Category Archives: Köy hayatı

YAZLIK SEBZE BAHÇESİ HAZIRLIKLARI, DİKİMİ, BU YIL İLK KEZ DENEDİĞİMİZ MALÇ YÖNTEMİ

Sebze bahçesini evin arkasında bahçenin oldukça düz olduğu tek alanda yapıyoruz. Bu kısım sanırım 400 metrekare filan gibidir, ortasında köye doğru giden beton bir yol var. Bu yolun bir tarafına bir kaç meyve ağacı dikmiştik, yolun diğer tarafında ise yolun kenarı boyunca birkaç asma dikili, arkada kalan 150 metrekare gibi bir alanı ise sebzeler için hazırlıyoruz. Geçen yıla kadar bu kısım Nermin’in ilgilendiği alandı. Geçen yaz bu alanın en ucuna kök sebze bahçesi yaptırdım, yabani ot mücadelesini ben yaptım, asmalarla da ben ilgilendim. Üzümlerden ve havuçlardan aldığım cesaretle kışın meyve fidanlarının altına bakla, pırasa, karnabahar, soğan gibi kış sebzeleri diktim. Köstebeğin sarımsaklarıma verdiği zarar haricinde bir hayli başarılı olduğum için bu sene yaz bahçesiyle de kendim ilgilenmeye karar verdim.

Sebze bahçesinin toprağını hazırlamak bir önceki sene bostanı tamamen kaldırdığın zamanda başlıyor. Sonbaharda bu bölgeyi iyice çapalayıp, kış boyunca toprağın havalanmasını sağlamak gerekiyor. Kışın bu alanı boş bıraktım, sadece bahçeden çıkan otları ufak yığınlar halinde kurutup, yaktım.

Bu kış çok yağmur yağdığı için bahçenin her alanında olduğu gibi bu alanda da oldukça fazla yabani ot çıkmıştı. Ramazandan önce bu alanı yeniden  makine ile çapalattırdım. Otlar ve küller iyice toprağa karıştı. Toprak bir kez daha havalandı. Damla sulamanın boruları kontrol edildi, hasarlı olanlar tamir edildi. Ramazanda tekrar çapa yapıldı, toprak iyice ufalandı, küreklerle sebzelerin dikileceği tarhlar yükseltildi, tarhların tepe noktalarından geçecek şekilde sulama boruları serildi. Bundan sonra iş başa düştü; tarhların üzerine gübre, leonardit ve gülleci bulamacı döktüm.

Bu yıl bahçeyi daha geniş tuttuk, tarhların arasında en az üçer metre mesafe var. Bu genişliğin avantajları olacak diye düşünüyorum, bitkiler birbirlerinin gölgesinde kalmayacak, aynı sebzenin farklı cinslerinin birbiri ile tozlaşmasını engellemiş olacağız, dejavantajı ise daha büyük bir alanda yabani ot mücadelesi yapmak gerekecek. Bu yaz yabani otlarla o kadar uzun süre harcamak istemiyorum, ilk kez malç yöntemi deneyeceğiz. Sebze tarhlarını siyah naylonlarla kapatacağız, güneş ışığından mahrum kalan yabani otlar bitmeyecek, toprak bütün gücüyle sebzeleri besleyecek, su kaybı ( buharlaşma) daha az olacak, deneyip göreceğiz. Gidip bir top siyah naylon aldım, tarhların boylarına ve sayısına göre kestim.

Bu arada havalar oldukça soğuk gittiği için dikme işlemini iyice geciktirdik. Normalde bizim köyde 23 Nisan ile Hıdrellez arasında dikimler başlayabilir ama bu yıl Mayıs ortasında dikime başladık. Hatta bazı fideler muhtemelen Haziran başını bekleyecek.

Hem Çanakkale’den hem de Lapseki’den domates, biber, patlıcan, kabak, salatalık yerli çeşitlerden bir sürü fide aldık. Böyle yazınca pek az çeşit varmış gibi görünüyor, ama mesela kıl biber, köy biberi, çarliston biber, dolmalık biber, kapya biber, acı biber gibi çeşitleri var. Keza patlıcan, domates her birinden birkaç çeşit var. Tabii bir sürü de Nermin’in tohumdan hazırladığı fideler var. Ayrıca bahçenin çeşitli yerlerinde bal kabağı, domates, kavun gibi fideler belirmeye başladı. Bahçenin çeşitli yerlerinde kendiliğinden çıkan fideleri eğer yerleri uygun ise orada bakmaya çalışıyoruz, değilse kendi hallerine bırakıyoruz. Bu yıl çeri domates dikmedik, çünkü zaten bu kendiliğinden çıkan domateslerin çoğu çeri domates. Son olarak komşu kadının bütün tohumları atalık olduğundan birkaç perese (burada fideye perese diyorlar) de ondan kapabilirsem çok iyi olacak.

Bu yıl ilk defa naylon serdiğimiz için bir hayli acemilik çektik, gerçekten en kolay nasıl yapabileceğimizi düşünmek için bayağı zihinsel mesai harcadım. Damla sulama boruları 30 cm aralıklarla küçük delikleri olan borular, bu tali borular, su deposundan gelen bir ana boruya musluklu bir cıvata ile bağlanıyorlar. Böylece siz isterseniz bütün borulara su veriyorsunuz, isterseniz bazı boruları kapatıp o sıralara su vermeyebiliyorsunuz. Boruların delikleri minicik olduğu için damla damla su akıyor. Bu sistem İsrail’de bir Kibbutzda ( bir nevi komünist rejimle idare edilen çiftlikler, Yahudiler önce Filistin’den para ile toprak satın alarak bu çiftlikleri kurmuş ve zamanla ülkeyi ele geçirmişler) keşfedilmiş, vaktiyle bu kibutzu gezmiştim.

Malçlama yöntemi ise sebzeleri diktiğiniz toprağı talaş, naylon gibi bir malzeme ile kaplama yöntemidir. Bu yöntemle hem bitkinin kökleri daha sıcak tutulur, hem su buharlaşması azaltılır, hem de yabani otların önüne geçilir. Nermin bu yöntemi bilmediği ve hiçbir konuda konfor alanının dışına çıkmadığı için bir türlü yapamamıştık, bu sene işi ben ele alınca yapmaya karar verdim.

İlk sırayı dikerken biraz acemilik çeksek de kolayca başardık. Sadece dikim işlemi biraz daha uzun sürdü hepsi o kadar. Umarım bu yöntem söylendiği kadar işe yarar, sırf yabani ot çıkmasını engellese o kadar bile yeter. Bu yöntem anlaşılan bizim köyde ilk kez kullanılıyor, komşular başımıza dikildiler ne yaptığımızı öğrenmek istediler. Umarım sevgili bahçem göze gelmez.

Tabii sebzeler dikilirken dikkat ettiğimiz bazı noktalar oluyor. Mesela domates gibi toprağı çok sömüren sebzeleri her sene farklı yere dikiyoruz. Bu seneye kadar domatesler seraya yakın tarhlara dikildiler, bu yıl seradan en uzak alana onları diktik. Aslında diğer sebzelerin yerlerini de mümkün oldu kadar değiştiriyoruz. Bir başka dikkat ettiğimiz nokta ise her sebze tarhına ara sıra birkaç adet fesleğen, reyhan gibi kokulu bir ot dikmek, bu sayede hem güzel kokulu bitkileri üretmiş oluyoruz hem de arıları sebzelere çekip, güzel koku sevmeyen bazı haşaratı uzaklaştırmayı umuyoruz. Bir başka önemli şey de hiçbir zaman acı biberi diğerlerinin yakınına dikmemek gerekiyor, yoksa tatlı biberleri de acılaştırıyor. Aynı sebzenin farklı türlerini de yan yana dikmemek gerekiyor, tozlaşıp tamamen farklı bir tür ortaya çıkartabiliyorlar.

Bu yıl yeniden denediğimiz bir tür de benim lotus dediğim, daha önce başarılı olamadığımız enginar fideleri oldu. Nermin onları tohumdan yetiştirdi, ama bence toprağa birbirine çok yakın olacak şekilde dikti. Enginar nasıl olsa ancak iki yılda büyüyen bir bitki, Nermin’in diktiği bütün enginarlar canlı kalırsa seneye seyreltmek için bazılarını taşımak gerekecek gibi görünüyor. Bunlar da başarısız olursa bir daha denemeyeceğim.

Bu arada evde ciddi bir gübre kriz yaşadım. İki yıldan beri bir gübre bulmakta sorun yaşıyorum, döne döne gübre arıyorum, çevredeki bütün gübre yığınlarını ezberledim . Kimi veririm deyip kendi kullanıyor, kimi ağırlığınca para istiyor. Çanakkale pazarına fideleri almak için bizim kızlar gitmişlerdi, Sarıcaeli köyünden bir kadınla tanışmışlar, kadın kendi hayvanlarının gübresinden alabileceğimizi söylemiş. Köylerinde üniversitenin bir kampüsü var, oraya yakın bir yere yığdım, istediğiniz kadar alın, hatta yeter ki alın, para mara da istemem demiş.  Tabii gübre bulundu diye önce çok sevindim, fakat bizim kızlar kadının ne adını ne telefonunu almamışlar. Şimdi Sarıcaeli köyünden büyük göbekli kadını nasıl bulayım da gübreyi alayım hiçbir fikrim yok. Vallahi sinirimden ağlayasım geldi. Hayvan tersi için bu kadar zihinsel, fiziksel ve duygusal emek harcayacağım aklımın ucundan geçmezdi.

Bu aylarda bahçede işler oldukça fazla oluyor, elbette ağaçlara da bakım verildi, bahçede yaptığım ve yapmayı planladığım bazı projeler de var, ama onları artık sonbaharda yazarım, bu kadar üst üste bahçe yeter.

Bahçıvan
Ben

YAZLIK SEBZE BAHÇESİ HAZIRLIKLARI BİR ÖNCEKİ SENE TOHUM SEÇMEKLE BAŞLIYOR.

Bu yazıda yazlık sebze bahçesini nasıl hazırladığımızdan bahsetmek istiyorum. Yazlık sebze bahçesinin hazırlanmasına bir önceki yazdan başlanıyor.

İlk iş önümüzdeki sene için (sonraki yıllara da saklamak için bir yıl için gerekenden gereken miktardan iki, üç kat daha fazla) tohum elde etmek.

Tohumu elde etmenin birkaç yolu var; domates, biber, kabak gibi sebzelerin, tadı, kokusu, şekli güzel olan bir kaç tanesinin çekirdeklerini sebzeden ayırdıktan sonra kağıt üzerine alarak, çok güneş almayan ama nemli olmayan bir ortamda kurumalarını sağlıyoruz. Patlıcandan henüz tohum almadık, ama ilk çıkanlardan birkaç patlıcanı tohumluk olarak ayırıp, dalında iyice olgunlaşmasını bekleyip, belli bir olgunluğa gelince çekirdeğini ayırıyorlar.

Fasulye, börülce, bamya gibi bazı sebzelerde bitkiyi olduğu gibi tohumluk bırakıyoruz. Tohumluk ayrılan bitkilerin fasulyelerini toplamıyoruz ve olgunlaşmaya bırakıyoruz. Burada genellikle kimsenin aklına gelmeyen bir noktadan söz etmek istiyorum. Bitkiler kendi soylarını devam ettirmek için çiçek açıp, sebze veriyorlar, bizi beslemek için değil. Fasulye örneğinden devam edece olursam tohumluk ayırdığımız ve toplamadığımız bitkinin üzerinde artık yeni fasulye yetişmiyor, mevcut  fasulyeler olgunlaşmaya devam ediyor, oysa üzerindeki fasulyeleri (tohumlarını) topladığımız bitkiler, hızla yeni fasulye vermeye devam ediyor. Çiçekler de öyle, gülleri kestikçe yeniden açıyorlar, eğer dalında solmasına isin verirseniz, yeniden tomurcuk yapmıyorlar.

(Yani sebzeleri topladıkça yenilerinin çıkmasını sağlamış oluyorsunuz. Sebze bahçesinin evin hemen yanında olmasının en büyük faydası;  her gün ufak da olsa hasat yapabilmek. Bahçeyi haftada bir toplasanız, birçok sebze biraz kartlaşmış olacak ve diyelim ki toplamda 5 kilo fasulye toplayacaksınız, aynı bahçeyi haftada üç kere toplasanız, üç seferde de 3/4 kilo toplayabiliyorsunuz, hem de taptaze oluyorlar. Sonuç olarak sık hasat yapmak verimi artırıyor.)

Fasulye gibi bazı tohumlar çok belirgin iken birçok tohum benim gibi acemi biri için karışabiliyor.  Tohumu tanısanız bile cinsini karıştırabilirsiniz, çünkü mesela domatesin bir sürü cinsi var, en deneyimli çiftçiler bile karıştırabilir, yani mutlaka tohumun hangi cins olduğunu ve nereden geldiğini yazmak lazım.

Biz kendi ürettiğimiz tohumlara sadece mesela armut şeklinde kabak yazarken,  komşumuzun atalık tohumlardan ürettiği ve bize getirdiği kavun, karpuz gibi meyvelerden ürettiğimiz tohumları da mesela köyden ( yada Emine)  karpuz diye kayıt ediyoruz. Halileli domates, Bayramiç fasulye,  Sapanca kabak, Fundanın annesi acı biber, Ayşe’nin Marmaris’ten getirdiği kavun gibi hem ürünün türünü, geldiği yeri hem de bize hatırlatan bir özelliğini yazarak saklıyoruz. Ayrıca Belediyenin kendi tohum bankasında ürettiği, bazen de farklı sivil toplum kuruluşlarının ürettiği ve dağıttığı tohumlardan da alıyoruz. Bazen köy pazarındaki köylü kadınlardan, arkadaş tarlalarından da tohum aldığımız oluyor, onları da isim vererek saklamaya özen gösteriyoruz. Bir başka tohum aldığımız yer de Rize; alışık olduğumuz ve burada pek de bilinmeyen karalahana, ince saplı pazı, sultani bezelye gibi tohumları oradan getiriyoruz.

Ayrıca maydanoz, havuç gibi bazı bitkilerin tohumlarını hazır paketlerde alıyoruz. Emre’yi ziyaret için Lozan’a gittiğimizde oradan bile tohum aldık, anladık ki, onların tohumlarının genetiği ile oynanmamış, oradan getirdiğimiz tohumların hepsini ertesi yıl da üretebildik, bizdeki hazır tohumları ise her sene yeniden almak zorundasın.

Son 2 yıldan beri kompost yaptığımız alanlardan yeterince çeri domates çıktığı için onlardan tohum yapmıyoruz.

Kıvırcık marul, kişniş, dereotu, turp, karalahana gibi çok ince tohumlu bitkilerin kendiliğinden tohum dökmelerini bekliyoruz.

Kabak, kavun, karpuz, bezelye, havuç gibi bir sürü sebze direk tohumdan dikiliyor. Bunların tohumlarının bazıları çok küçük oluyor, elle savurunca bazen hepsi aynı yere birikiyor, dağılımın homojen olması için iyice mısır unu ile karıştırıp, o şekilde serpiyoruz.

Patates, soğan, sarımsak gibi bazı kök bitkiler biraz farklı; soğanların tohumları bir yılda ufacık soğancıklar haline geliyor, bunlardan alıp dikiliyor. Sarımsakların dişleri ayrılıp dikiliyor. Patatesler ise genellikle köklenince ufak parçalara ayırıp, o parçaları dikiyoruz, aslında minik patatesler şeklinde Nisan başında dikiliyor. Evde köklenen, sürgün veren bütün soğanları da toprağa oturtuyoruz.

Her bir bitkinin uygun dikim zamanı var, bu zamana uymak gerekiyor.

Bazı bitkilerde tohumlar direkt olarak dikilirken, birçok bitkide fide yetiştirmek gerekiyor. Mart ayı gelince yaz sebzelerinden fide üretimi zamanı gelmiş oluyor,  tohumları viyollere dikip seraya alıyoruz. Bunları sabırla sulayarak, hava sıcaklığına göre seranın pencerelerini açıp, kapatarak sera içi sıcaklığı ayarlıyoruz ve fidelerin büyümelerini bekliyoruz. Çanakkale ve Lapseki’de fide alabileceğimiz yerler belirledik, eksik fideleri de oralardan alıyoruz. Oralardan aldığımız fidelerin yerli tohum olmasına dikkat ediyoruz. Bu yıl Nermin renkli domates tohumlarını kaybettiği için bulursak sarı, yeşil, siyah domates fidesi de alacağım.

Bizim köyde havaların durumuna göre Hıdrellez civarında dikim işlemleri başlıyor ve Mayıs sonuna hatta Haziran başına kadar sürebiliyor. Bu yıl havalar Mayıs ayının ortasına kadar bir hayli serin gideceği için sebze dikim işini Hıdrellezden sonraki haftaya bıraktık, çünkü köyümüzün denizden yüksekliği 270 metre ve gece sıcaklıkları henüz 10 derecenin üzerine çıkmadı. Bu yıl sebze bahçesinde ilk kez malç yapacağız, dikimi yapınca yazmayı düşünüyorum.

Şimdilik sadece bal kabaklarını diktik, geçen yıl pek verimli değildiler, bu yıl onlar için de bir iyilik düşündüm.  Kabak çok fazla su ve gübre isteyen bir bitkidir, Rize’de gördüğüm kadarıyla bayır aşağı salınmaktan da pek hoşlanır. (Bizim köyde kanalizasyon var, ancak yetersiz olduğu için fosseptik kuyu yaptırdık, iyi ki yaptırmışız, birkaç yeni ev yapılınca kanalizasyon sizlere ömür hale geldi. Neyse bizim kuyu bahçenin kuytu bir köşesinde, bayağı gevşek taşlarla örüldüğü için, bahçenin o köşesinde toprağın diğer yerlere göre ciddi derecede nemli olduğunu ve çok daha fazla yabani ot geliştirdiğini fark ettim. Hem de yokuş bir alanda, güneşin en kızgın zamanında meşe gölgesinde kalıyor. Tamam, burası Rize’ye çok benziyor diye düşündüm, Rize’nin bal kabağı da çok güzel olur.) Ben de bu yıl tam bu bölgede kabaklar için yer kazdırdım.

Nermin çeşitli kabak türlerinden 10 tane fide yapmış, bunlardan 7 tanesi dikilecek kadar büyümüştü. Dört tane de Rize kabağı çekirdeği buldum.

Dikme işleminden önce kazılmış toprağı iyice ufaladım, gübre ile karıştırdım, can suyu verdim, ondan sonra fideleri dikip, üzerlerine de zararlılardan ve köstebekten koruyacağını umduğum gülleci bulamacı döktüm. Son olarak bu gün güneşten korumak için üzerlerini yaprakla örttük. Rize çekirdeklerini ise tohumdan diktim. Bundan sonra artık fidelerin biraz daha büyümesini bekleyerek altlarını toprakla yükselteceğim ve işi tabiat anaya bırakacağım. Fosseptik kuyusunun bereketine güvenmekle doğru mu yaptım yaz sonunda anlaşılacak.

Viyöllerdeki fideler
Rize kabağının ocağı
Suyunu, ilacını verip, yerini kaybetmemek için başına çubuk diktik
Fideden diktiğimiz kabaklardan biri
Fide kabaklar böyle bir sıra halinde dikildi ve üzerleri yaprakla kapatıldı

BAHÇE ARTIK KENDİ PEYZAJINI KENDİ YAPMAYA BAŞLADI; BAHÇE BANA, BEN BAHÇEYE İYİCE ALIŞTIK.

Buraya yerleşmeden önce Nermin, bir bahçenin kendine gelebilmesi için en az beş sene gerektiğini, bundan sonra artık bitkilerin iyice büyümesini bekleyeceğimizi söylemişti. Gerçekten de tam beş seneyi devirdik ve bahçe artık bayağı kendine geldi. Kendine gelmekle kalmadı, bayağı doğurganlaştı.

İlk geldiğim günden itibaren bahçede tıbbi ve aromatik bitkiler yetiştirme gayretine girdim. Bahçenin bu iş için en uygun olacağını düşündüğüm alanı ise evin önündeki bayır oldu. Bu alanı küçük taş duvarlarla pek de tekin olmayan bir şekilde taraçalandırdık ama gene de birçok kademe ciddi derecede dik, yani yürümek bayağı hüner istiyor. Bahçenin bu bölgesini Rize’nin çay bahçelerine benzeterek, aromatik bitkilerle donattım ve adını çaylık koydum. Neredeyse bütün tıbbi ve aromatik bitkilerim bu alanda bulunuyor.

Geçen yıl Çanakkale Belediyesinin açtığı aromatik bitkiler parkını gezince oldukça yeterli bir bahçe oluşturduğumu anladım, bendeki bitki türü o parktakinden geri kalmıyor, ancak elbette bitki sayısı parka göre çok az. Bu bahçe çok da özel bir bakım gerektirmiyor, sulama yapmıyorum, sadece ilkbaharda gerekenleri buduyorum, özel bakım isteyenlerin altını çapalayıp, gübreliyorum. Hepsi bu kadar. Tabii bir de yaşam alanlarını yabani otlardan temizliyorum. Bu kadar az bakıma rağmen tohum saçıyorlar. Bu tohumlar rüzgarla yayılıp, genellikle duvar diplerinde yeni bitkiler çıkmasına sebep oluyorlar. Bu yavrulardan yerini beğendiklerimi yerlerinde bırakıyorum, bazı taraçalarda duvar dibine bilerek dikmişiz gibi ikinci bir bitki sırası oluşturdular. Uygun yerde olmayanları ise saksılara alıyoruz, sonbahara kadar saksıda bakıp, sağlıklı olanları istediğimiz yerlere dikiyoruz.

En çok oğul veren bitki mercanköşk bitkisi, onu adaçayı ve adamotu takip ediyor. Biberiye normalde oldukça dayanıklı bir bitki olasına rağmen, nedense bu bahçeyi pek sevmediler, içlerinde kuruyanlar oldu, pek keyifli olmasa da yaşamaya devam edenler var. Lavantalar ise son iki yıl küllerinden yeniden doğuyorlar diyebilirim. İki kıştan beri Mart ayı oldukça soğuk geçtiği için bu ayda lavantalar tamamen kurumuş görünüyor, oysa canlılar, köküne yakın olacak şekilde budayıp, yeni filizlerin güneş görmesini sağlamak gerekiyor, yazın eski boylarını buluyorlar. Itır da her kış ortadan kalkıp, bu mevsimde yeniden canlanıyor. Buna karşılık kekikler kışı rahatça atlatıyorlar. Çaylığımda birkaç çeşit kekik var, pek doğurgan sayılmazlar, sadece kendileri büyüyüp daha geniş bir alan kaplıyorlar. Bir de örtücü bir kekik türü var, o bir hayli büyük bir yeri kapladıktan sonra artık en eski olan kısımlardan bir hayli yaşlandı. Bu yıl ona bir hayli bakım yaptım, hem de birkaç kök avluya da diktim, ama onlardan pek umutlu değilim. Zahter ve Çanakkale kekiği denilen beyaz çiçekli top kekik yetiştirmem mümkün olmadı. Neyse ki zeytinlikte her ikisinden de bolca var.

Bu sene çaylıkta en çok memnun olduğum bitki Mürver ağacı, galiba yeterince büyüdü, bu yıl üzerinde bol miktarda çiçek var, umarım meyvesi de olur. Bu ağacı ilk geldiğimiz sene dikmiştik, geçen yıla kadar sadece çiçek veriyordu, geçen yıl ilk kez çok az miktarda meyve verdi, bu yıl artık meyve vermesini bekliyorum. Çünkü bu meyveden şurup yapıyorum. Aşağıdaki köy yolunda bir tane var genellikle ondan toplarım, geçen sene ise yukarı köyün bir harabesinin içerisindeki ağacı topladım. Bu yıl artık harabelerde, yollarda sefil olmak istemiyorum.

Çaylıkta kıyasıya mücadele ettiğim ve kökünü kurutmaya çalıştığım bitki ise yabani sumak, çünkü çok arsız bir bitki ve zaten zeytinlik yolu yabani sumak dolu, çaylığımda sumak istemiyorum. Bir de çakal eriği (güvem) ile mücadele halindeyim, çünkü bizim çevredekiler erkek ağaç, meyve vermiyor.

Bu bahçeye eklemek istediğim ve şu ana kadar tohumundan büyütmeyi başaramadığım bitki ise kudret narı. Şimdi ise fideden büyütmeyi deneyeceğiz.

Bahçeye bir sürü çiçek de diktik, ancak bahçe oldukça büyük, bir araba dolusu getirip bolca diktiğimiz çiçekler azıcık kalıyor. Çözüm yabani çiçeklerde hem bakım istemiyorlar, hem de bahçeyi sarıp son derece göz alıcı bir görünüme kavuşturuyorlar. Mesela aynısefa çiçeğinden bir komşudan iki kök almıştım çoğu kez kendim tohumlarını dağıtarak neredeyse bütün bahçeye yaydım. Hem çok güzeller, hem uzun süre bahçeye renk katıyorlar, hem de şifalı bir çiçektir. Bu yıl yeni olarak, Gamzenin bahçesinden aldığım yabani menekşeler çapalanmayan bir yerde olduklarından tohumları kaybolmadı, galiba yerlerini de sevdiler bu yıl en coşkun çiçekler onlar, inanılmaz güzel görünüyorlar. Daha önceki yıllarda, kırlardan kökleriyle birlikte getirdiğim, anemonlar, çiğdemler az da olsa açtılar, gelecek ilkbaharda gene elimde kürek, kova ile gezip yabani çiçekleri bahçeye taşımaya niyetliyim, ancak bu kez bahçenin çapalanmayan alanlarına dikeceğim.

Geçen sene çaylık dediğim alanda birkaç kök gelincik bırakmıştım, bu sene çok bol miktarda gelincik var. Şu anda bahçenin diğer her parçasında sıkı bir yabani ot kontrolü sağlamaya çalışsam da çaylık, gelinciklerin solmasına ve tohum atmasına kadar bekleyecek. Böylece lavantalar başlarını gösterene kadar o kısım gelincik tarlası olarak göz dolduracak. Aralardaki istenmeyen otları tohumlarını atmadan seçerek almaya çalışacağım.

Dediğim gibi bahçe artık kendi peyzajını oluşturmaya başladı, sadece çiçekler, çalılar çoğalmıyor, kendiliğinden çıkan ağaçlar da var. Mesela çaylığın aşağı kısmına zakkum ağaçları dikmiştik. Zakkum da bu bölgede bayağı iyi yetişen bir ağaç, fakat nedense bizim bahçeyi sevmedi, her kış soluyorlar, dalları köklerine yakın kesiyorum, yazın yeniden yeşeriyorlar. Kendi diktiklerimiz bu kadar nazenin iken nasıl olduysa kendiliğinden beton yolun altında, neredeyse toprak bile olmayan bir yerde bir zakkum daha çıktı ve gayet güzel büyümeye başladı.

Bahçede gene yol olarak düşünüp, kayrak taşı döşettiğimiz bir yerde ana çınara yakın bir bölgede yeni bir çınar fidanı büyümeye başladı, iki senede boyu 3 metreye ulaştı. Ufak tefek meşe fidancıkları da var, ancak onlardan henüz büyüyen olmadı.

Bahçeyi ilk aldığımız zaman bir eğri bir badem ağacı vardı. Geçen yıl komşunun bahçesinde bir göçük oldu, bu göçük bizim bahçeye çok yakın olduğundan mecburen çok çirkin bir istinat duvarı (daha) yaptırdık. Bu duvarı yaptırırken bizim bademin bulunduğu yamacın hemen yanında bir yeraltı dereciği olduğunu fark ettik. Bu dere çok yavaşça yamacı kaydırıyormuş, meğer badem de o nedenle eğriymiş. Duvarla badem de sağlama alınmış oldu, eğrilen ana gövdeyi kestirdik, yanındaki daha genç ve düzgün dalı gövde niyetine bıraktık. Ancak bu ağaç artık ömrünü tamamlıyor gibi hissediyorum, iki yaz önce bahçeye bol miktarda badem döktü ve şu anda bahçede bir sürü yavrusu büyüyor, kendi ise iki yıldan beri doğru dürüst badem vermiyor. Geçen yıl tam çiçek açtıkları dönemde kar yağınca köydeki bütün bademler meyve vermemişti, ona yormuştum ama bu sene komşu tarladaki bademin bile üzeri dolu, sadece bizimki az meyve verdi. Bakalım takipteyim.

Bahçe paramparça dedim ya, bir de yarı açık avlumuz var; içi yoldan görünmesin diye avluya bir bahçe teli diktirdim, bu tele yaz kış yeşil bir sarmaşık sardırdım. Bu sarmaşığı sardığımız tele uygun olarak dikdörtgen bir biçim alacak şekilde (isteyen önünde Kızılkeçili hatırası resmi çektirebilir) budayıp duruyorum, bahçede geometrik şekli olan tek bitki bu.  Bu sarmaşık da köklerinden yeni bitkiler çıkartmış, onları da saksılara aldık, eğer sonbahara kadar canlı kalırlarsa yeni yaptırdığımız duvarı bu sarmaşıkla kapatma projem var. Bahçedeki bütün beton duvarları sarmaşıklarla kapatıp yeşil duvarlar haline getirme projem var, ancak o kadar çok duvar var ki bir türlü kapatmak mümkün olmadı, belli ki birkaç yıl daha sabırla çalışmak gerekecek.

Geçen yıl duvarlardan birinin altında ne olduğunu anlayamadığım, ancak çok güzel göründüğü için kendimiz diktik sandığım bir bitki çıkmıştı. Bu bitki hiç çiçek açmadan 2,5 metre kadar büyüdü, sonunda boyuna göre çok küçük, sarı çiçekler açtı, fakat çiçeklendikten kısa bir süre sonra yere doğru devrildi. Ben de bu ufacık çiçekler için seni bakmam deyip kökünden sökmeye çalıştım, meğer yabani yer elmasıymış ( önceden bahçenin çok farklı bir yerine yerelması dikmiş fakat başarısız olmuştuk).  Zaten çok severim, yabanisi çok daha lezzetli. Geçen sene birkaç yumruyu yerinde bırakmıştım, bakalım bu sene tekrar çıkacak mı? Çevrede benzer bir bitki göremiyorum, bildiğimiz yer elmalarına göre çok daha beyaz kabuklu ve çok daha keskin baharatlı, yani farklı bir bitki, acaba tohumu nereden ve nasıl bahçeye geldi?

Son olarak da yabani pazıdan bahsetmem gerek. Bahçenin bir köşesinde tohumunun nereden geldiğini bilmediğim yabani pazı var. Bahçenin o bölgesine pazı dikmeyerek tohumunun karışmasını önlemeye çalışıyorum. Geçen sene bir kök olan yabani pazı bu yıl birkaç kök yaptı, şimdi tohuma durdular. Onları çok önemsiyorum, çünkü çok lezzetliler ve sapları da pazı sapına benziyor, oysa burada diktiğimiz bütün pazılar kalın saplı farklı bir cins, o da kötü değil ama sanki faklı bir sebze, yazın Karadeniz’e gittiğim zaman unutmazsam pazı tohumu alacağım.

Bölgede endemik olan gülhatmi çiçekleri de asla diktiğimiz yerlerde olmuyor, canları nereyi çekmişse gidip orada büyüyorlar.

Bu memlekette bütün arazi sahipleri, iki arazi arasında doğal alanlar bırakıyorlar, bu alanlarda endemik bitkiler hayatlarını devam ettiriyor, hem de doğal bir çit oluşturuyorlar. Bu alışkanlıkla bizim bahçenin etrafında da iki tel arasında insansız toprak sahaları var. Bu alanlardan birinde pek de hoşuma gitmeyen bir bitki bizim bahçede de çıkmaya başladı, yok etmek için ne kadar uğraştıysam başaramadım, geçen yıl belediyenin bahçesini gezince bu bitkinin misk adaçayı olduğunu anladım. Şimdi kalan tek kök bitkiyi gözüm gibi bakıyorum.

Toprağına baktıkça bahçe giderek daha çok kendine yeter hale geliyor, kendi peyzajını kendi geliştiriyor.


Gamzenin bahçesinden yabani menekşe
Aynısefalar
Gelincikler
Mor ve beyaz salkımlar
Mürver
Sarmaşık ve kudret narı yavruları
Prometeusa özenen lavantalarım
Duvar dibindeki sıra tamamen kendiliğinden çıktı
Betondan kendiliğinden çıkan zakkum
Öndeki çınar fidanı, arkadakinin yavrusu, resimdeki bademler de kendiliğinden
Yabani pazılar tohuma durdu
Bütün bahçede geometrik budanan tek bitki, avluyu gözlerden saklıyor

KÖYDE BAHAR BAHÇE ZAMANLARI; EVİN BAHÇESİNDE YAPTIĞIM BAZI İŞLER; TOPRAK GÜÇLENDİRME, OT VE KÖSTEBEK MÜCADELESİ

Geçen yazılardan birinde zeytinlik ve meyve fidanlarının olduğu bahçelere bakım yaptığımızdan söz etmiştim. Bu yazıda evi çevreleyen bahçede neler yaptığımızı anlatmak istiyorum. Rize kökenli olduğumuz için dümdüz tarlalar dururken, gelip bir dere vadisinin yamacını içine alan bir arazi satın aldık. Arazi böyle arızalı olunca yollar, istinat duvarları, ev, merdivenler, avlu filan derken bahçe iyice ufalandı, şimdi büyüklü küçüklü parçalardan meydana geliyor ve ancak bahçenin evin arkasında kalan küçük bir bölümü düzgün, yanları ve önü ise bayır.

Bahçedeki düz kısımda sebzelik ve birkaç meyve ağacı var, bunun dışında bahçede karmaşık bir düzene sahibiz; çiçekler, tıbbi ve aromatik bitkiler, yabani orman meyveleri,  süs ağaçları, kardeş kardeş yaşıyorlar, hatta bir köşede çevredeki ormanın parçası olan meşeler ve çınar var.

Geldiğimiz zaman düzlük olan kısım inşaat artıkları ağır iş makineleri ile bastırılmıştı, taş gibiydi ve inşaat artıklarıyla doluydu. Ön taraftaki bayır olan kısım ise resmen çöl kumu gibi görünüyordu, üzerinde tek bir ot bile yoktu. Meğer bahçeyi komşunun tavukları didiklediği için ot yokmuş, bahçeyi telle çevirdikten sonra bir yaban otu ormanı halini aldı; bazı alanlar gene otsuzken bazı yerleri insan boyundan büyük içine girilemeyecek kadar sık otlar bürüdü. Baldıran otundan, ısırgandan tut, çeşit çeşit dikenden çık, işe yaramaz ne ararsan vardı. Sözüm ona pek akıllı davranıp, bahçeye koyun sürüsü soktuk, fakat hayvanlar bile yemeden bahçeden kaçtılar, o derece umutsuz vakaydı.

Nereden bakarsan bak; toprak bir şeye benzemiyordu, ancak üzerinde çalışarak, birkaç senede bayağı toparladık.

Toprağı zenginleştirmek için yaptığımız bazı akıllıca işlerden söz etmek istiyorum. Yaptığımız en önemli şeylerden biri doğal yollardan meydana gelen humusu biriktirip istediğimiz alanlara sermek. Bunu yapmak için yabani otları henüz tohumlanmasına fırsat tanımadan olabildiğince kökleriyle birlikte toplayıp ve bunları bahçenin kuytu bir alanına yığıyorum. Bizim bahçede bu kuytu alan çınarın altı, meşeler de buraya oldukça yakın, böylece ot yığınlarına kurumuş meşe ve çınar yaprakları karışıyor ve bir yılda çok güzel humuslu bir toprak meydana geliyor.

Bir sarnıcımız var, yağmur suları evin çatısındaki, avludaki, bahçedeki kanallar sayesinde sarnıçta toplanıyor. Bu kanalların çoğunun üzeri açık olduğu için küçük toplanma havuzcuklarında bir hayli birikim oluyor, birikenler tarlanın yüzeyinden sıyrıldığı için oldukça verimli bir topraktır. Bu toprağı da gübre niyetine değerlendiriyorum, gerçekten de solucan gübresi kadar faydalı oluyor.

Doğal yollardan meydana gelen humus dışında kendi yaptığımız kompostu da kullanıyorum. İçinde yağ olmayan mutfak artıklarından ve küllerden  kompost yapıyoruz. Kompost yapmak için bir kutu yaptırmıştık, ancak onu kullanmak oldukça zor oldu, sonunda kırıldı ve atmak zorunda kaldık. Şimdi çok daha kolay bir yöntem bulduk, eski araba lastiklerini hafifçe kazdığımız toprağın üzerine yerleştiriyoruz. Yemek hazırlarken ortaya çıkan artıkları içine döküyoruz. Üzerlerine zaman zaman kaloriferde yaktığımız peletlerin ve yaktığım kağıt atıkların küllerini döküyoruz. Bir lastik dolunca diğer lastiğe geçiyoruz. Elimizin altında birkaç lastik oluyor, çünkü mevsime göre değişse de atıkların kompost halini alması 3 ya da 4 ayı buluyor. Biz ise en az 6 ay bekletip, lastiği yerinden kaldırıyoruz. İçinden çok güzel bir toprak çıkıyor. Bu toprağı da sebzelikte kullanmayı tercih ediyoruz.

Kompost yapmanın bir başka getirisi de kompostları hazırladığımız yerlerde çıkan domates fideleri, özellikle çeri domateslerini artık ekmemeye başladık, çünkü kendiliğinden çıkanlar bize yetiyor. Tahmin ettiğiniz gibi lastikleri sebze ekmeyeceğimiz ve her hava koşulunda çamurlanmadan ulaşabileceğimiz ve domates çıkarsa kolayca sulayabileceğimiz yerlere yani arka bahçede yol kenarlarına koyuyoruz. Sıcak mevsimlerde sinek yapmaması için üzerlerini toprakla örtmek gerekiyor, çünkü yazın kül bulmak zor.

Gübre olarak yanık inek gübresi ve hazır aldığımız solucan gübresini kullanıyoruz.  Aşırı miktarda yabani ot getirdiği için koyun gübresi kullanmaktan vaz geçtik. Şu anda elimde birkaç çuval at gübresi de var, ancak onların bir mevsim daha bekleteceğim, iyice güneşte yanmalarını istiyorum, yoksa bahçeyi yabani ottan kurtarmak çok zor oluyor. Daha önceki hayatımda hiç aklıma gelemeyen işler yapıyorum, at gübrelerini bir at çiftliğine gidip bizzat kendim toparlayıp aldım ve eve getirdim. Şimdi atları olan bir arkadaşım yakın bir köye yerleşiyor, şimdiden atların gübrelerine talip oldum.

Bir başka toprak güçlendirme yöntemi de azotu bol olan bakla gibi bitkileri dikip, hasattan sonra bu bitkileri toprağa karıştırmak. Hem bütün kış boyunca kullanacağınız baklanız oluyor, hem de toprağınız bedavadan azot alıyor. Bu sene baklaları meyve fidanlarının altına diktim, ağaçlara şeker gübresi koymadan fidanları bakmanın iyi bir yolu olduğunu düşünüyorum.

Ot mücadelesi bayağı enerji ve zaman alıyor, ancak bu yabani ot yığınlarından bir başka şekilde daha yararlanıyoruz. Meyve fidanlarının altını çapaladıktan sonra ağacın köküne ot yığıyoruz. Bu ot yığını ağacın kökünü hem yaz sıcağından koruyor, hem de nemli kalmasını sağlıyor. Böylece yağmursuz geçen yaz günlerinde 2 haftada bir sadece bir kova suyu bu otların üzerine dökerek fidanın yeterince sulanmasını sağlamış oluyoruz.

Yabani otlara dair son bir söz daha söylemek gerekirse, bu memlekette ne yaparsan yap bu otların bir kısmı hiç çürümüyor, oldukları gibi fosilleşiyorlar. Sonbahar biterken bu otları tekrar toplayıp yığınlar halinde yakmak gerekiyor. Yakma işini yaz sebzelerini kaldırdıktan sonra bahçede ağaç olmayan tek yerde yapıyorum. Gene de yangın çıkartmamak için dikkatli olup, rüzgarsız günlerde ufak ateşler yakıyorum. Toprak yüzeyinin yanması da kül bıraktığı için yumuşacık bir alan haline geliyor.

Bahçede bir hayli köstebek var (namussuzlar gözün gibi baktığın sebzelere muzır, bir sürü yaban otu var onları yese ya). Nasıl mücadele etmem gerektiğini sorunca aldığım yanıtlar¸ eşek tersinden kokmuş balığa kadar değişti. Sonuç olarak hayvanın burnunun çok hassas olduğunu ve kötü kokudan kaçtığını anladım. Son olarak komşum inine mazot bulanmış çaput sokmamı söyledi. En çok aklıma yatan öneri bu oldu, çünkü o bu yöntemle kendi bahçesindeki köstebekleri benim bahçeme sürdü. Benim bahçenin diğer tarafında zarar görecek bir sebzelik yok, gidip orada yaşasınlar. Biz de bulabildiğimiz bütün köstebek deliklerinin içine mazotlu bez parçaları tıkıştırdık. Sonra da içimi acaba bunlar motor takıp daha hızlı çalışırlar mı diye bir endişe kaplamadı değil.

Bahçede yaptığımız bu güzel işlerden sonra, toprak bir hayli kendine geldi, artık kendi peyzajını bile kendi oluşturmaya başladı.

Kompost toprağı

Arka bahçe yolun kenarında kompost lastikleri
Arka bahçenin üst kat balkonundan görünüşü, solda meyve fidanları, kış bahçesi, yolun sağında yaz sebze bahçesi
İç avlu
Ön bahçeden bir görüntü

BİTMEYEN KIŞIN ARDINDAN, ANİDEN İLKBAHAR BASTIRDI; ORMANLARDA GEZİP, BAHÇELERDE TER DÖKÜYORUM.

Bu yıl Mart ayı normal başladı, ortalarda bir yerde içine kutup kaçtı, ardından mis gibi ilkbahar bastırdı. Mart başında bademler bembeyaz çiçekliydi, çok şükür ki geçen yıl gibi zirai don yemeden yapraklanmaya başladılar, şimdi de şeftaliler pespembe çiçek açtı, yamaçlar boydan boya pembeye boyandı. Yerler anemonlar, çiğdemler, çeşit çeşit yabani çiçeklerle doldu. Zaten bütün yılda en sevdiğim aylar; eylül ve ekim ayları, ardından da nisan ve mayıs aylarıdır.

Bu ilkbahar da bir garip diyebilirim, bir ilkbahar, bir sonbahar havası yapıyor. Mesela bu hafta sonu hep güneş olacak ama benim adalar gene görünmeye başladı, bu da önümüzdeki hafta hava bozacak anlamına geliyor (meteorolojik tahminler de bu yönde). Bu güzel havalardan istifade etmek için, çevredeki ormanlarda yürüyüşler yapıyorum.

Köyün çevresinde pek çok keşif gezileri de yapıyorum,  ama tercih ettiğim birkaç güzergah var. Bu yıl en çok yürüdüğüm yol evden çıkıp, yokuş yukarı Yukarıokçular köyüne ve bu köyün son evinin önüne kadar yürümek (gidiş, dönüş 6 km) . Son günlerde bu son evin kenarından orman yoluna dalıp, tepenin etrafını dolaşarak yoluma 1,5/2 km daha katıyorum. Böyle yapınca bu köy bir tepe silsilesinin sırtında kurulu olduğu için, tepenin diğer tarafından başka bir vadiyi de görmüş oluyorum. Zaten bu köyün manzarası bizim köyden bile daha güzel. Şimdilik kuş sesleri eşliğinde geziyorum, yakında sürüngenler çıkmaya başlar bu kadar serbest gezemem. Gerçekten hava, orman, çiçek, böcek, kuş cıvıltısı, boğaz manzarası derken insan kendini bambaşka bir alemde buluyor.

Spor salonunda yürüyüş bandında yürürken aklıma her türlü düşünce gelirken, doğada yürürken istesem bile gam çekemiyorum. Muhtemelen bedenin zekası, düşmeyeyim, saldırıya uğramayayım, tehlike varsa fark edeyim, kısaca kendimi koruyayım diye, istesen de istemesen de; ayağını bastığın yerin, bir sonraki adımı atacağın yerin, etrafındaki bitkilerin hayvanların farkına varmanı sağlıyor. Bu farkındalıkla zihin içinde yaşadığın anda kalıyor, ne eskilerden bir düşünce ne de geleceğe dair bir plan yapmak mümkün olmuyor. Bence salonda yapılan sporlarla, doğada yapılanlar çok farklı. Doğa yürüyüşü bir meditasyon şekli.

Havalar ve köy hayatı artık dışarıda yaşamayı gerektiriyor, zaten bahçede Mart ayında yapmamız gereken bir sürü iş hava muhalefeti dolayısıyla bu aya sarktı. Kendim yapamadığım bahçıvana yaptırdığım bazı işler var; bu mevsimde çapa yapma, ağaç budama ve ağaçları ilaçlama işleri vardı, şükür bunlar bitti. Elbette, bütün ilaçları organik kullanıyorum. Bu mevsimde ağaçlara gülleci bulamacı ve bordo bulamacı atıyoruz, ağaçlarımda çinko eksikliği olduğundan çinko da attık.

Önümüzdeki günlerde taze baharatlar ve yaz sebzeleri için bahçeyi hazırlamamız lazım. Bu bayağı ciddi bir iş, hayli emek ve planlama gerektiriyor. Önce alanı çapalatıp, toprağın havalanmasını sağladık. Sonra sucuları çağırdık, damla sulama borularından bozulanlar değiştirildi, sulama delikleri kontrol edildi. Bundan sonra boruların döşeneceği yerler tekrar kazılacak,  organik gübre ve gülleci bulamacı koyup toprakla iyice karıştırılacak, iyice inceltilmiş ve gübrelenmiş toprakla fide tarhlarını hazırlanacak, sonra bu tarhların üzerine  damla sulama borularını döşenip, üzerlerini naylonla kapatılacak. Ancak bundan sonra su borularının deliklerine denk getirerek, naylonu delip fideleri dikeceğiz.

Bu malç (toprağı kapatmak) usulünü ilk kez deneyeceğim, böylece yabani ot mücadelesinde bir adım önce olacağız ve daha az su kullanacağız. Üstelik kış sebze bahçemiz için de tecrübe kazanmış olacağız.

Fidelerin bir kısmını kendimiz tohumdan yetiştiriyoruz, bir kısmını ise Lapseki ya da Çanakkale’den alıyoruz. Tohumları ya kendi ürünlerimizden hazırlıyoruz, ya da komşudan, arkadaşlarımızdan alıyoruz, ancak çok azı hazır tohum kullanıyoruz. Bu yıl Çanakkale belediyesinin tohum bankasından da atalık tohumlar aldım. Yani tohumlarımızın yüzde doksan beşi yerli tohum, ancak bazı özendiğimiz mesela yaban turpu gibi birkaç hazır tohumu da kullanıyoruz. Eğer fide şeklinde alacaksak, onları da mümkün olduğu kadar yerli fideleri tercih ediyoruz, ancak mesela salçalık biber gibi bazı ürünlerde hibrit tohumdan elde edilmiş fideleri kullanıyoruz.

Bahçemizden ne beklememiz gerektiğini yavaş yavaş öğrenmeye başlıyoruz. Bazı ürünler çok iyi yetişiyor, bazıları hiç yetişmiyor, bazıları ise özel bakım gerektiriyor. Bir de, bazı yıllar çok iyi olup, bazı yıllar hiç vermeyenler oluyor. Bal kabağı, kavun, karpuz gibi ürünler bazı yıllar hiç vermiyor, bazı yıllar çok başarılı.

Geçen yıl hibrit fidelerinden mor ve tombul patlıcanlar hiç iyi olmadı, buna karşılık yerli fide alacalı patlıcanlar çok iyiydi. Bu yıl sadece alaca patlıcan tohumlarından fide yapmaya çalışıyoruz. Geçen yıl kendi köyümüzün atalık patlıcanını çok beğendik, komşumdan, bu yıl patlıcan tohumu yapmayı öğreneceğim.

Diğer birçok üründen tohum yapmayı biliyoruz, bazı ürünler için ise tohum almaya bile uğraşmıyoruz, bazı bitkileri tohuma bırakıp, kendi kendine tozuşmasını sağlıyoruz. Kıvırcık marul, turp, dereotu, kişniş hatta rezene artık bahçenin doğal florası gibi oldu.

Nermin bir çok tohumu viyollere dikti, yakında fideler baş gösterirler. Burada fide dikme zamanı 23 Nisandan, Mayısın ortasına kadar devam ediyor. Mart ayında biraz geride kalmıştık, ancak 2 haftalık sıkı çalışmayla işler yetişti.

Bu gün nanelere ve sarıcı kekiklere bakım verdim, bitkileri seyrettim, köklerine çapa yaptım, aralarındaki yaban otlarını temizledim,   topraklarını gübreledim, suladım. Nane sadece güneşli havada büyüyünce güzel kokar, bu nedenle naneleri köklerine yakın kesip attım. Bunlar da boşa gitmeyecek, bahçenin farklı bir yerinde çürüyüp, toprağa gübre olacak. Kekiklere ise çok daha haşin bir şefkat gösterdim, alanın büyük kısmını derince kazıp, kurumuş kökleri söktüm, canlı kısımlara bolca bakım ve kolayca yayılabilmeleri için taze havalandırılmış, gübrelenmiş alanlar verdim. Daha ne olsun. Kaldırdığım köklerde bir sürü taze dal da vardı, yıkayıp kurutmak üzere balkonun gölgelik bir yerine serdik.

Bahçede köstebek var, kış sebzelerine bir hayli zarar verdi. Köstebekle mücadele için cam kırığından, eşek bokuna, tuzlu balıktan, tüfekle vurmaya kadar çeşitli öneriler var. Ne yapmalıyım bilemiyorum, ama araştıracağım, önerilere açığım.

Salata bahçesi
Sebze bahçesi olacak

Kök sebze alanı, havuçlar seyreltilecek

Köstebekten kurtulan soğanlar
Naneleri bu hale getirdim

BAHÇELERLE UĞRAŞMA ZAMANINI BAŞLATAMADIĞIMIZ, SU KRİZİ YAŞADIĞIMIZ ve ASKERİMİZİ UĞURLADIĞIMIZ HAFTA

Geçtiğimiz hafta ailecek duygusal bir olay yaşadık. Ege (yeğenim) Mart ayında paralı kısa dönem askerlik yapacak. Kendi aramızda kuluçka askerliği diyoruz, çünkü askerlik süresi bir aydan kısa, yani yumurtaya otursa civciv çıkartacak kadar var yok. Ancak askerliğin süresi önemli değil, üzerine yüklenen anlam önemli. Ablası Nil, en az iki aydan beri asker uğurlama havasına girdi. Vatan sana ev bana emanet / Aramasın gözler, o şimdi asker/ En büyük asker, bizim asker/ Keep calm and join army/ kız arkadaşı için; Tencerem var tavam var, asker yâriyim havam var/ yatağı için; Ege şimdi asker gibi pankartlar hazırladı. Bütün bir ay boyunca o konser senin, bu şenlik benim gezdirdi. Teslim için  Ankara’ya arabayla götürecekti, ama Ankara’ya kar yağınca, Bolu Dağını düşünerek, Ege’yi tek başına uçakla gönderdi. Hava alanına giderken, kendisi asker parkası ve kamuflaj şapkası taktı, Yaylalar, Yaylalar çığırarak, kardeşine tam bir asker uğurlama yaşattı. Ege de ablasından geri kalmadı, sanki Yemen’e gidiyor, telefonda bütün Türkiye ile görüştü yanılmıyorsam. Şu an itibarıyla oğlumuz teslim oldu, hayırlı teskereler diliyorum. Bir ay sonra artık askerlik de bittiğine göre evlenmek için mümeyyiz sayılır. Kısa mısa anlamam, oğlumuz asker oldu, bize ne oluyorsa fena halde havalıyız.

Köy hayatına gelince; Mart ayı bu yıl da, geçen sene olduğu gibi kazma kürek yaktıracak belli ki. Sözüm ona derece olarak hava sıcaklıkları fena değil, ancak resmen iliklerime kadar kar soğuğu hissediyorum.  Önümüzdeki hafta ortasından itibaren yine çok soğuk bir hava dalgası geliyormuş. Zaten cemreler sırasında havanın bozması, hatta kar yağması beklenmedik bir şey değildir. Umarım geçen yıl Mart ayında yağdığı kadar ağır bir yağış olmaz, bu yıl bizim köy çok kar almadı, ancak aşırı ayaz yaptı. Aslında 2 yıldan beri kış ayı bir hafta kış, bir hafta bahar şeklinde geçiyor. Gene bütün bademler, erikler çiçek açtı ve sanırım gene donacaklar.

Muhtemelen bahçede geçen yıl olduğu gibi don hasarı çok olacak, zaten şimdiden bütün lavantalar kurumuş gibi görünüyor. Geçen yıl Mart başında köydeki metruk bir bahçedeki reçellik gülden çelik yapmıştım, çelikler birkaç günde yaprak vermeye başladıktan sonra yağan karda donmuştular. Bu yıl biraz akıllandım, bu kez çelikleri bir saksıya dikip evin içine aldım. Nisan ayında gece sıcaklıkları 10 derece üzerine çıkana kadar evde bakacağım. Ekim ayında ise bahçedeki yerlerine dikeceğim. Umarım bu sefer başarırım.

Bu yıl kış sebze bahçesi de ağır hasar aldı, artık nasıl bir kuru soğuk yedilerse karalahanalar, pazılar bile dondu. Önümüzdeki kış naylonla malç yapacağım, sistemi öncelikle yaz bahçesinde deneyip, öğrenmek istiyorum. Aslında bu ay ağaçlara budama, ilaçlama, yabani otlarla çeşitli yöntemlerle mücadele etme zamanı, ancak bir türlü işlere başlayamıyoruz. Çünkü o kadar çok yağmur yağdı ki tarlalar balçık halinde, çalışmaya uygun değil. Beklenen soğuktan sonra ne halde olacak o da hiç belli değil. Umarım Martın son yarısı havalar iyi gider de ramazan gelmeden işlerin çoğunu bitirebiliriz, yoksa oruçlu işçiyi nasıl çalıştıracağım?

Köyde yaşarken öncelikler sıram, düşünce sistemim tamamen değişti. Çalışırken, son yıllarda kar yağdığı günler işe gitmiyordum, her şeyi telefonla idare ediyordum, kar bir çeşit tatil zamanıydı. Evde tembellik yaparak kendimi ödüllendiriyordum, şimdi ise bu ayda tembellik yapmak zorunda kalmak ceza gibi geliyor.

Gelelim köydeki aksaklıklara, ama önce köyde yaşadığımız krizin bende uyandırdığı anılarla başlamak istiyorum.

Yıllar önce İbrahim Özen, yeni başhekim olmuştu (sonra dekanlık, rektörlük de yaptı). O dönemde hastaneye yeni kısımlar eklenmemişti, bütün hastane; dekanlık, idari bölümler, poliklinikler, laboratuvarlar, derslikler, kantinlerin bulunduğu, en yüksek yeri 4 katlı olan binalar kompleksi halindeydi. Tek istisna, 11 katlı servis bloğuydu. Bu hastane söylentiye göre mimarlık ödülü almış bir binaydı, bana sorsan mimar başarısızlık ödülü almalıydı; çünkü bütün servislerin bulunduğu kata çıkan son derece yetersiz asansörleri vardı, hasta bekleme salonları geçiş koridorundaydı, en mahrem odalara bile elinizi kolunuzu sallayarak girebiliyordunuz, sekreterlikleri yoktu, daha ne sayayım; binada yangın merdiveni bile yoktu. Bence hiç hastane binasına benzer bir yeri yoktu. O kadar kullanışsız bir binaydı ki, yıllar içerisinde; koridorlara, oraya buraya yapılan eklentiler, kapılar ve bir sürü değişikliklerle günden güne iyice labirent halini aldı, şimdi gitsem, yıllarca çalıştığım binada yolumu bulabilir miyim bilmem.

İbrahim Beyin, baş hekim olur olmaz ilk işi, yüksek olan bloğa bir yangın merdiveni yaptırmak oldu. İronik olarak hastanenin tarihinde bildiğim kadarıyla tek yangını işte bu yangın merdiveni inşaatı sırasında kaynak makinesinden çıkan bir kıvılcım başlattı. Yangın intörnlerin yattığı sünger yatağı tutuşturdu, çok çabuk yayıldı, inanılmaz etkili görüntülü ve  çok zehirli dumanlar çıkarttı. Ayrıca içinde mutfak tüplerinin bulunduğu mama mutfağını tehlikeye soktu. Yani eğer hızlıca müdahale edilmese patlamalar olacak, durum çok daha beter hale gelecekti. Trabzon’da itfaiyede ne kadar yangın söndürme aracı varsa gelmişti. Ben ancak yangın söndürüldükten sonra yetişmiştim.

Her musibette bir hayır vardır misali, yıllarca uğraşıp oradan başka bir yere taşınmasını sağlayamadığımız mama mutfağı bu kez mecburen yer değiştirdi. Bunun dışında aklımda kalanlar ise yangından tüpleri kaçıran, kimseyi incitmeden hastaları servisten boşaltan doktorlar ve hastane personeli, solunum cihazındaki hastaları uzaklaştıramadıkları için ailelerini tahliye edip hastalarının başlarında kalan kahraman hemşireler. Yeri gelmişken sağlık personeline yapılan saldırıları bir kez daha kınıyorum.

Köyümüzde an itibarıyla bir çeşit su krizi yaşıyoruz, peki su kriziyle bu olayın ne ilgisi var? Vallahi her iki senaryonun kurgusu birbirine çok benziyor. Yönetici uzun süreli bir sorunu çözmeye çalışırken, yaptığı şey, önlemeye çalıştığı en kötü ihtimale sebebiyet veriyor. Murphy kuralları iş başında mı desem, ne desem bilemedim.

Köyde aslında su meselesi olmaması lazım, şebeke suyumuz orman içindeki kaynaklardan geliyor. Köyde ayrıca tatlı su dedikleri ve bölge halkının içmek için çok tercih ettiği, kaynağı, tadı, deposu, şebekesi farklı çeşmesi de var.  Evlerdeki musluklardan akan su ise birkaç kaynaktan besleniyormuş (ben sadece bir kaynağını gördüm). Orman içinde gözesinin bulunduğu yerde bir depo var, muhtemelen diğer kaynaklarda da bu şekildedir bilmiyorum. Köye gelen suyun ana deposu ise köyden 700/800 metre uzakta, evlerden biraz yukarıda mezarlığın bir yerde bulunuyor. Salgında doğa yürüyüşü yapacağım diye etrafı geze, geze her yeri keşfettim.

Eski depo küçüktü, suyu bazı yıllar yaz aylarında, özellikle de hayvanlara su içirme saatlerinde yani akşam 17/ 21 arasında ihtiyacı karşılamıyordu (Allah tarafından bu saatlik kesintilerden ürküp, eve bayağı kallavi bir su deposu yaptırmıştım, bu hafta can kurtardı). Bu depo bize günlerce yetebilir, ancak bizim Nermin su tasarrufu diye bir şey bilmez, günde en az 50 kere el yıkar, her el yıkamada benim saç yıkadığımdan daha çok su akıtır. Su deposu en alt katta olduğu için suyun üst katlara çıkması için motor çalışıyor. Her musluk açışta, sifon çekişte evde baykuş gibi öten motor sayesinde hiç birimizde uyku filan kalmadı. Malum hepimiz belli yaşın üzerindeyiz, gece WC hiç boş kalmaz. Sabaha kadar bir sifon, bir baykuş sesi, bir el yıkama ritüeli, bitmeyen bir baykuş sesi, bir sifon, bir baykuş, bir el yıkama, bir baykuş, aralarda yarım saat baygın düşüyorsak, bütün uyku o kadar.

Muhtarımızın seçim propagandasında köye daha büyük bir su deposu yaptırmak vardı. Gerçekten de eski deponun 3-4 katı büyüklükte yeni bir depo daha yaptırdı. Ama su kış aylarında zaten yettiği için, yeni depoyu kullanıma sokmak için havaların düzelmesini bekledi sanırım. Geçen hafta Salı günü, yeni depo şebekeye bağlanana kadar birkaç saat su kesintisi olacağını anons ettiler ( duyurular, camiden anons ediliyor). Buraya kadar her şey çok güzel, ancak 2 saat bile sürmeyeceği sanılan su kesintisi tam tamına 3 gün sürdü.

Yeni deponun contalarında bir sıkıntı varmış, onunla uğraşırlarken şebekeye muhtemelen taş ya da bir alet kaçtı ve boruyu tıkadı. Bu kez tıkalı yeri bulmak için şebeke hatlarını kazdılar, bir noktada kepçe çamura battığı için durmak zorunda kaldılar. Depo ile köyün arasında tarlalar, harman yerleri var, bu bölgenin bir özelliği de çok bol suyu var, hatta kendi kaynakları var, bu mevsimde bayağı bataklık halini alıyor. Bu yıl zaten çok yağmur aldık, yerler dize kadar balçık.

Bundan sonra, balçık kısmı atlayıp, suyun köye giriş noktasında, tatlı suyun deposunun hemen yanında, kazı yaptılar, bu noktaya su gelmiyordu. Belli ki kazı yapılan iki nokta arasındaki 400 metrelik boruda bir tıkanma var. Önce iki uçtan hortumlar sokuldu, olmadı. Belediyeden araç getirtildi. Bu arada tuhaf araçlar var, hortumunun ucunda tıkır, tıkır ses çıkartan kırma kafası olan, bizim endoskopi cihazları ( daha da benzer olarak idrar yolları taşı kırma cihazı) mantığına göre işleyen (bizimkinde optik özellik yok, yani hortumun diğer hortum içindeki hareketini gözlemek mümkün değil) bir cihazdı, bu da işe yaramadı. 

Sonunda bir kepçeyi, bataklık alanda gidebileceği son noktalara kadar ilerletip tarlalarda ve iki yeni kazı daha yapıldı. Sonuçta borunun tıkalı olan kısmını 100 metreye kadar indirebildiler. Bu iki nokta arasına toprağın üzerinden salma boru ile bağlantı yaptılar. Şimdi evlerde basıncı az da olsa musluklardan akan su var.

Pazartesi günü bu kez deponun contaları değişecek, umarım suyumuz artık tam randımanlı bağlanır. Baykuş susar.

Bir de önümüzdeki hafta Sibirya soğukları gelecekmiş, muhtarı açıkta kalan borudaki suyun donmaması için, boruyu kapatmaya ikna ettim. O bölgeye makine soksa batar, bence naylona sarıp, saman ile kapatarak boruları donmaktan koruyabilirler. Saman nereden aklıma geldi derseniz, zaten açıkta olan borunun her iki ucunda saman balyası depoları var, yani samanı taşımak bile gerekmeyecek. Toprak kuruyunca da usulüne uygun gömerler artık.

Vallahi baykuş sesini kesince evde 3 gün 3 gece temizlik var.

Askerimiz
Asker uğurlaması, Nil asker kıyafetinde
Gül çeliklerim
Solda yeni, ortada eski depo,
en sağda mezar
Batakta araç tekerlek izleri, solda görünen saman deposu ile arkada en sağdaki saman deposunun arasında su borusu şimdilik açıkta
Borunun tıkalı yerini bulmak için nafile kazılar da yapıldı

KÖYDE SONBAHAR ÇALIŞMALARI, KAPANMA SONRASI ŞEHRİN ETKİNLİKLERİNE KATILMA

Köyde kasım ayı oldukça yoğun geçiyor, zeytin toplama, toprağı kış için havalandırma, bazı tohumları atma, yakacakları hazır etme  zamanı oluyor. Bu sene bizim ağaçlarda zeytin çok fazla değildi, ancak taneleri oldukça iri oldu. Bir de erken olgunlaşmışlar, neredeyse hepsi simsiyahtı. Bahçeden hiç sofralık yeşil zeytin kuramadım, buna karşılık taneler çok güzel olduğundan bol bol sele zeytini kurdum. Yağ da az olmasına karşılık çok kaliteli çıktı.

Bahçeleri  kışa hazırladık, birkaç işçi birden çalıştırdım, bütün meyve ağaçlarının ve zeytinlerin toprağını kazdırıp, altlarına hayvan gübresi koydurdum.

Müstakil evde yaşarken bir de evi kışa hazırlamak gerekiyor, jeneratörü, radyatörleri kontrol etmek, antifrizlerini koymak filan lazım, bu yıl bir de köpek almaya karar verdiğim için onun gezeceği ve gezmeyeceği alanları sınırlamak için bahçenin bazı kısımlarına teller ve 2 tane kapı yaptırdım. Sansarın yuvasını bozdurdum, aslında muhtemelen zaten öldü, çünkü haftalardan beri gelmiyor.

Sonuç olarak köyde ve evde  asayiş berkemal. Bundan sonra en büyük işim gidip kendime bir köpek seçmek olacak.

İki yıllık kapanma sonrasında biraz olsun gözümü açmaya karar verdim. Üniversitenin araştırma etik kurulunda görev aldım. Geçen gün sanata dayalı tıp derslerimden birini anlattım. Hatta belki önümüzdeki dönem seçmeli ders vereceğim.  Öğrenciyi özlemişim. Gene de sınav yapılacak resmi bir ders vermek taraftarı değilim.

Bu günlerde beni asıl heyecanlandıran şey, yerel bir Gastronomi derneği kurulması ve bu dernekte kurucu üye olarak yer almam oldu, çünkü bu sayede birçok özel hevesleri olan insanla tanışma fırsatı bulacağım.

Bu memleketin toprağı böyle bereketli olunca her biri toprağa, suya, tarıma, yemeğe, şaraba, doğaya duyarlı çok ilginç insanlar yaşıyor.  Burada yaşadıkça zamanla; Gökçeada’da, Bozcaada’da, Eceabat’ta, Ayvacık’ta, Bayramiç’te kendi bağı olup, şarap yapan, kendi çiftliği olup, ata tohumlarını üreten, organik hayvancılık yapan birçok kişinin farkında olmaya başladım. Bu insanlardan en azından bir kaçını tanımak istiyordum, neredeyse hepsini birden tanıma fırsatım olacak.

Ayvacık köylerinde birçok küçük güzel otel var, bunların çoğu eski köy evlerini onarıp, onları butik otele çevirmiş. İnternette bu tip bir köy otelinin Kaz Dağlarında doğal mantar toplama etkinliği olacaktı. Mantar toplama etkinliğine önderlik edecek kişi de tanışmak istediğim biriydi.  Önce ormanda mantarları toplayıp, sonra da akşam topladığımız mantarları yiyecektik.

Elbette ben de derhal bu geziye angaje oldum. İyi ki gitmişim, Kaz Dağlarının turistik olmayan, hiç bozulmamış bir bölgesinde orman içerisinde mantar topladık. Bütün mantarları tanımaya çalıştık. Mantar toplamak için özel bir bıçak var, çakı gibi açılıp kapanıyor, en farklı tarafı ise arka tarafında bir fırça olması. Yenilebilir bir mantar bulunca kökünü kesip, üzerini de fırça ile iyice temizleyip, sepete ondan sonra atıyorsunuz. Bu yıl sonbahar yağmurları az olmuş, dolayısı ile mantar da azdı, üstelik belli ki bizden önce becerikli bir toplayıcı orada gezmişti. Gene de bir hayli mantar bulduk. En taze porçini mantarını bulmak bana nasip oldu, çok mutlu oldum.

Aslında hiç mantar bulamasak bile çok güzel bir gezi oldu. Karaçam ormanı, bizim köy ve çevresindeki kızılçam ormanından oldukça farklı. Çünkü karaçam kalem gibi göğe yükseliyor, özellikle başını kaldırıp göğe bakmak istediğin zaman, muhteşem bir duygusu var. Elbette toprak dökülen  yapraklar sayesinde kuş tüyü gibi yumuşak. 

Hatta bir ara köpek dahil hepimiz susarak ve hareketsiz kalarak ormanın ve rüzgarın ağaçlar arasında çıkardığı sesleri dinledik, zaten tertemiz havayı soluyorsun, aniden bütün düşüncelerden arındığın harika bir deneyimdi.

Çeşmelerden buz gibi sular içtik, bir çeşme başında kumanyalarımızı yedik. Yürüdüğümüz alanlarda tepeler aştık, derelerde, vadilerde dolaştık. Yürürken pek anlaşılmadı, ancak bu kadar yürüyüş yapan bana bile ağır geldi, ertesi gün bayağı tutulmuştum.

Akşam ise şömine başında sıcak şarap, kestane daha sonrasında taptaze mantarlardan muhteşem bir yemek. Uzun zamandır neredeyse hiç sosyalleşmediğim için çok iyi geldi.

Tam da bu toplantıya katılmak üzere iken burada tanıştığım birinden Çanakkale Gastronomi Derneği kurma çalışmaları olduğunu ve beni de kurucu üye olarak önermek istediğini öğrendim. Tabii bu teklife balıklama atladım, çünkü kurucu üyeler benim tanışmak istediğim ne kadar doğa, organik tarım meraklısı, uygulayıcı insan varsa neredeyse hepsini kapsıyordu. Ben size eğitim desteği veririm, çok çalışırım, çok hevesliyim diyerek derneğe katıldım.

Dernek ne mi amaçlıyor? Mesela ilk günden hemen bu yöreye özgü ve Osmanlı mutfağında da çok sevilen üzüm turşusu tarifini gön yüzüne çıkartarak başladılar. Mesela fabrikası kapatıldığı için bağları da yok olan bir üzüm çeşidini canlandırmaya ve yeniden aynı şarabı üretmeye çalışıyorlar. Bahsettiğim fabrikada özel bir üzüm çeşidinden  sadece pembe bir şarap üretilirmiş. Bu şarap girdiği her yarışmada ödül alan bir şarapmış. Fakat sanırım sofraya gelen bir çeşit değil ki, bütün bağları yok olmuş. Şimdi bu üzümün asmasından 2 kök bulunmuş, işte bu ana asmalardan şimdilik birkaç asma artırılmış, sanırım birkaç yıl içerisinde yeniden üretime başlanacak.

Ben de tıbbi  ve akademik geçmişimle çeşitli eğitim faaliyetlerinde bulunabilirim diye düşünüyorum. Bunun haricinde kişisel kazancım hem  kaliteli insanlar tanıma şansım olur, hem de örneğin direk üreticisinden susam, buğday alma imkanım olur.

Aslında bu memlekette bazı şehir kaçkını insanlar tanıdım. Örnek olarak yıllarca Almanya’da çalışıp emekli olduktan sonra burada, tamamen doğa içerisinde at çiftliği, ya da hayvan barınağı işleten kişiler tanıdım.

Hatta bu çiftliklerden birinde orman içerisinde serbest atlar eşliğinde yoga yaptığımız bir çalışmamız oluyor. Çünkü buraya geldiğim zaman bulduğum ve sonradan dost olduğum yoga hocam da aslında bir şehir kaçkını diyebilirim. İlk taşındığım zaman şehirde tam boğaz kenarında bir evde oturuyordu, daha sonra şehre yakın bir köyde bahçeli villaların olduğu bir siteye taşındı. Salgın öncesinde ben köyden köye yoga stüdyosuna gidiyordum. Şimdi ise siteleri bir hayli şehir içinde kaldı. Bu günlerde artık atları ile de birlikte yaşayabilecekleri daha ıssız bir köye taşınmayı planlıyorlar.

Benim tanıdığım şehir kaçkınları birkaç cins; bir kısmı zaten buralı, okuyup, meslek sahibi olduktan sonra kendi iradeleri ile organik çiftliklerini yani işlerini, ata topraklarına kurmuşlar. Bir başka kısım ise memuriyet sırasında buraya atanan, ya da emekli olduktan sonra taşınan, hatta gayet metropolitan bir işten aniden ayrılan ve iş yaşamlarının çoğunu şehirde geçirdikten sonra toprağa yakın yaşamayı tercih etmiş insanlar. Bir büyük gurup ise bir ayağı hala büyük şehirde olup, yılın belli kısmını burada geçirenler.

Ben de kendi çapımda artık bir orman köylüsü ve ufak çapta da olsa toprak sahibi olunca, bu insanlarla aşık atamasam da kendi çapımda guruba katacaklarım olacaktır diye düşünüyorum.

AYVA REÇELİ GÜZELLEMESİ

Bu yıl kış sanırım biraz sert geçecek, çünkü çevredeki ağaçlarda ayvalar ve narlar hem çok bol, hem de erken olgunlaştılar.

Bizim bahçede ise durum biraz üzücü. Geçen Mart ayında ciddi derecede kar yağdı ve nar ağaçlarını özellikle genç olanlar soğuk yaktı. Bahçedeki narların hepsi yaz başında kurumuş gibiydiler, neyse ki yazın köklerinden yeniden büyüdüler, ancak bahçede hiç yıl nar yok, ama ayva bayağı bol.  

Toprakla ticari amaç dışında uğraşmanın tuhaf bir tarafı var. Bir sebzenin ya da meyve ağacının o yıl ne kadar vereceğini, hatta verip vermeyeceğini kestirmek zor. Bir yıl bir ürün öteki yıl bir başka ürün bol oluyor, geçen sene çok olan bu sene hiç olmayabiliyor. O yılın hava sıcaklıkları, yağışlar ve kim bilir başka ne gibi koşullar durumu belirliyor.

Ayrıca bahçeye dikilen çoğu sebzenin hepsi bir anda olgunlaşıyor ve bir anda tüketemeyeceğin kadar çok ürünle karşı karşıya kalıyorsun. Tarım topluluklarında yiyeceğin bol zamanlarında, olmayan zamanlar için saklama yöntemlerinin bu denli gelişmiş olmasına hiç şaşmamalı.

Bu yıl ayva bol olunca ben de deneysel ayva marmelatları yaptım. Bunları ufak kavanozlara koyup hediye edeceğim.

Daha önce hiç ayva marmeladı yapmadığım için internetten daha önce denediğim tarifleri hep tutan bir siteden kısa sürede düdüklüde pişirilen bir ayva marmeladı tarifini aynen uyguladım.

Marmeladı yapmak için; düdüklü tencereye soyulmuş ve rendelenmiş 1 kg ayva, 1 kg şeker, 1 klasik su bardağı su ve bir koruyucu poşet içinde 15/20 adet ayva çekirdeği ve istediğim bir baharatı koydum. Düdüklü tencere sinyal verene kadar normal ateşte, sinyal verdikten sonra ise kısık ateşte 10 dakika daha pişirip ayvaların yumuşamasını sağladım.

Düdüklü tencerenin buharını çıkarıp kapağını açtıktan sonra içine dörtte bir limonu sıkıp, sıktığım limonu kabuğuyla reçele koydum. İçine bir tatlı kaşığı tereyağı ekledim (bunun görevi reçelin parlak olmasını sağlamakmış). Reçel fazla suyu buharlaşıp, kıvam alana kadar üzeri açık bir şekilde karıştırarak pişirmeye devam ettim.

Piştikten sonra içindeki limon dilimini, baharat ve çekirdek poşetini çıkarttım. Sıcakken, reçelleri kavanozlara doldurup,  kapaklarını sıkıca kapattım ve kavanozları bir gece ters bir şekilde beklettim. Böylece karanlık bir alanda uzun süre bekleyebilecek reçellerim oldu.

Her reçelin hemen tadına bakmak ve kıvamından emin olmak için küçük bir kaseye örnek aldım, bu kadar kısa süre piştikleri halde gayet güzel pektin oluştu, marmelat iyice jölelendi.

Bu reçellerden birinde baharat olarak klasik ayva marmeladına koyulan tarçın ve karanfil var.

Diğer reçellerden bazılarının baharatları bahçemden; birinde 5 yaprak ıtır, birinde bir tatlı kaşığı lavanta var.

Bir reçele taze baş parmağın ilk boğumu büyüklüğünde taze zencefil, bir başka reçele de vanilya ( yarım vanilya fasulyesinin tohumları, toz değil) kattım.

Hepsinin üzerlerine içinde hangi baharatın ya da aromatik bitkinin olduğunu yazdım.

Hepsi ayrı ayrı çok farklı ve lezzetli oldu.

Ayva çekirdeklerini koyduğum poşet
Rendeleme aşaması
Itır yaprakları
Her şey özenle tartıldı
Mutfak tezgahı üretim bandı haline geldi

BAHÇEYİ NE KADAR EVCİLLEŞTİRMEYE ÇALIŞSAM DA, GİDEREK NE KADAR VAHŞİ BİR YAŞAM ALANI OLDUĞUNU FARK EDİYORUM

Şu sıralar fiziksel yorgunluğun dibine vurdum, bahçeyi kışa hazırlıyorum. Çünkü bu ayda bahçede iyi çalışırsam, bundan sonra ekim, kasım hatta aralık ayı başına kadar ufak tefek dikim işleri devam etse de, mart ayına kadar ağır iş kalmayacak.  

Birkaç hafta içerisinde bahçede nereden biriktiği belli olmayan bir sürü işe yaramaz şey; çuvallar, saksılar, bozuk aletler gibi sayısız çöp birikiyor, onlar atılmazsa yakında çöp dağlarımız olacaktı.

Tabii kış girmeden yılın son yabani ot temizliğini de yapmak lazım, anladığım kadarı ile toprak tohum dolu, bir mevsim ev sık görülen yüksek boylu otları temizleyince, ertesi mevsim onlar azalıyor, güneşi gören bambaşka tohumlar canlanıp, farklı bir ot türü bahçenin baskın otu haline geliyor. Geçtiğimiz mevsim dikenli otlar gösterisi var gibiydi, onları mümkün olduğu kadar tohum atmadan temizlemem lazımdı.

 Bu memlekette, yıllık bitkiler bazen kurumuş gibi görünüp, canlı olabiliyor. Kurumuş bir bitki varsa en az bir yıl yeşerme ihtimaline karşı beklemekte fayda var, eğer gerçekten ölmüş ise bir yıl içinde çürüme ilerliyor. Böyle ölü kökleri topraktan çıkartmazsan, tuzak gibi ayağına takılmaya devam ediyorlar, gerekenleri temizlemeliydik.

Karadeniz’de yabani otları kesip, oldukları yerde bırakırsan, en çok birkaç hafta içinde çürüyüp toprağa karışırlar, burada ise bu şekilde bırakılan otlarda çürüme çok a oluyor, saplar sertleşip odun gibi kalıyorlar. Bunları da zaman zaman yakmak gerekiyor, bahçede böyle yığınlarla kuru sap birikimi vardı, onları halletmeliydim. Bu mevsimde yakmaya korktuğum için çoğunu attım, ufak bir kısmını ise çapaladığımız bir yere küçük yığınlar halinde kümeledim, biraz daha çürüdüklerinde, rüzgarsız bir zaman kollayıp yakacağım.

Bunların üzerine bir de yazın sebze bahçesini ve seranın bitkilerini sökmek, daha sonra da toprağı kışın havalanmaya bırakmak üzere çapalamak gerekiyordu. Bütün bu işleri sadece kendi yapamayacağım, erkek gücü gerektiren işler hariç hepsini yaptım, hafta sonu ise bahçıvanım geldi ve sonuç olarak bahçeyi çiçek gibi yapmış olduk. Hatta ‘bahçe yeni gelin evi gibi oldu’ diye şakasını bile yaptık.

Sonuç olarak geçen hafta boyunca ırgat gibi çalıştım, çok yoruldum ama bu arada bahçenin aslında nasıl bir vahşi yaşam alanı olduğunu iyice anlamış oldum. Doğa hayranlığım yeni bir boyut kazandı.

Bizim ev köyün ilk evi, arkamızda köyün diğer evleri, önümüzde ise köyün biricik asfalt yolu var. Bir taraftan köye dahiliz, diğer taraftan büyük bir orman açıklığının bir parçası olduğumuz için vahşi doğa içerisindeyiz. Orman açıklığı bir teknik terim; genellikle ormanları büyük ölçüde tek tip ağaçlar meydana getirir, bir su kaynağının çevresinde, yabani meyveler, böğürtlenler, çınarlar gibi  bitkilerle dolu bölgelere orman açıklığı deniliyor ve orman hayvanları bu  alanlarda su içiyor, besleniyor.

Bizim bahçenin çok yakınında köyün en büyük deresinin aktığı bir vadi var. İşte bu vadi boyunca çınarlardan oluşan ve sıkça vahşi hayvan geçişini gözleyebildiğimiz bir orman açıklığı alanı mı desem, vahşi hayat koridoru mu desem, (tam olarak isimlendiremedim, ama muhtemelen her iki tanım da doğru) bir alan var.

Çevremizde daha çok tarlalar bulunmakla birlikte, tarlaların kenarlarında, köşelerinde kalan kızılçamlara da bölgedeki en yoğun ikinci ağaç türü olan meşelere de çok yakınız. Orman vasfı bir hayli bozulmuş olsa da, orman içerisinde yaşıyoruz demek mümkün. Hatta bizim bahçenin bir bölümünde önümüzdeki derenin çınarlarından, yan tarlanın meşelerinden var. Bahçenin bu bölgesini gerçek ormana ayırdık, şimdiden bu bölgede bol miktarda olan badem ağaçları çıktı, birkaç çınar ve meşe fidanı belirdi, bunları özenle gözlüyorum, çınar fidanlarından biri artık bebeklikten çıktı, kendini kurtardı, bakalım diğer fidanlar kurtarabilecek mi?

Bunu uzun uzadıya yazma sebebim, yandaki arazinin de bir bölümü tarla iken özellikle vadiye bakan kısmı bizim gibi orman terk edilmiş haldedir. İşte bu komşuluklar sayesinde yaban hayatı bizim bahçede de oldukça canlı bir şekilde devam ediyor.  

Bahçenin artık son ot temizliğini yaparken bir sansarın bizim bahçeye yerleşmeye çalışmasına şahit oldum. Önce bahçenin her yerinde kırmızı orman meyvesi ile beslendiği aşikar olan bir hayvanın dışkısını görmeye başladım. Tabii hemen bu dışkının sincap dışkısı olamayacak kadar büyük, mesela bölgede daha önce gördüğüm çakal (zaten çakal bu kadar vejetaryen beslenir mi bilmem) dışkısı olamayacak kadar da küçük olduğunu fark ettim.

Bu arada komşumuzun kedisinin yavrularından birinin hastalandığını fark etmiştim, veterinere mi götürsem derken, yavru ortadan kayboldu. Geçen hafta başında onun ölüsünü bizim arazide normalde yaşadığı yerden oldukça uzakta buldum. Tabii çok üzüldüm, muhtemelen küçücük yaşına bakmayıp, ölmek için kendi yaşam alanından uzağa gitmeye çalışırken, buraya düştü ve öldü diye düşündüm, üzerine birkaç kürek toprak atarak, daha sonra bahçıvanıma attırmak için orada bıraktım.

Ertesi gün bahçede, evin önündeki dekoratif taş duvarların dibinde yeni kazılmakta olan hayvan ini buldum. İlk gün (henüz tam kazılmadığı belliydi, içinde yavru filan da yoktu)  büyük bir acemilikle ini toprakla kapattım. Ertesi gün kontrol için gittiğimde inin yeniden kazılmaya başlandığını ve kedi ölüsünün de inin yakınına kadar getirilmiş olduğunu gördüm. Gece kameralardan bakınca bir sansarın bahçede fink attığını gözümüzle de görmüş olduk. Meğer bu hayvan yan bahçede yaşıyormuş, yazdan beri geceleri bizim bahçeyi ziyaret ediyormuş, galiba beğenmiş olacak ki, artık ambarını bizim bahçede inşa etmeye karar vermiş. Belki de yavrulamak için de burayı seçti bilemiyorum.  Aslında sansar sebze köklerini yemeseydi, ona bahçemde oturma izni çıkarabilirdim. Sansar yumurta çalarmış, tavuk boğarmış (bende yok, komşum düşünsün diyebilirdim), kediden ise korkarlarmış, (gene de ölü kedi yavrusunu görünce dayanamadı galiba). Kış için boğduğu tavuklardan bir kaçını gömer ve çürütürmüş, uygun mevsimlerde de vejetaryen beslenirmiş. Bu kış Nermin’in diktiği pırasaları yememiş olsaydı, bir de duvarımı yıkma tehlikesi yaratacak derecede dipten kazmasaydı belki kalmasına göz yumabilirdim. Çünkü inlerini 3 metre kadar uzatabiliyorlarmış.

Bir yere dadandı mı, hele de orada yavruladı mı, artık yıllarca oradan ayrılmazmış. Bir düşündüm, duvarları alttan oyacak, o kadar özenerek diktiğim, baktığım sebzelerimi yiyecek, yok olmaz onun bahçede kalmasına izin veremem. Böylece sansara istenmeyen mülteci muamelesi yaptım, gene de onun yaşam alanına ben sonradan geldim diye kansız bir geri püskürtme operasyonu gerçekleştirmek istedim.

İlk gün kapattığım ve mültecinin yeniden kazdığı ini bu kez kapatmadım, içine ve çevresine bir şişe beyaz sirke döktüm. Ertesi gün ine hiç dokunmadığını gördüm, kedisini de bahçenin başka bir yerine taşımıştı. Bir gece daha geçtikten sonra ini gene dokunulmamış şekilde bulunca bahçıvana büyükçe bir taşla kapattırdım. Galiba acayip koku hayvanı oradan uzaklaştırdı.

Benim de aklımda korku filmi gibi bahçede oradan oraya dolaşan kedi leşi kaldı. Sirke kokusunun bu kadar işe yarayacağını düşünmemiştim, ama aniden gelen bir ilhamla galiba doğru çözümü bulmuşum.

Diyorum ya, 60 yaşıma kadar yaşadığım evrenden çok daha farklı, adeta paralel bir evrende yaşıyorum.

sirke sansarın keyfini kaçırdı
Bahçede kendiliğinden yer elması çıkmış
Fideciklerim büyüyor
Çevrede yaban hayvanı izi, ini görmeyi öğrendim

BAHÇEYE SARDIĞIMDAN BERİ ENERJİK BİR ŞEKİLDE ORGANİK GÜBRE DAVASI GÜDÜYORUM, BOK YOLUNA NELER YAPMADIM Kİ

Evde her zamankinden daha fazla zaman geçirince kendimi bahçe işlerine kaptırdım. Daha önce bizim kızlar bahçeli evde oturduklarından bu işleri biliyorlar, ayrıca köyümüzden bir iki kişi de ağır işlere yardıma geliyordu, ben kendimi hiç bahçe işlerine bulaştırmıyordum, benim işim hasat yapma ve ürünleri yemeğe dönüştürme işiydi. Yardıma gelenlerden esas işe yarayanı tam zamanlı çalışmaya başladı, gaydırı gubbak olanı ise bizi söğüşlemeyi iyice artırdı. Sonuç olarak bir anda köyden yardım almamaya karar verip, şehirde oturan biriyle istediğim zaman gelecek şekilde anlaştım. Bu adamı ancak ayda bir filan almaya başladım, hayret verecek şekilde ayda bir gün çalışarak, öncekinden çok daha fazla iş yapıyor.

Ben de evde mahzur kalınca önceleri bahçenin yabani otlarını  azaltma işlerine başladım.  Bahçede kimyasal kullanmak istemediğimiz için bu iş oldukça zahmetli ve zaman alan bir uğraş haline geldi, haftalarca her gün saatler boyunca döne, döne ot mücadelesi yaptım. Bütün bahçenin otlarını temizledim dediğim anda, ilk temizlediğim yerdeki otlar yeniden büyümüş oluyor. Her şeye al baştan başlıyorsun. Hiç spor salonuna gitmen gerekmiyor, durduk yerde kilo bile kaybediyorsun, sonuçta hem bahçe hem de bedenim bu işten karlı çıktı. Bir mevsim sonrasında ise yaban otları neredeyse yarıya indi, böyle gözle görülür başarı sağlayınca bahçe işlerine hevesim arttı.

Böylece ağaçlara nasıl bakacağımı araştırmaya başladım, her biri için organik ilaçlar yaptırdım veya aldım. Budama, kök havalandırma, sulama, ilaçlama zamanlarını ve özelliklerini öğrenmeye başladım.

Bu yıl daha önce verim almayı bir türlü başaramadığımız asmalara güzelce bakıp, bol miktarda üzüm alınca kendimi iyiden iyiye yüreklenmiş buldum. Böyle gaza gelince de bu kışın sebze bahçesini de ben hazırlamak istedim.

Geçen yaz zaten içini kumlu toprakla doldurttuğum bir köklü sebze bahçesi inşa ettirmiştim. Patates, havuç gibi ilk denemelerimizi aculluktan çabuk topladığımız için pek verim alamamıştık. Bu yıl bu bahçeye biraz daha kum, toprak gübre karışımı doldurttum. Önce sadece bu bahçeyi ele alacağımı düşünüyordum. Buraya patates, sarımsak, havuç gibi sebzeler ektim. Geçen yıldan acemiliklerimizden ders alarak daha seyrek çıkmaları umuduyla, havuç tohumlarını mısır unu iyice karıştırarak serptim ve tohumların yarısını bir ay sonra ekmek üzere sakladım. Şimdi kartal gibi bitkilerin çıkmasını gözleyeceğim, sık çıkanları elimle seyrelteceğim ve tabii hasat için olgunlaşmalarını bekleyeceğim.

Bu bahçeye diktiğim patateslerden birkaç fide çıkmaya başlayınca iyice delirdim, bütün kış bahçesini ben yapmak istedim. Hiç üşenmeyip, oldukça yeterli bir sebzelik yaptım, eğer diktiğim bitkilerin %70i bile olursa bu yıl pazarcılık bile yapabilirim. Tabii biraz abartıyorum. Eğer bu bahçede de yeterli sonuç alırsam kendimi neredeyse bahçıvan kabul edeceğim. Bundan sonra artık tohum ayırma ve fide yapma gibi daha incelikli işleri öğrenmeye çalışacağım.

Tabii, toprağı beslemek ve güçlendirmek ilk kaygım olmaya başladı. Bir taraftan geçen yıllarda doğru dürüst iş yapmayan işçilere verdiğim parayla kaliteli toprak, törf, solucan gübresi filan alırım diye düşünüyorum. Diğer taraftan, her sorduğum kişi önerdiği için gene de doğal hayvan gübresi arıyorum. Bizim köy hayvancılık yapan bir köy hatta her iki komşumun da inekleri var. Daha önce koyun gübresinin, inek gübresine göre daha çok besin verdiğini öğrenmiş ve onu da denemiştik. Ancak koyun gübresi toprağı besliyor beslemesine ama inanılmaz derecede yabani ot çıkartıyor. Yani inek gübresini tercih ederim. Fışkının gübre olabilmesi için açık havada aylarca iyice kuruması gerekiyor.

İnek gübresini komşumuzdan alıyorduk, fakat her nedense iki yıldan beri vereceğim dediği halde bir türlü gübre vermiyor. Adama kızamıyorum bile, çünkü o kadar yalvarttı ama gübresini sakınıyor, buna karşın her sene çuvalla soğan, kilolarla sarımsak, sepetler dolusu nar getiriyor. Nasıl iştir çözemedim. Ya işten çıkarttığım eski bahçıvan köylüleri bize bahçe işi yapmasınlar diye örgütledi, ya da buraya dışarıdan gelenler hep hayvan gübresi kullanınca gübre kıymete bindi. Sebep nedir bilemiyorum ama köyün içinde yaşayıp da gübre bulamamak tuhaf bir durum.

Ben gene de kuyruğu aşağı indirmedim. Bu bahçeye hayvan gübresi bulacağım. Ziraat bankası müdürlüğünden emekli olan Arhavili bir arkadaşım var, ona havale ettim, komşu köylere de sorduruyorum. Bu arkadaşımın bir de at çiftliği olan tanıdığı var. Avrupa’da at gübresi de kullanılıyormuş, üstelik bu gübre zararlı böcek filan barındırmazmış diye duymuş. Geçen gün birlikte Lapseki’ye kadının at çiftliğine gittik. Gübre yığınını kürekleyip, çuvallara doldurduk, 5 çuval gübreyi arabamın arkasına atıp eve getirdim, şimdi kenarda iyice kuruyup olgunlaşmayı bekliyorlar. Bundan 10 sene önce böyle bir şey yapacağımı rüyamda görsem şaşırırdım.

Bahçe işlerine sardım ya burada şarapçılık oldukça önemli, hele bağ bozumları bütün Eylül ayını bir festivale çeviriyor. İki  hafta sonu üst üste, hem  bağbozumuna yardım etmeye, hem de bu bağlardan yapılan şarapların tadımı  için Eceabat’a gittim. Eceabat’ta zaten bol miktarda bağ ve oldukça önemli şarap üreticileri vardı, son yıllarda bunlara çok lüks otelleri de olan iki üretici daha eklendi.

Defalarca söylediğim gibi paralel evrenlerde yaşıyorum. Audi Q5 lüks jipimle, bir gün 5 yıldızlı bir otelde şarap tadımına gidiyorum, ertesi gün at boku taşıyorum.

şarap tadımı

tadım yaptığımız oda

at çiftliği hem Lapsekiyi hem de karşı kıyıdaki Geliboluyu görüyor

At çiftliği diğer taraftan köprüye sadece bir kilometre uzakta

Show Buttons
Hide Buttons