı yanmış nutku dinlemek istemedim. Şikayetten vaz geçtim, ama o anda beni kessen kanım akmaz. Donakaldım.  Adam hadi deli, peki başhekimlik bizleri korumakla görevli değil mi? Demek bu müdürün yanında bile tehdit edilsek, adamın umurunda olmayacak.

O anda bize küfreden adamdan daha çok müdüre öfkeliyim. Eğer sözümü kesersen seni gebertirim kararlılığı gösteren bir ses tonu ile müdürün gözlerinin içine  bakıp, gözlerimi kıstım ve ‘’ bu adam az önce servisimin hemşirelerini ve beni size tecavüz ederim diye tehdit etti’’ dedim. Müdürün ağzını açmasına fırsat vermeden aynı robotik halimle adama döndüm ve onun da gözlerinin içine bakarak, işaret parmağımı burnuna sallayarak, tane tane ‘ gözümün içine bak, senden korkacak göz mü bu? Eğer bu kızlardan birinin ayağına taş değsin, bak bakalım kim kimi s…kecek’ dedim ve odadan dışarı çıktım.

Yani bizim şirket, çalışanını değil, müşterisini korudu. Ortada sosyal medyada dolanan bir video da yoktu tabii. Eminim o adam bize bir şey yapmış olsaydı. O müdür, ben görevimi yapmadım diye en ufak bir vicdan azabı bile çekmeyecekti. O müdüre sen neden çalışanının yanında olmadın diye kimse bir şey sormayacaktı. Yani olan bize olacaktı.

Tabii sağlık önemli biz adama senin çocuğunu tedavi etmeyiz de diyecek halde değildik.

Neyse ki bu olayda deli deliyi görünce çomağını sakladı. Adam açıkça benden korktu ya da bir şekilde saygıyı hak ettiğimi düşündü. Bir daha gıkı bile çıkmadı.

Çocuk sadece lösemi değildi, aynı zamanda ataksia telanjiektazi hastasıydı. Bu bir genetik hastalıktır ve bu tür hastalıklar, lösemiye yatkınlık yarattıkları gibi, lösemi oldukları zaman tedaviye yanıt vermeleri zordur. Yani hasta zaten oldukça ümitsiz bir hastaydı ve kısa sürede öldü.

O gün bile babası, bize karşı herhangi bir taşkınlık yapmadı, fakat birkaç ay sonra  yeni bir cinayet daha işleyip hapse girdi.

HAFTA SONUNDA BİR KAÇ ANI CANLANDI, ASİSTANLIK DÖNEMİMDEKİ POSTA MAHMUT AMCA AKLIMDA BAYAĞI YER ETMİŞ.

Bu hafta sonu bir hemşire arkadaş ile uzunca vakit geçirdim. Her ikimiz de meslek anılarımıza daldık. Sağlık sektöründe birkaç yıl bile olsun çalışmış herkesin birkaç kitap yazacak kadar anısı birikiyor.

Bu anılar sadece hastalarla da ilgili olmuyor. Hastaneler bir çok kişinin çalıştığı kurumlar olduğu için personelle ilgili devasa anılar da birikiyor.

Mesela ben Hacettepe’de hem öğrenciliğimden hem de  asistanlığımdan tanıdığım bir Mahmut Amcamız vardı. Mahmut Amca çok uzun yıllar boyunca pediatride ‘posta’lık görevi yapmış bir adamcağız idi.  

‘Posta’ deyince bizim aklımıza postacı değil, hastanenin getir götür işlerini yapan kişiler gelir. Postalar, servislerden tetkik kanlarını alır, gereken laboratuvarlara taşırlar, bu iş saatli gibi görünse bile, sürekli aciller, ekstralar çıkar. Elimizde telefon kan bankasından kan, steril depodan lomber ponksiyon, kemik iliği seti, buraya yazmaya üşendiğim sayısız malzeme isteriz. Bu da yetmez, hastaları röntgene, ameliyathaneye, acile, ölüleri morga taşımalarını isteriz. Uzun lafın kısası postaların bütün mesaileri ayakta, oradan oraya yürüyerek geçer. Hastanenin bitmek bilmeyen koridorları boyunca günde kim bilir kaç kilometre yürüdüklerini hesap bile edemiyorum.

Hastanede kaç servis var, kaç asistan, kaç hasta var, işleri bir türlü bitmez. Üstelik her zaman istediğimiz kadar çabuk gelemedikleri için bizden de bir sürü azar, serzeniş duyarlar.

Ben en acil durumlarda ya kendim bir koşu gidip istediğim şeyi alıp getirdiğim ya da eğer o ay yanımda öğrenci varsa onu koşturduğum için biliyorum. Koridorlar bitmek bilmez.

Koridorlar boyunca tam el tutulacak yerde trabzan vardır. Hastalar ya da destek ihtiyacı hissedenler tutarak yürüyebilirler.

Bizim Mahmut Amca, yıllar içerisinde bu trabzanları tamamen ezberlemişti. Gece mesailerinde bir elinde kanlar, sedye, steril setler, ya da her neyse, diğer eli  trabzanda, gözlerini hiç açmadan, hatta şahidim zaman zaman da horlayarak, uykusunu hiç bölmeden bütün hastaneyi dolaşabiliyordu.

Demek ki mesela kan bankasından, servis 39’a giden yolda kaç dönemeç, kaç asansör, kaç koridor var, adam yıllar içerisinde bilinç altına yerleştirmiş, hedefini hiç şaşırmadan, uykusunu bozmadan, bütün gece, oradan oraya koşuşabiliyordu. Bütün pediatri hastanesinin planı adamın bilinç altında yazılıydı sanırım.

Bu Mahmut Amca ile herkesin bir sürü anısı olduğundan eminim. Yıllarca pediatride çalışa çalışa hastalıkları da ezberlemiş, hastaların yüzlerine bakıp, tanısını koyabiliyordu. Misal,  sedyesinde bir hasta ile acile girip, davudi sesi ve doğulu şivesiyle ‘’ meningogogsemiiii’’ diye bağırdığında, gerçekten bir meninkokok vakası getirdiğini bilirdiniz. Mahmut Amca sadece meningokoksemi değil kronik böbrek, menenjit, kızamık, larenjit, dehidratasyon, acilde görülebilecek ne kadar hasta varsa, hepsini tanırdı. Artık bize de hastanın öyküsünü alıp, muayenesini yapıp, tetkiklerini yaptırıp, Mahmut amcanın tanısını teyit etmek düşerdi.

Mahmut Amcaya bir iş söylediğinde o işin yapılması onun saatine bağlıydı. Biz de yaşlı olduğu için ve işleri çoğu zaman geciktirdiği için onun çalıştığı nöbetlerde çoğu zaman kendimiz postalık yapardık.

Bir gün hastaneden bir bebeğin cesedi kayıp oldu. Ara ara saatlerce bulunamadı. Bebeciği arayan arkadaşlar, son çare olarak Mahmut Amcanın o nöbetteki izini  sürdüler. Adamcağız bu bebeğin cesedini morga götürürken, yarı yolda çok acil diye bir iş söylemişler. Mahmut Amca da bebek nasıl olsa ölü, onun aciliyeti yok diye, bebeği daha sonra morga götürmek için bir masanın çekmecesine koymuş, diğer işe koşmuş, oradan başka bir işe daha gitmiş, uzun sözün kısası bebeği morga götürmeyi unutmuş.

Sadece bu kadar olsa yine iyi, her yeri uyuyarak gezdiği için bebeği nerede sakladığını da unutmuş. Düşünüyor düşünüyor, bebeği servisten aldığını hatırlıyor, morga doğru yola çıktığını hatırlıyor, arada başka bir yere gittiğini hatırlıyor, fakat bebeği nerede koyduğunu hatırlamıyor.

Sonunda asistan arkadaşın aklına parlak bir fikir geliyor. Mahmut Amcayı servisten gözleri kapalı olarak yola çıkarıyor. Adamcağız öyle kapalı gözlerle, eliyle trabzanda yolunu bularak ilerleyince şıp diye bebeği koyduğu yeri buluyor.

Morgdaki görevli bebek neden gelmedi, yıkayıp yatacağım diye yaygarayı basmasa nasıl olsa morga gitti diye, kimsenin aklına  bebeği aramak gelmeyecek. Aramaya kalksa da kimsenin aklına masanın çekmecesine bakmak gelmez.  O nöbet sona ermeden, Mahmut Amcanın, bilinç altından o sefer henüz silinmeden,  kriz birkaç saat içerisinde çözülmese, ceset çürüyüp de koku çıkmadan bulmak mümkün olmayacaktı. Allah muhafaza, düşünebiliyor musunuz?

 O bebek bulunana kadar çekilen sıkıntıyı, paniği kendim yaşamış gibi içimde hissediyorum.

Yani hastanede çalışmak akla gelmeyecek maceralarla doludur. Başka adrenalin aramaya gerek yok.

Mahmut Amca sanırım artık yaşamıyordur, Allah rahmet eylesin, bende ve eminim dönem arkadaşlarımda unutulmaz izleri var.

PEDİATRİK ENDOKRİN, GÜN DOĞUŞU VAKA TOPLANTILARININ YİRMİNCİSİ

Bu yıl kış oldukça sert geçti. Hiç beklenmedik bir şekilde şubat ayının son haftasında da şiddetli rüzgarların eşlik ettiği kar yağışları oldu. Mart ayının ilk hafta sonunda Mardin’de toplantımız olduğu için acaba gidebilecek miyim diye bayağı endişe ettim.

Bundan 20 yıl önce bir pediatrik endokrin toplantısı sırasında İstanbul ve İzmir’de çeşitli hastanelerde çalışan pediatrik endokrinologların ayda bir, bir araya gelerek sorunlu vakalarını tartıştıklarını duyduk. O sırada bizim çözümsüz vakalarımızı tartışacak bir konsey yapmamız pek mümkün değildi. Çünkü Ankara’nın doğusunda ben KTÜ’de, Ayşehan Akıncı, İnönü Üniversitesinde çalışıyorduk. Atatürk Üniversitesinde de Zerrin Orbak, pediatrik endokrin ihtisasını yapıp gelmişti. Sanırım eş zamanlı olarak da Van, Yüzüncü Yıl üniversitesine Yaşar Cesur geldi. Dicle üniversitesinde endokrin vakalarla ilgilenen bir arkadaş vardı. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, bir de Fırat Üniversitesinde geçici süre ile bir arkadaş işe başlamıştı.

O toplantıda Ayşehan ile baş başa verip çözüm bulamadığımız vakaları tartışmak için bir platform oluşturmak için bir toplantı icat ettik. Gayri resmi bir gurup oluşturup, adımıza üniversitelerimizin ilk harflerinden oluşan KİDYAF (KTÜ, İnönü, Dicle, Yüzüncü Yıl, Atatürk, Fırat) akrostişi altında yılda hiç olmazsa bir kez bir şehirde toplanıp vakalarımızı tartışmaya başladık.

Bu toplantı yıllar içerisinde vaka toplantısı şeklinden çıkıp, mini bir sempozyum halini aldı. Ayrıca, zamanla Ondokuz Mayıs üniversitesi de dahil oldu. Her bir üniversitenin hoca sayısı arttı, yandal asistanlarımız oldu. Üstelik bölgeye bir çok Pediatrik Endokrin uzmanı arkadaşımız yan dal mecburi hizmeti için geldiler.

Sonuç olarak ilk toplantılarımızı 8/10 kişi ile yaparken, bu en son toplantı 40/50 kişilik bir toplantı oldu.

Şimdi KİDYAF isminden vaz geçtik, Doğu gurubu adını aldık, arkadaşlar benden kısa bir tarihçe istedikleri için bu yazı yazıyorum. Yazarken adımızı pediatrik endokrin gün doğuşu gurubu olarak yazmak daha romantik geldi.

Ben emekli olduktan sonra katıldığım tek bilimsel toplantı da bu gün doğuşu gurubunun yaptığı toplantılar oluyor. Her toplantıda da toplantının genel konusuna uygun bir ‘sanata dayalı tıp’ konuşması yapıyorum. Bu yıl konu iskeletin genetik hastalıkları olduğu için ben de ‘Antik  Mısır’da,  bazı akanodroplazili vakalardan söz ettim.

Bu yıl toplantıyı Diyarbakır gurubu üstlenmişti, ancak toplantı yeri olarak Mardin’i seçmişlerdi. Mardin’de de yan dal mecburi hizmeti yapan bir arkadaşımız olduğu ve o da bu işe gönüllü olduğu için böyle düşünmüşler. Galiba gelecek yıl toplantı Çorum’da olacak.

Bu kez İstanbul, Ankara ve İzmir’den de konuşmacılar vardı. Özellikle metabolizmaya ayrıldığı için artık endokrin toplantılarına katılmayan, Mahmut Çoker arkadaşımızı yıllar sonra gördüğüm için çok sevindim.

Toplantımız bilimsel olarak gene çok eğitici oldu.

Toplantı mekanımız ise masal diyarı Mardin, bize gene görsel bir şölen sundu. Mardin için ‘gündüz seyranlık gece gerdanlık’ denir. Ben ise en çok deli güneşinden etkilenirim. Mardin’e, hemen her mevsimde ve en az 10 kez gitmişimdir. Her mevsimde olduğu gibi kışın bile güneş deli gibi gözüne gözüne  giriyor, kör oluyorsun.

Mardin’in, bir de deli merdivenleri var. Zaten bölgenin coğrafyası derin vadilerin yardığı kireç kayalıklarından meydana geliyor. Mardin de bu kireç tepelerinden birinin yamacına kurulmuş bir kent. Oldukça eski bir kent olduğu için arabaların geçtiği daracık ve sınırlı sayıda caddeler var. Bu caddelere paralel sokakların çoğu araç giremeyecek kadar dar. Bu sokakları birbirine bağlayan dik sokaklar ise merdiven şeklinde. Hem de ne merdivenler,  45 derece dik, her bir basamağı 2 normal basamak yüksekliğinde merdivenler. Bir göz atmak bile yılgınlığa kapılıp yolunuzu değiştirmeye yetiyor. Bir gece lokanta haline getirilmiş, taş konaklardan birinde yemek yedik. Kapıdan içeri girip de ikinci kattaki yemek salonuna ulaşana kadar dağ tırmandık desem yeridir. Hemen ne kadar nazlı olduğumuzu düşünmeyin, tavan yüksekliği çok fazla olduğu için en az 4 katlık merdiven çıktık. Hani şöyle dar bir pantolon giymiş olsan kesin çıkılmaz. Yani sadece merdivenli sokaklar değil, bina içlerindeki merdivenler de deli.

Mardin’e en az 10 kez gittim ama her seferinde de başka bir gezinin parçası olarak Mardin’den geçtim, en uzun kaldığım sanırım 48 saattir. Hal böyle olunca da her seferinde başka keşifler yapmak mümkün oldu.

Mesela ilk kez yeni şehirdeki bir otelde kaldım. Otele girince üçüncü kata girmiş oluyorsunuz, çünkü arkası bütün coğrafyanın özeti olacak derin bir vadi.

Mesela bu gidişte daha önce hiç görmediğim alt çarşı denilen kapalı çarşıyı keşfettim. Daha önceki gidişlerimde almayı aklıma koyduğum cam altı tekniğiyle boyanmış bir ‘şahmeran’ aldım. Şahmeranı, hekimlik bilgisini yer yüzüne ulaştıran ilk bilge olarak, Lokman hekimin hocası olarak ayrıca dünyanın ilk feministi olarak düşünür, pek saygı duyarım.  Bu güne kadar şahmeran figürlü takılarım olmuştu, şimdi de duvarımda bir şahmeranım oldu.

Tabii daha önce gitmiş olduğum yerlere de gurupla gittim. Örnek olarak yine Deyrulzaferan manastırına gittik. Bu manastırı ilk gördüğüm zamanlarda girişteki, tuvaletler, dükkanlar ve çayhane yoktu. Neyse ki bu eklentileri çevreden çıkartılan doğal taşları kullanarak, kadim manastırın mimarisine çok uygun bir şekilde yapmayı başardılar. Sadece burayı ve Mardin müzesini görmek için bile Mardin’e gitmek gerek. Manastır içerisinde, kendinden önceki inançlara  saygı olarak ateşe tapanların şapeli de halen korunuyor.

Daha önceki gezilerimde hem Deyrülzaferan hem de Morgabriyel manastırlarını birkaç kez ayrıntılı olarak gezmiş olduğum için, bu sefer artık manastır içerisindeki geziye katılmadım. Dışarıdaki çayhanede oturup, Süryani kahvesi içerek, Mardinli Süryani bir aile ile yarenlik ettim.

Dara antik kentine de gittik. Daha önceki gidişimizde kenti ve zindan denilen siloları görmüştüm. Bu kez nekropol kısmını daha ayrıntılı gezdik. Şehrin tarihi Ahameniş (Pers)  imparatorluğu ile başlayıp, Büyük İskender, Bizans ile devam ediyor. Oldukça etkileyici bir nekropol(mezarlık) alanı var.  Ölüleri önce toprağa gömüp, bir müddet etlerin çürüyüp, kemiklerin temizlenmesi bekliyorlar. Daha sonra da bu kemikleri topraktan çıkartıp, artık ruhlarının cennete uçabileceği, etkileyici bir bacası olan bir katakompa (toplu mezar olarak kullanılan koridorlar) yığıyorlar.

Ölüleri ilk kez gömmek için kullandıkları mezarların bazıları duvar şeklindeki kayalara oyulmuş, bazıları da yerde idi. Gerçekten görülmeye değer bir alan. Galiba UNESCO tarafından korunması gereken yerler listesine de alınmış, ya da alınacakmış.

Sokaklarda gezerken herkes birbiri ile Arapça konuşuyor. Ancak ilginç bir şekilde, konuştukları dil, Irak’tan, Suriye’den gelenlerle pek tutmuyormuş. Son yıllarda Mardin çok popüler bir turizm merkezi haline geldiği için sokaklarda çocuklar size Mardin tarihçesi anlatmak, ya da popüler bir noktada resminizi çekip, biraz para kazanmak istiyorlar. Biz de, havaya girip, Gülay’la birlikte, Ulu Cami minaresini iter gibi yaptığımız bir resim çektirdik.

Tabii ki bir çok hanımın olduğu her gurupta olduğu gibi çarşıları talan edip, şehrin ekonomisine katkıda bulunduk. Bu arada Trabzon’dan gelen  kazaziye tekniğiyle yapılmış bir çok takının da satıldığını görmüş oldum.

Son olarak da; dönüş yolunda havaalanında 2 kez botlarımızı bile  çıkarttırıp, ciddi ciddi aradılar. Bu da yetmezmiş gibi, uçağa binince pilot, uçağımıza kendi yolcumuz olmayan biri bindi, bu nedenle el bagajlarınızı yeniden arayacağız diye anons etti. Önce şaşkın yolcu indirildi. Daha sonra bütün el bagajları hostesler tarafından tek tek sorgulandı. Ancak yabancı bir bagaj olmadığından emin olduktan sonra uçuşumuz başlayabildi.

Alt çarşı
Otelden görüntü
turistik resim

Sokaklar ve sokak çalgıcısı
<DAra
Depolar (ZİNDAN)
Zerrinle nekropol önünde
mezarlar
toplu kemikler
ruh bacası

EVDE ZORUNLU KAR TATİLİ, ELEKTRİK DİREKLERİ, GÜNEŞ TUTULMASI, PİNK FLOYD, SARIKAMIŞ, ZİGANA’DA DİABET KAMPI, İSMAİL TÜRÜT. ORTAYA KARIŞIK BİR KIŞ MASALI.

 

Bu yılın ilk haftası gerçekten ilginç gökyüzü olayları ile dolu geçiyor. Mesela 3 ocak günü; günberi yani dünyanın yörüngesi üzerinde güneşe en yakın olduğu gün idi. Altı  ocak günü ise dünyanın bazı yerlerinden görünecek tam güneş tutulması gerçekleşti. Biz tutulmayı görmedik ama güneş tutulmaları yeniay günlerinde olduğuna göre gök yüzünün en karanlık olduğu günlerden biriydi.

Continue reading… →

İNSANOĞLU ÇİĞ SÜT EMMİŞ, KİMİNE NE YAPSAN YARANAMAZSIN, KİMİNE TEK BİR SÖZÜN YETER

Bu gün hastalarımdan birinin annesinden bir mail aldım. Bundan 20 yıl önce çocuğunu bana muayeneye getirmiş, ağlaya ağlaya daha önceki doktorun yaptırdığı sonuçları göstermiş. Ben de ona ‘’ağla ağla, benim omuzlarıma sümüklerini silen ilk anne değilsin, sonuncu da sen olmayacaksın’’ sonra da ‘’merak etme senin çocuğuna geç tanı koyulmasına rağmen hiçbir problemi kalmayacak’’ demişim. Ne hastayı ne de bu olayı hiç hatırlayamadım ama gayet bana ait bir cümle gibi duruyor, kesin söylemişimdir.

Continue reading… →

TÜRKİYE’DE SALGIN BEKLEMİYORUZ

 

1999 yılında büyük Marmara depremi olduğu zaman, bu felaketin arkasından büyük hastalık salgınları çıkacak diye ciddi bir endişe olmuştu. O zaman Dünya Sağlık Teşkilatı  ‘’Türkiye’de iyi bir koruyucu Sağlık teşkilatı vardır, büyük ölçekli salgın hastalıklar beklemiyoruz’’ diye rapor vermişti. Gerçekten sadece çok küçük ölçekli birkaç ishal vakasından başka bir şey olmadı ve deprem sonrasında salgın bir hastalıktan hayatını kaybeden tek kişi bile olmadı.

Continue reading… →

Show Buttons
Hide Buttons