Monthly Archives: Temmuz 2022

GÖĞE BAKAN KOCA KARI; AĞUSTOS 2022

Ağustos ayı adını bir Roma imparatoru olan Augustus’tan almıştır. Augue kelimesi Latincede, “artmak, büyümek, yücelmek” anlamına gelmektedir,  Türkçeye de Latinceden geçmiştir; aslında Türkçede bu aya “Harman ayı” denir. Hem yaz sebzelerinin büyüdüğü, hem de hasat edildiği zaman olması dolayısıyla her iki isim de ayın anlamına uygun düşmektedir. Yılın en az yağışlı ve en sıcak zamanları olduğu ve bitkiler sararmaya başladığı için içinde sarı ya da sıcak olan herhangi bir kelime de uygun düşerdi. Karadeniz ise bambaşka bir hikaye; bazı yıllar aşırı yağışlar olur, güneş yüzü görmeden Ağustos biter, bu nedenle ağustos ayı ‘çürük ayı’ olarak bilinir.

Eskiden eyyam-ı bahur diye isimlendirilen, yılın en sıcak günleri Ağustos ayının ilk haftasına karşılık gelir,  anneannem bu zamanlarda ıslak ten üzerine sıcak rüzgar değerse vitiligo olacağına inanırdı. Bu zamanda güneş çarpması açısından da dikkatli olunması gerekmektedir, gerçi bu sene yılın en sıcak haftası temmuzun son haftası olacak gibi tahminler yapılıyor. Bakalım yaşayıp göreceğiz.

Ağustos ayının yarısı yaz, yarısı güz diye bir atasözü de vardır, gerçekten de ayın ortasından itibaren rüzgar esmeye başlar ve ayın 23ü civarında sıcak rüzgarların sonuncusunun da estiğini, bundan sonra artık sonbahar havasının kendini belli etmeye başlayacağı düşünülür.

Bu yıl ayın 12sinde saat  04:35 de Oğlak burcunda Dolunay, 27 sinde saat 11:16 de  Başak burcunda Yeniay gerçekleşecek. Temmuz ayının 30unda başlayan Muharrem ayı 27 ağustosa kadar devam edecek, 28inde Sefer ayı başlayacak.  Muharrem ayı bilindiği gibi Aleviler için oruç ayıdır, Ağustos’un 8’i ise bu oruçla ilgili olmasına karşılık herkes tarafından kabul gören aşure günüdür.

Temmuz ortasından eylül başına kadar devam eden ve kuzey doğu yönünden (Perseus (kahraman) takımyıldızının olduğu bölgeden) çıkar gibi görünen Perseus yıldız yağmuru en iyi 11-12 Ağustos gecesi görünür. Bu yıldız yağmuru; 26 km çapa sahip ve güneş çevresindeki tutunu 133 yılda tamamlayan, 109P/Swift-Tuttle kuyruklu yıldızının yörüngesinin dünya yörüngesine değdiği için görülmektedir. Ne yazık ki saatte 100 civarı yıldız kayması gözlemlenebilen yılın en görkemli yıldız yağmuru bu yıl dolunay zamanına geleceği için pek güzel gözlenmeyecek.

Bu ay astrolojik olarak Jüpiter, Satürn, Neptün ve Plüton retro harekette olacaklar. Jüpiter (şans, büyüme) ve Satürn (zaman, inşa etme) mesleki gezegenlerdir, Neptün akıl karıştırıcı ve ilham verici, Plüton ise dönüştürücü ve yok edici gezegen olarak tanımlanır. Hepsinin tersine hareketi hiç de hayra alamet gibi görünmüyor. Bakalım daha neler göreceğiz.

Bu yıl 30 Ağustos Zafer Bayramının yüzüncü yıl dönümüdür. Bundan 100 sene önce, 1922 yılında 26-30 Ağustos tarihleri arasında, Atatürkün, bir ülke kurma hayallerine inanan kahraman yıldızlar  Afyon Kocatepe’den, Kütahya Dumlupınar’a doğru aktılar. Bu an Nazım Hikmet’in unutulmaz şiiri ve simgeleşmiş resmini çeken Ehem Tem’ın fotoğrafı çekme anısı ile bitirmek istiyorum.

NAZIM HİKMET (KUVAYI MİLLİYE DESTANI)

Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar: “Üç” dediler,
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun basına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

 Etem Tem, fotoğrafı nasıl çektiğini,  1960 yılında Fikret Otyam ile yaptığı söyleşide anlatmıştı: “O sabah Kocatepe’de bulunuyorduk. Taarruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu.Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu…Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı… Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di… O gün 7×11 boyunda sekiz on rulo film çektim. Birkaç tane 10×15 cam…Vakit yoktu. Ahır bozması bir yerde birkaç film yıkadım. Fotoğraflar birbirinden güzeldi. Hemen dört tane yaptım, ertesi sabah götürdüm. İçeri aldılar.Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde gezdirdi ve çekti: “Çok güzel, ” dedi.

Bu resmin aslı böyledir, her zaman olduğu gibi kalabalıkta tek başına ve düşünceler içinde

DİŞİMİ SIKMAKTAN ÇENEM AĞRIDI, GÜNLERCE YEMEK ÇİĞNEYEMEDİM

Bir tatil yaptım ya resmen burnumdan geldi. Yoga tatilini, hem rahatsızlanmam ve hem de arabamın durduk yerde aldığı hasar nedeniyle moral bozukluğuyla erkenden kestim. Günlerce, hem de evde ustalar olduğu için 2 farklı arabaya en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda aracım tamirdeydi.

Ev resmen panayır yeri gibi, bir yandan evin içinde boya yapılıyor, diğer taraftan daha ufak tefek bir sürü iş için ustanın biri geliyor, diğeri gidiyor. Şu anda resmen kendi evimin içinde göçebe yaşıyorum, bir gece balkondaki kanepede bile yattım. Daha ev yeni, normalde birkaç yıl daha idare edebilirdi, ancak bazı sebeplerden boya çabuk bozuldu. Bunlardan birincisi evi o kadar kuvvetli yaptırmışız ki, hiç nefes alamıyor, bazı yerlerde küflenmeler oldu. geçen sene bir havalandırma bacası yaptırmıştık, bir hayli faydası oldu, ancak üst kattaki banyoda hala nem problemi var, bu yıl oraya ayrıca bir havalandırma deliği açılması lazımdı. Daha da önemli bir sebep, alt katın bazı yerlerinde (kalorifer odası olarak planlanıp, bana çalışma odası yapıldı) ve garajda mantolama yapılmamış, bu da alt katın ısınmasını oldukça zora sokuyor. Geçen yıl hiç sevmediğim dış cephe boyasını yeniletmiştim, o sırada salgın çok artmış durumdaydı, evin içini bu yıla bırakmıştım. Bu yıl gene salgın var, ama daha fazla bekleyemeyeceğim.

Müstakil ev olduğu için her yaz kışa hazırlık yapılası gereken çok iş oluyor, bu sene kalorifer peteklerinin içleri temizlendi. Bir odadan ustalar çıkınca karınca gibi oraya dalıp temizlik yapıyoruz, dolap içleri, perdeler derken perişan halim var. Mantolama işi olduğundan sanırım ustaların işleri bir haftadan erken bitmez. Bir sürü kullanılmayan, bozulmuş eşya, giymediğimiz elbiseler filan var, onları da ayıklayıp, geri dönüşüme vereceğiz.

Tabii bu arada bahçenin işleri de son hız devam ediyor, bu yıl naylonla malç yapmıştık, maalesef zararlı bitkiler için sera vazifesi gördüğü için onlardan acilen kurtulmamız gerekti. Birkaç ağaç kurumuştu, onlar kesildiler. Bu yıl yeterli gübre verememiştik, bahçede pek verim yok, gene de her gün bir şeyler hasat ediyoruz, ufak tefek turşular, soslar yapmaya başladım.

Uzun sözün kısası bu günlerde (ne yürüyüş yapıyorum ne de spor ama) en yoğun hissiyatım yorgunluk, sabahları belim tutulmuş kalkıyorum, akşamları ise bacaklarım zonkluyor. Sırf sonunda ev tertemiz olacak diye kendimi avutuyorum.

Asıl dişimi sıkmaktan çenemi ağrıttığım stresi ise bayramdan önce henüz ustalar gelmeden yaşadım.

Anlaşılan benim hayvandan yana şansım yok. Daha önce bizi sahiplenen kedi (Masti) kendiliğinden kayıplara karıştı, bir sokak köpeği sahiplendim (Pırtık) onu da kaybettim. Geçen yıl bahçeye sansar yuva yapınca bahçede bakmak için yeni bir köpek almak için bizim kızları da ikna ettim. İlk köpeğime büyükçe bir kafes yaptırmıştık, ama köpeklerin esaret altında yaşamaları hiç iyi değil, hayvanı gezmeye çıkardığım zaman enerjisini atamıyordu, biraz büyüdükten sonra beni çok sık düşürmeye başlamıştı. Bu sefer köpeğe bahçenin bir bölümünü ayırmaya karar verdim, bu kısımda serbestçe gezsin, hayvanı her gün 2 kere benim çıkarmam gerekmesin diye sebze bahçesini köpeğin giremeyeceği şekilde tellerle tamamen ayırdım.

İlk istediğim bir akbaş almaktı, Karacabey’de devlet üretim çiftliği varmış, anlaşılan köpek alabilmek için araya torpil koymak gerekiyor, bir türlü alamadım. Ben de çevreden bir köpek almaya karar verdim, bir arkadaşım bana tanıdığı bir çobanın köpeğinin yeni doğmuş yavrularından birini ayarladı. Yoga tatiline gitmeden tam da gün dönümünde gidip hayvanı gördüm, çok şen ve insana yakın bir yavruydu, belli ki koçman olacaktı. Henüz 40 günlük olduğu için biraz daha anne sütü alsın diye bıraktım. Aslında ilk planda ben bayramdan hemen önce dönecektim, bayram günlerinde ise çoban, kurban kesimi de yaptığı için meşgul olacağı için bayram sonrasında almak üzere sözleşmiştik. Yoga tatilinde hiç keyfim olmadığı için erkenden döndüm, ben de hayvanı bayramdan önce aldım.  Köpeği ilk gördüğüm gün wiccan inancına göre Litha bayramı olduğundan ismini Litha koydum.

Gittiğimde çoban ‘seninki bugün hep gizleniyor, galiba biraz hasta’ dedi, fakat ben hayvancığı aldığımda boynunda neredeyse portakal büyüklüğünde bir apse vardı, üstelik bir noktadan dışarıya sızıyordu. Köpeği kaptığım gibi soluğu veterinerde aldım. Antibiyotik ve lokal bakım önerdi, 5 gün enjeksiyon yaptım ama apse sadece biraz küçüldü. Bu sefer bir arkadaşımın önerdiği başka bir veterinere gittim. Röntgen çekti ve bana bacak eklemine ya da mediastene (kalbin ve büyük damarların içinde bulunduğu, akciğerler arasındaki alan) açılabilecek bir yerde olduğunu söyledi. Bu kez iki antibiyotik ve apsenin açılan yerinden içeriyi yıkadığım daha zorlu bir pansuman önerdi. Bundan sonra Lithaya işkence günlerim başladı, günde 2 kez ağzını zorla açıp boğazından içeri hap tıkıştırıyor, apseyi sıkıyor, içini enjektörle temizliyordum.

Hayvancık artık, internette gördüğüm, istisar edilip, duvara bakan köpeklere dönmüştü. Onun bu halini o kadar sıkıntı yaptım ki, gece dişimi sıkmaktan çene eklemim ağrıyordu, hem de çiğneyemeyecek kadar. Zaten ömrüm boyunca gece diş gıcırdatmışımdır, şimdi emeklilikte artık bu dertten kurtuldum derken, Lithaya yaptıklarımdan dolayı bir hafta boyunca bu eski derdim depreşti.

Hayvancığın boğazında birden çok ısırık ve birden çok apse varmış, çünkü başka noktalar da delindi ve buralardan farklı vasıfta iltihap aktı. Son gün apsesi bayağı küçülmüş ve akıntısı iyice azalmıştı. Ama bana daha hasta görünüyordu, iştahı azaldı, pek yürümek istemiyordu. Sonra da sanırım apselerden biri mediastene ya da akciğere açıldı, çok ciddi solunum sıkıntısı gelişti. Veterinere gitmeye fırsat kalmadı.

İki gün kendime gelemedim, ya ilk gördüğüm zaman alsaydım, büyük köpekler buncağızı boğmayacaktı, ya da bari bayram sonunu bekleseydim, hayvancık hiç işkence görmeden ölüp gidecekti. Her şey olacağına varır, geriye dönüp bakınca keşke demenin hiçbir anlamı yok onu da biliyorum.

Bana hayvan bakmak yaramıyor, hangisini tutsam elimde kaldı.

Bu arada köylerde boyunlarında çivili tasmalar olan çoban köpekleri görürseniz, sizi korkutmak için değil, hayvanı korumak için, çünkü kurtlar ve köpekler dövüşürken boğazını rakibine kaptıran hayvan ölüyor.

Lithacık
Bayağı güzel anlaşmıştık
Bu hale geldi garibim

YAZ BAHÇESİ UFAK UFAK CANLANMAYA BAŞLADI, BEN DE YAZ YEMEKLERİ UYDURMAYA BAŞLADIM

Geçen hafta havalar biraz ısınmıştı, yavaş yavaş her gün birkaç sebze toplamaya başladım. Bir gün kabak, biber, soğan, fesleğen, reyhan, biberiye, nane, lavanta, kekik, biraz fasulye, bektaşi üzümü ve asma yaprağı topladım. Birkaç yemek yaptım.

FASULYE KIZARTMA

Fasulye çok azdı, herhangi bir yemek yapmak için yeterli değildi. Ben de fasulyeleri haşladım. Bir şişe maden suyu içine 2 kaşık un, bir miktar tuz katarak tempura sos hazırladım. Fasulyeleri sosa bulayarak derin yağda kızarttım. Çok güzel oldu. Sos içine sarımsak ve toz acı biber katılsa daha da güzel olur. kesinlikle misafire çıkartılabilecek bir yemek (meze) oldu.

Yıllardan beri derin yağda kızartma yapmam, ama nedense çok canım çekti.

SOĞAN, BİBER KIZARTMA, SOĞANLI, OTLU TEMPURA SOS

Tempura sosu hazırlamışken jülyen doğradığım soğan ve biberleri de bulayıp kızartım. Sos bir miktar arttı ben de kokulu otlarımı ve soğanın kalan yarısını incecik kıyıp sosa buladım, mücver gibi kızarttım. Bu tuhaf mücver tek başına gayet güzel bir yemek oldu. Üzerine kuru naneli süzme yoğurtlu bir sos çok güzel olur.

YAPRAK SALATA

Çok taze asma yapraklarını ince ince doğradım. Zeytinyağı, tuz ve limonla hazırladığım bir sosta yarım saat beklettim. Kırmızı soğan doğrayarak ve üzerine bektaşi üzümü ekleyerek çok nefis bir salata elde ettim; benim yaptığım salata çok ekşi olduğu için bir sonraki gün ince bulgur ve lor peyniri ekleyerek daha da lezzetli bir hale getirdim.

Ertesi gün semiz otu, patlıcan ve kabak topladım.

LORLU, SEMİZ OTLU FIRINDA SEBZE KAYIKLARI

Patlıcan ve kabakları kayık şeklinde uzunlamasına kestim, hafifçe tuz ve zeytinyağlıyla fırınladım. Semizotunu sarımsak ile soteledim, içine lor peyniri ve baharatlarını katıp, sebzelerin üzerine yaydım. En üste de ince bir dilim taze kaşar koyarak 10 dakika daha fırınladım. Mis gibi oldu.

İlk günün hasadı
Fasulye kızartma
Asma salatası
Biber kızartması, otlu tempura
Sebze kayıkları

DÜĞÜN, KLASİK KEMENÇE KAVUŞMA HİKAYESİ, YOGA KAMPI, ONDAN BUNDAN ŞUNDAN GÜZEL BİR TATİL, GENE BİR DOKTOR KATLETTİLER, GERİYE NE TATİL, NE BAYRAM KALDI

Geçen hafta sonu, Gamze ve Ali Çan ile, Berfin’in düğünü için İstanbul’a gittik. Berfin’in dedesi Nafiz Uluutku hocayı çok severim, babası Haluk ve annesi Özen de sevdiğim arkadaşlarım, Berfin’in hem bebeklik doktoru, hem de hocasıyım. Hal böyle olunca de bir günlüğüne de olsa düğüne gitmek şart oldu. Bu arada hayatımda ilk kez vejetaryen bir düğün menüsüyle karşılaştım, nikah şekeri yerine de eğitim yardım yapmışlar, çok hoş bir düğündü.

Anlatmadan geçemeyeceğim, Cumartesi günü otobüs ile gidip, hemen o gece geri döndük. Düğünde seferiydik; yol giysilerimizi, düğün giysileriyle değiştirmemiz kadınlar tuvaletini en sakin bulduğumuz bir anda, zavallı bir kadıncağızın şaşkın bakışları altında gerçekleşti. Dönerken seyircimizin olmaması bizde bir eksiklik duygusu bile yarattı. Yorucuydu, ama 24 saat bile dolmadan tekrar evlerimizdeydik.

Nafiz hocamı gayet sağlıklı görmek beni çok mutlu etti. Son bir ay içinde bebeklik doktoru olduğum 2 genç hanımın artık meslektaşım olduğunu görmek kendi yaşım konusunda düşünmeme sebep oldu. Ne kadar yaşayacaksam sağlıklı yaşamak dileğimi yeniden yüce makamlara ilettim.

Düğünden 3 gün sonra ise müzisyen arkadaşım Filiz Kaya’nın klasik kemençe kampı için yola koyuldum. Filiz, benim piyano hocamın eşi; geçen sene oldukça ilginç bir olay yaşadı; klasik kemençe çalmaya başladığı ilk yıllarda, borç harç çok iyi bir ustaya, kendine özel bir kemençe yaptırmış. Yıllar içerisinde bir şekilde kemençesini kaybetmiş, daha sonra aynı kemençeden bir tane daha yaptırmış, aradaki tek fark ilk kemençe üzerinde sedeften minik bir F harfinin olmasıymış. Geçen yıl online ders verdiği öğrencilerinden biri İstanbul’a giderken, Filiz’e kendine bir klasik kemençe yaptırmak ya da iyi bir tane bulursa almak niyeti olduğundan söz ederek, dükkan ve usta ismi sormuş. Filiz adama; eğer kendi kemençesini yaptıracaksa (yukarıda anlattığım olayı anlatarak) kemençenin bir yerine böyle bir harf yaptırmasını önermiş. Aradan daha 2 gün geçmeden öğrencisinden telefon almış, ‘bir antikacıda sizin kemençenizi buldum’ deyip,  resim göndermiş, Filiz kendi kemençesini resimden hemen tanımış. Anlaşılan, kemençe yıllarca kutusundan hiç çıkmadan, yani hiç çalınmadan bir yerde beklemiş, bundan sadece 1,2 ay önce ise antikacıya satılmış. Filiz büyük bir heyecanla gidip eski kemençesine kavuştu, kutunun içerisinden hala kendi saç tokası, resimleri çıktı. Antikacı da dürüst adam çıktı ve aleti, kendi aldığı fiyattan Filiz’e sattı. Şimdi birinde sedeften bir F harfi olan tam tamına birbirinin aynısı 2 klasik kemençe sahibi, ikisini birbirinden ayıramıyor.

Oldukça verimli bir sanatçıdır, geçen yıl önce CD çıkardı, sonra da aklına birkaç gün sürecek bir klasik kemençe kampı yapma fikri düştü. Ben de, onun hevesine ortak olmuş, Silivri koyunda yapılacak kemençe kampının son gününde, konser öncesinde guruba meditasyon yaptırmayı kabul etmiştim. Gurup oldukça heterojen idi, 8, 13 yaşında çocuklar, gençler, müzisyenlerin anne babaları yani orta yaşta insanlar vardı. Üstelik hiç kimsenin meditasyon deneyimi yoktu ama oldukça büyük bir merak ve beklenti içerisindeydiler. Ortam çok güzeldi ve gurup meditasyon için çok istekliydi, ben de güzel hazırlanmıştım; inanılır gibi değil ama çocuklar dahil bütün gurup neredeyse 1,5 saat boyunca meditasyon yaptılar. İlk niyetim 1 saatlik bir programdı, önce nefes çalışması arkasından da yoga nidra yaptıracaktım. Hocanın köpeğinin aniden havlaması üzerine, ellinci dakikada herkesin konsantrasyonu bozuldu, ben de çalışmayı erken kesmek zorunda kaldım. Fakat hiç kimsenin yerinden ayrılmaya niyetli olmadığını görünce meditasyonu bu kez sadece müzik eşliğinde yeniden başlattım. Midilli adasının karşısında, denizin üzerindeki bir platformda, güneş batarken, altından gelen dalga seslerini dinlerken hem nefes çalışması hem de meditasyon çok güzel oldu. Daha önce bu kadar yüksek bir gurup sinerjisine oldukça nadir rastlamıştım.

Bana kendi çıkardığı CD’nin yanı sıra özel olarak boyadıkları bir seramik içerisinde kaktüs ve üzerinde adımın yazdığı bir kitap ayracı hediye ettiler. Çok güzel duygularla oradan Marmaris istikametine doğru yola çıktım. Biraz yol almıştım ki arkamdan telefon ettiler, otelin anahtarını bırakmayı unutmuşum. Hemen yakındaki benzin istasyonuna bıraktım, meğer her gün birkaç kişi benim gibi oraya anahtar bırakırmış, adamlar otellerden komisyon alacağız diye dalga geçti. Burası böyle bir memleket, buna benzer bir şey için Karadeniz’de kavga çıkar, insanların bu rahatlığı beni benden alıyor.

Yolda 2 gece Sığacık’ta kaldım. Sığacık’ta gene yoga camiasından tanıdığım bir arkadaşımla buluştum, gece rüzgarlı yerlerde çay içtik saatlerce dolaştık, rüzgarda üşüttüm, ertesi gün bütün gün motelde hasta yattım. Bir gün sonra kalktığımda hala hastaydım, Marmaris yakınlarında bir köyde gerçekleşecek olan yoga kampına gitmemeyi bile düşündüm, ancak eve dönüş yolum daha uzun olduğu için kampa gitmeye karar verdim.

Bu gurup Trabzon’daki yoga ekibim. Ancak kampta hiç keyfim yoktu, hastalıktan sabah derslerine katılamadım, denize gidemedim, uyku uyuyamadım. Keyfimi bozan başka bir olay daha vardı, ama bunu yeri gelirse sonradan yazarım, ama bir daha böyle ıssız bir yerde tatil yapmaya tövbe ettim. Kamptaki en büyük macera Gökhan’ın hastalanması ve bizim gece vakti bir eczane aramak için yollara düşmemiz oldu. Yirmi dakika sonra kapalı bir eczane bulduk (aslında yan yana 2 eczane, ana oğul eczacıymış), eczanelerden bir nöbetçiydi. Nöbetler icapçı gibi evde tutuluyor, camda yazan numarayı arıyorsun, görevli evden geliyor. Burada usul böyle imiş, gene Karadeniz insanı geldi aklıma, insanların rahatlığına, toleransına şaşırdım.

Yıl boyunca online derslerden tanıdığım insanları yüz yüze tanımak (bana kitap bile hediye ettiler), yıllardır görmediğim arkadaşları görmek, yeni insanlarla tanışmak güzeldi. İnsanların birbirinden ne kadar farklı oldukları, olaylara ne kadar faklı tepki verdikleriyle ilgili kayda değer bir gözlem; Aslı çocuğu ve köpeğiyle geldi ve ikisini de yanından neredeyse ayırmadı diyebilirim, bir başka arkadaş, köpeği var diye onu düşüncesizlikle hatta korkutucu olmakla suçladı. Bir de otelin sırnaşık kedisi iki kız kardeşin yattığı odaya girmiş, kızlardan birinin üzerine çıkmış kız çığlık, çığlığa uyanmış. Her iki kardeş de hayvanlardan korkuyorlar, komik olan kız kardeş ertesi gün bize kediyi nasıl kovduğunu anlatıyor. Kediyi kaçırmak için kışt diyormuş, kedi aldırmıyormuş, kediye ‘ kışt da kışt, sana git desem anlamazsın, kışt diyorum, kışt da kışt, yürü git’ diyormuş. Bundan sonra bir kedi edinirsem adını kıştdakışt koyacağım. Bu kızcağız Aslının köpeğine de ‘bak Deyzi seninle arkadaşız, az önce seni ben gezdirdim, sevdim, beni niye korkutuyorsun’ diyordu.

Ben aşırı keyifsiz olunca 2 gün önceden dönme kararı aldım.

Bir de gene bir meslektaşımızı ve sekreterini işbaşında öldürdüklerini duydum, iyice moralim sıfırlandı. Nasıl bir şeyse, konuya yayın yasağı geldi, doktorların iş bırakma eylemleri neredeyse vatan hainliği olarak lanse ediliyor. Aklım işe bu tavrı bir türlü almıyor.

‘Önce Allah, sonra siz’ yalakalığından, ‘Öldürmek de neymiş, döv yeter’ nankörlüğüne hangi ara gelindi?

Bu konuda yazacak çok şey var, ama hiç içimden gelmiyor. Bu memlekette kurtarma önceliğini neye vermeli şaşırdık, ormanları mı, akarsuları mı, denizleri mi, çocukları mı, hayvanları mı, kadınları mı, doktorları mı, avukatları mı? Nasıl bir toplumsal cinnet halidir bu anlayamıyorum.

Bir yandan da Tunç Fındık, 14X8000 projesinin son ayağını bitirmeye hazırlanıyor. Bütün iyi dileklerim onunla, kazanılmadık kupa bırakmaya kadın voleybolcularla ve dünyayı daha güzel hale getiren organik çiftçilerle. İnsanlardan umudumu kesmemek için onların varlığına ihtiyacım var.

Yoksa bütün hayatım boyunca gönüllü şekilde insana ve insanlığa hizmet için yaşadığım, ruh, zihin ve beden yorgunluğumun artık hiçbir anlamı kalmayacak. Büyüyünce gitsin, değerli bir insanı, bir kadını öldürsün, çocuklara, hayvanlara tecavüz etsin, ormanları yaksın diye mi tedavi ettim bu çocukları diye düşünürken yakalıyorum kendimi.

hediyelerim

sığacık
kemençe kampında Berkin ile
yoga kampı Gökhan ve Burcu
yoga kampı
Show Buttons
Hide Buttons