Category Archives: Köy hayatı

KÖYDE SONBAHAR ÇALIŞMALARI, KAPANMA SONRASI ŞEHRİN ETKİNLİKLERİNE KATILMA

Köyde kasım ayı oldukça yoğun geçiyor, zeytin toplama, toprağı kış için havalandırma, bazı tohumları atma, yakacakları hazır etme  zamanı oluyor. Bu sene bizim ağaçlarda zeytin çok fazla değildi, ancak taneleri oldukça iri oldu. Bir de erken olgunlaşmışlar, neredeyse hepsi simsiyahtı. Bahçeden hiç sofralık yeşil zeytin kuramadım, buna karşılık taneler çok güzel olduğundan bol bol sele zeytini kurdum. Yağ da az olmasına karşılık çok kaliteli çıktı.

Bahçeleri  kışa hazırladık, birkaç işçi birden çalıştırdım, bütün meyve ağaçlarının ve zeytinlerin toprağını kazdırıp, altlarına hayvan gübresi koydurdum.

Müstakil evde yaşarken bir de evi kışa hazırlamak gerekiyor, jeneratörü, radyatörleri kontrol etmek, antifrizlerini koymak filan lazım, bu yıl bir de köpek almaya karar verdiğim için onun gezeceği ve gezmeyeceği alanları sınırlamak için bahçenin bazı kısımlarına teller ve 2 tane kapı yaptırdım. Sansarın yuvasını bozdurdum, aslında muhtemelen zaten öldü, çünkü haftalardan beri gelmiyor.

Sonuç olarak köyde ve evde  asayiş berkemal. Bundan sonra en büyük işim gidip kendime bir köpek seçmek olacak.

İki yıllık kapanma sonrasında biraz olsun gözümü açmaya karar verdim. Üniversitenin araştırma etik kurulunda görev aldım. Geçen gün sanata dayalı tıp derslerimden birini anlattım. Hatta belki önümüzdeki dönem seçmeli ders vereceğim.  Öğrenciyi özlemişim. Gene de sınav yapılacak resmi bir ders vermek taraftarı değilim.

Bu günlerde beni asıl heyecanlandıran şey, yerel bir Gastronomi derneği kurulması ve bu dernekte kurucu üye olarak yer almam oldu, çünkü bu sayede birçok özel hevesleri olan insanla tanışma fırsatı bulacağım.

Bu memleketin toprağı böyle bereketli olunca her biri toprağa, suya, tarıma, yemeğe, şaraba, doğaya duyarlı çok ilginç insanlar yaşıyor.  Burada yaşadıkça zamanla; Gökçeada’da, Bozcaada’da, Eceabat’ta, Ayvacık’ta, Bayramiç’te kendi bağı olup, şarap yapan, kendi çiftliği olup, ata tohumlarını üreten, organik hayvancılık yapan birçok kişinin farkında olmaya başladım. Bu insanlardan en azından bir kaçını tanımak istiyordum, neredeyse hepsini birden tanıma fırsatım olacak.

Ayvacık köylerinde birçok küçük güzel otel var, bunların çoğu eski köy evlerini onarıp, onları butik otele çevirmiş. İnternette bu tip bir köy otelinin Kaz Dağlarında doğal mantar toplama etkinliği olacaktı. Mantar toplama etkinliğine önderlik edecek kişi de tanışmak istediğim biriydi.  Önce ormanda mantarları toplayıp, sonra da akşam topladığımız mantarları yiyecektik.

Elbette ben de derhal bu geziye angaje oldum. İyi ki gitmişim, Kaz Dağlarının turistik olmayan, hiç bozulmamış bir bölgesinde orman içerisinde mantar topladık. Bütün mantarları tanımaya çalıştık. Mantar toplamak için özel bir bıçak var, çakı gibi açılıp kapanıyor, en farklı tarafı ise arka tarafında bir fırça olması. Yenilebilir bir mantar bulunca kökünü kesip, üzerini de fırça ile iyice temizleyip, sepete ondan sonra atıyorsunuz. Bu yıl sonbahar yağmurları az olmuş, dolayısı ile mantar da azdı, üstelik belli ki bizden önce becerikli bir toplayıcı orada gezmişti. Gene de bir hayli mantar bulduk. En taze porçini mantarını bulmak bana nasip oldu, çok mutlu oldum.

Aslında hiç mantar bulamasak bile çok güzel bir gezi oldu. Karaçam ormanı, bizim köy ve çevresindeki kızılçam ormanından oldukça farklı. Çünkü karaçam kalem gibi göğe yükseliyor, özellikle başını kaldırıp göğe bakmak istediğin zaman, muhteşem bir duygusu var. Elbette toprak dökülen  yapraklar sayesinde kuş tüyü gibi yumuşak. 

Hatta bir ara köpek dahil hepimiz susarak ve hareketsiz kalarak ormanın ve rüzgarın ağaçlar arasında çıkardığı sesleri dinledik, zaten tertemiz havayı soluyorsun, aniden bütün düşüncelerden arındığın harika bir deneyimdi.

Çeşmelerden buz gibi sular içtik, bir çeşme başında kumanyalarımızı yedik. Yürüdüğümüz alanlarda tepeler aştık, derelerde, vadilerde dolaştık. Yürürken pek anlaşılmadı, ancak bu kadar yürüyüş yapan bana bile ağır geldi, ertesi gün bayağı tutulmuştum.

Akşam ise şömine başında sıcak şarap, kestane daha sonrasında taptaze mantarlardan muhteşem bir yemek. Uzun zamandır neredeyse hiç sosyalleşmediğim için çok iyi geldi.

Tam da bu toplantıya katılmak üzere iken burada tanıştığım birinden Çanakkale Gastronomi Derneği kurma çalışmaları olduğunu ve beni de kurucu üye olarak önermek istediğini öğrendim. Tabii bu teklife balıklama atladım, çünkü kurucu üyeler benim tanışmak istediğim ne kadar doğa, organik tarım meraklısı, uygulayıcı insan varsa neredeyse hepsini kapsıyordu. Ben size eğitim desteği veririm, çok çalışırım, çok hevesliyim diyerek derneğe katıldım.

Dernek ne mi amaçlıyor? Mesela ilk günden hemen bu yöreye özgü ve Osmanlı mutfağında da çok sevilen üzüm turşusu tarifini gön yüzüne çıkartarak başladılar. Mesela fabrikası kapatıldığı için bağları da yok olan bir üzüm çeşidini canlandırmaya ve yeniden aynı şarabı üretmeye çalışıyorlar. Bahsettiğim fabrikada özel bir üzüm çeşidinden  sadece pembe bir şarap üretilirmiş. Bu şarap girdiği her yarışmada ödül alan bir şarapmış. Fakat sanırım sofraya gelen bir çeşit değil ki, bütün bağları yok olmuş. Şimdi bu üzümün asmasından 2 kök bulunmuş, işte bu ana asmalardan şimdilik birkaç asma artırılmış, sanırım birkaç yıl içerisinde yeniden üretime başlanacak.

Ben de tıbbi  ve akademik geçmişimle çeşitli eğitim faaliyetlerinde bulunabilirim diye düşünüyorum. Bunun haricinde kişisel kazancım hem  kaliteli insanlar tanıma şansım olur, hem de örneğin direk üreticisinden susam, buğday alma imkanım olur.

Aslında bu memlekette bazı şehir kaçkını insanlar tanıdım. Örnek olarak yıllarca Almanya’da çalışıp emekli olduktan sonra burada, tamamen doğa içerisinde at çiftliği, ya da hayvan barınağı işleten kişiler tanıdım.

Hatta bu çiftliklerden birinde orman içerisinde serbest atlar eşliğinde yoga yaptığımız bir çalışmamız oluyor. Çünkü buraya geldiğim zaman bulduğum ve sonradan dost olduğum yoga hocam da aslında bir şehir kaçkını diyebilirim. İlk taşındığım zaman şehirde tam boğaz kenarında bir evde oturuyordu, daha sonra şehre yakın bir köyde bahçeli villaların olduğu bir siteye taşındı. Salgın öncesinde ben köyden köye yoga stüdyosuna gidiyordum. Şimdi ise siteleri bir hayli şehir içinde kaldı. Bu günlerde artık atları ile de birlikte yaşayabilecekleri daha ıssız bir köye taşınmayı planlıyorlar.

Benim tanıdığım şehir kaçkınları birkaç cins; bir kısmı zaten buralı, okuyup, meslek sahibi olduktan sonra kendi iradeleri ile organik çiftliklerini yani işlerini, ata topraklarına kurmuşlar. Bir başka kısım ise memuriyet sırasında buraya atanan, ya da emekli olduktan sonra taşınan, hatta gayet metropolitan bir işten aniden ayrılan ve iş yaşamlarının çoğunu şehirde geçirdikten sonra toprağa yakın yaşamayı tercih etmiş insanlar. Bir büyük gurup ise bir ayağı hala büyük şehirde olup, yılın belli kısmını burada geçirenler.

Ben de kendi çapımda artık bir orman köylüsü ve ufak çapta da olsa toprak sahibi olunca, bu insanlarla aşık atamasam da kendi çapımda guruba katacaklarım olacaktır diye düşünüyorum.

AYVA REÇELİ GÜZELLEMESİ

Bu yıl kış sanırım biraz sert geçecek, çünkü çevredeki ağaçlarda ayvalar ve narlar hem çok bol, hem de erken olgunlaştılar.

Bizim bahçede ise durum biraz üzücü. Geçen Mart ayında ciddi derecede kar yağdı ve nar ağaçlarını özellikle genç olanlar soğuk yaktı. Bahçedeki narların hepsi yaz başında kurumuş gibiydiler, neyse ki yazın köklerinden yeniden büyüdüler, ancak bahçede hiç yıl nar yok, ama ayva bayağı bol.  

Toprakla ticari amaç dışında uğraşmanın tuhaf bir tarafı var. Bir sebzenin ya da meyve ağacının o yıl ne kadar vereceğini, hatta verip vermeyeceğini kestirmek zor. Bir yıl bir ürün öteki yıl bir başka ürün bol oluyor, geçen sene çok olan bu sene hiç olmayabiliyor. O yılın hava sıcaklıkları, yağışlar ve kim bilir başka ne gibi koşullar durumu belirliyor.

Ayrıca bahçeye dikilen çoğu sebzenin hepsi bir anda olgunlaşıyor ve bir anda tüketemeyeceğin kadar çok ürünle karşı karşıya kalıyorsun. Tarım topluluklarında yiyeceğin bol zamanlarında, olmayan zamanlar için saklama yöntemlerinin bu denli gelişmiş olmasına hiç şaşmamalı.

Bu yıl ayva bol olunca ben de deneysel ayva marmelatları yaptım. Bunları ufak kavanozlara koyup hediye edeceğim.

Daha önce hiç ayva marmeladı yapmadığım için internetten daha önce denediğim tarifleri hep tutan bir siteden kısa sürede düdüklüde pişirilen bir ayva marmeladı tarifini aynen uyguladım.

Marmeladı yapmak için; düdüklü tencereye soyulmuş ve rendelenmiş 1 kg ayva, 1 kg şeker, 1 klasik su bardağı su ve bir koruyucu poşet içinde 15/20 adet ayva çekirdeği ve istediğim bir baharatı koydum. Düdüklü tencere sinyal verene kadar normal ateşte, sinyal verdikten sonra ise kısık ateşte 10 dakika daha pişirip ayvaların yumuşamasını sağladım.

Düdüklü tencerenin buharını çıkarıp kapağını açtıktan sonra içine dörtte bir limonu sıkıp, sıktığım limonu kabuğuyla reçele koydum. İçine bir tatlı kaşığı tereyağı ekledim (bunun görevi reçelin parlak olmasını sağlamakmış). Reçel fazla suyu buharlaşıp, kıvam alana kadar üzeri açık bir şekilde karıştırarak pişirmeye devam ettim.

Piştikten sonra içindeki limon dilimini, baharat ve çekirdek poşetini çıkarttım. Sıcakken, reçelleri kavanozlara doldurup,  kapaklarını sıkıca kapattım ve kavanozları bir gece ters bir şekilde beklettim. Böylece karanlık bir alanda uzun süre bekleyebilecek reçellerim oldu.

Her reçelin hemen tadına bakmak ve kıvamından emin olmak için küçük bir kaseye örnek aldım, bu kadar kısa süre piştikleri halde gayet güzel pektin oluştu, marmelat iyice jölelendi.

Bu reçellerden birinde baharat olarak klasik ayva marmeladına koyulan tarçın ve karanfil var.

Diğer reçellerden bazılarının baharatları bahçemden; birinde 5 yaprak ıtır, birinde bir tatlı kaşığı lavanta var.

Bir reçele taze baş parmağın ilk boğumu büyüklüğünde taze zencefil, bir başka reçele de vanilya ( yarım vanilya fasulyesinin tohumları, toz değil) kattım.

Hepsinin üzerlerine içinde hangi baharatın ya da aromatik bitkinin olduğunu yazdım.

Hepsi ayrı ayrı çok farklı ve lezzetli oldu.

Ayva çekirdeklerini koyduğum poşet
Rendeleme aşaması
Itır yaprakları
Her şey özenle tartıldı
Mutfak tezgahı üretim bandı haline geldi

BAHÇEYİ NE KADAR EVCİLLEŞTİRMEYE ÇALIŞSAM DA, GİDEREK NE KADAR VAHŞİ BİR YAŞAM ALANI OLDUĞUNU FARK EDİYORUM

Şu sıralar fiziksel yorgunluğun dibine vurdum, bahçeyi kışa hazırlıyorum. Çünkü bu ayda bahçede iyi çalışırsam, bundan sonra ekim, kasım hatta aralık ayı başına kadar ufak tefek dikim işleri devam etse de, mart ayına kadar ağır iş kalmayacak.  

Birkaç hafta içerisinde bahçede nereden biriktiği belli olmayan bir sürü işe yaramaz şey; çuvallar, saksılar, bozuk aletler gibi sayısız çöp birikiyor, onlar atılmazsa yakında çöp dağlarımız olacaktı.

Tabii kış girmeden yılın son yabani ot temizliğini de yapmak lazım, anladığım kadarı ile toprak tohum dolu, bir mevsim ev sık görülen yüksek boylu otları temizleyince, ertesi mevsim onlar azalıyor, güneşi gören bambaşka tohumlar canlanıp, farklı bir ot türü bahçenin baskın otu haline geliyor. Geçtiğimiz mevsim dikenli otlar gösterisi var gibiydi, onları mümkün olduğu kadar tohum atmadan temizlemem lazımdı.

 Bu memlekette, yıllık bitkiler bazen kurumuş gibi görünüp, canlı olabiliyor. Kurumuş bir bitki varsa en az bir yıl yeşerme ihtimaline karşı beklemekte fayda var, eğer gerçekten ölmüş ise bir yıl içinde çürüme ilerliyor. Böyle ölü kökleri topraktan çıkartmazsan, tuzak gibi ayağına takılmaya devam ediyorlar, gerekenleri temizlemeliydik.

Karadeniz’de yabani otları kesip, oldukları yerde bırakırsan, en çok birkaç hafta içinde çürüyüp toprağa karışırlar, burada ise bu şekilde bırakılan otlarda çürüme çok a oluyor, saplar sertleşip odun gibi kalıyorlar. Bunları da zaman zaman yakmak gerekiyor, bahçede böyle yığınlarla kuru sap birikimi vardı, onları halletmeliydim. Bu mevsimde yakmaya korktuğum için çoğunu attım, ufak bir kısmını ise çapaladığımız bir yere küçük yığınlar halinde kümeledim, biraz daha çürüdüklerinde, rüzgarsız bir zaman kollayıp yakacağım.

Bunların üzerine bir de yazın sebze bahçesini ve seranın bitkilerini sökmek, daha sonra da toprağı kışın havalanmaya bırakmak üzere çapalamak gerekiyordu. Bütün bu işleri sadece kendi yapamayacağım, erkek gücü gerektiren işler hariç hepsini yaptım, hafta sonu ise bahçıvanım geldi ve sonuç olarak bahçeyi çiçek gibi yapmış olduk. Hatta ‘bahçe yeni gelin evi gibi oldu’ diye şakasını bile yaptık.

Sonuç olarak geçen hafta boyunca ırgat gibi çalıştım, çok yoruldum ama bu arada bahçenin aslında nasıl bir vahşi yaşam alanı olduğunu iyice anlamış oldum. Doğa hayranlığım yeni bir boyut kazandı.

Bizim ev köyün ilk evi, arkamızda köyün diğer evleri, önümüzde ise köyün biricik asfalt yolu var. Bir taraftan köye dahiliz, diğer taraftan büyük bir orman açıklığının bir parçası olduğumuz için vahşi doğa içerisindeyiz. Orman açıklığı bir teknik terim; genellikle ormanları büyük ölçüde tek tip ağaçlar meydana getirir, bir su kaynağının çevresinde, yabani meyveler, böğürtlenler, çınarlar gibi  bitkilerle dolu bölgelere orman açıklığı deniliyor ve orman hayvanları bu  alanlarda su içiyor, besleniyor.

Bizim bahçenin çok yakınında köyün en büyük deresinin aktığı bir vadi var. İşte bu vadi boyunca çınarlardan oluşan ve sıkça vahşi hayvan geçişini gözleyebildiğimiz bir orman açıklığı alanı mı desem, vahşi hayat koridoru mu desem, (tam olarak isimlendiremedim, ama muhtemelen her iki tanım da doğru) bir alan var.

Çevremizde daha çok tarlalar bulunmakla birlikte, tarlaların kenarlarında, köşelerinde kalan kızılçamlara da bölgedeki en yoğun ikinci ağaç türü olan meşelere de çok yakınız. Orman vasfı bir hayli bozulmuş olsa da, orman içerisinde yaşıyoruz demek mümkün. Hatta bizim bahçenin bir bölümünde önümüzdeki derenin çınarlarından, yan tarlanın meşelerinden var. Bahçenin bu bölgesini gerçek ormana ayırdık, şimdiden bu bölgede bol miktarda olan badem ağaçları çıktı, birkaç çınar ve meşe fidanı belirdi, bunları özenle gözlüyorum, çınar fidanlarından biri artık bebeklikten çıktı, kendini kurtardı, bakalım diğer fidanlar kurtarabilecek mi?

Bunu uzun uzadıya yazma sebebim, yandaki arazinin de bir bölümü tarla iken özellikle vadiye bakan kısmı bizim gibi orman terk edilmiş haldedir. İşte bu komşuluklar sayesinde yaban hayatı bizim bahçede de oldukça canlı bir şekilde devam ediyor.  

Bahçenin artık son ot temizliğini yaparken bir sansarın bizim bahçeye yerleşmeye çalışmasına şahit oldum. Önce bahçenin her yerinde kırmızı orman meyvesi ile beslendiği aşikar olan bir hayvanın dışkısını görmeye başladım. Tabii hemen bu dışkının sincap dışkısı olamayacak kadar büyük, mesela bölgede daha önce gördüğüm çakal (zaten çakal bu kadar vejetaryen beslenir mi bilmem) dışkısı olamayacak kadar da küçük olduğunu fark ettim.

Bu arada komşumuzun kedisinin yavrularından birinin hastalandığını fark etmiştim, veterinere mi götürsem derken, yavru ortadan kayboldu. Geçen hafta başında onun ölüsünü bizim arazide normalde yaşadığı yerden oldukça uzakta buldum. Tabii çok üzüldüm, muhtemelen küçücük yaşına bakmayıp, ölmek için kendi yaşam alanından uzağa gitmeye çalışırken, buraya düştü ve öldü diye düşündüm, üzerine birkaç kürek toprak atarak, daha sonra bahçıvanıma attırmak için orada bıraktım.

Ertesi gün bahçede, evin önündeki dekoratif taş duvarların dibinde yeni kazılmakta olan hayvan ini buldum. İlk gün (henüz tam kazılmadığı belliydi, içinde yavru filan da yoktu)  büyük bir acemilikle ini toprakla kapattım. Ertesi gün kontrol için gittiğimde inin yeniden kazılmaya başlandığını ve kedi ölüsünün de inin yakınına kadar getirilmiş olduğunu gördüm. Gece kameralardan bakınca bir sansarın bahçede fink attığını gözümüzle de görmüş olduk. Meğer bu hayvan yan bahçede yaşıyormuş, yazdan beri geceleri bizim bahçeyi ziyaret ediyormuş, galiba beğenmiş olacak ki, artık ambarını bizim bahçede inşa etmeye karar vermiş. Belki de yavrulamak için de burayı seçti bilemiyorum.  Aslında sansar sebze köklerini yemeseydi, ona bahçemde oturma izni çıkarabilirdim. Sansar yumurta çalarmış, tavuk boğarmış (bende yok, komşum düşünsün diyebilirdim), kediden ise korkarlarmış, (gene de ölü kedi yavrusunu görünce dayanamadı galiba). Kış için boğduğu tavuklardan bir kaçını gömer ve çürütürmüş, uygun mevsimlerde de vejetaryen beslenirmiş. Bu kış Nermin’in diktiği pırasaları yememiş olsaydı, bir de duvarımı yıkma tehlikesi yaratacak derecede dipten kazmasaydı belki kalmasına göz yumabilirdim. Çünkü inlerini 3 metre kadar uzatabiliyorlarmış.

Bir yere dadandı mı, hele de orada yavruladı mı, artık yıllarca oradan ayrılmazmış. Bir düşündüm, duvarları alttan oyacak, o kadar özenerek diktiğim, baktığım sebzelerimi yiyecek, yok olmaz onun bahçede kalmasına izin veremem. Böylece sansara istenmeyen mülteci muamelesi yaptım, gene de onun yaşam alanına ben sonradan geldim diye kansız bir geri püskürtme operasyonu gerçekleştirmek istedim.

İlk gün kapattığım ve mültecinin yeniden kazdığı ini bu kez kapatmadım, içine ve çevresine bir şişe beyaz sirke döktüm. Ertesi gün ine hiç dokunmadığını gördüm, kedisini de bahçenin başka bir yerine taşımıştı. Bir gece daha geçtikten sonra ini gene dokunulmamış şekilde bulunca bahçıvana büyükçe bir taşla kapattırdım. Galiba acayip koku hayvanı oradan uzaklaştırdı.

Benim de aklımda korku filmi gibi bahçede oradan oraya dolaşan kedi leşi kaldı. Sirke kokusunun bu kadar işe yarayacağını düşünmemiştim, ama aniden gelen bir ilhamla galiba doğru çözümü bulmuşum.

Diyorum ya, 60 yaşıma kadar yaşadığım evrenden çok daha farklı, adeta paralel bir evrende yaşıyorum.

sirke sansarın keyfini kaçırdı
Bahçede kendiliğinden yer elması çıkmış
Fideciklerim büyüyor
Çevrede yaban hayvanı izi, ini görmeyi öğrendim

BAHÇEYE SARDIĞIMDAN BERİ ENERJİK BİR ŞEKİLDE ORGANİK GÜBRE DAVASI GÜDÜYORUM, BOK YOLUNA NELER YAPMADIM Kİ

Evde her zamankinden daha fazla zaman geçirince kendimi bahçe işlerine kaptırdım. Daha önce bizim kızlar bahçeli evde oturduklarından bu işleri biliyorlar, ayrıca köyümüzden bir iki kişi de ağır işlere yardıma geliyordu, ben kendimi hiç bahçe işlerine bulaştırmıyordum, benim işim hasat yapma ve ürünleri yemeğe dönüştürme işiydi. Yardıma gelenlerden esas işe yarayanı tam zamanlı çalışmaya başladı, gaydırı gubbak olanı ise bizi söğüşlemeyi iyice artırdı. Sonuç olarak bir anda köyden yardım almamaya karar verip, şehirde oturan biriyle istediğim zaman gelecek şekilde anlaştım. Bu adamı ancak ayda bir filan almaya başladım, hayret verecek şekilde ayda bir gün çalışarak, öncekinden çok daha fazla iş yapıyor.

Ben de evde mahzur kalınca önceleri bahçenin yabani otlarını  azaltma işlerine başladım.  Bahçede kimyasal kullanmak istemediğimiz için bu iş oldukça zahmetli ve zaman alan bir uğraş haline geldi, haftalarca her gün saatler boyunca döne, döne ot mücadelesi yaptım. Bütün bahçenin otlarını temizledim dediğim anda, ilk temizlediğim yerdeki otlar yeniden büyümüş oluyor. Her şeye al baştan başlıyorsun. Hiç spor salonuna gitmen gerekmiyor, durduk yerde kilo bile kaybediyorsun, sonuçta hem bahçe hem de bedenim bu işten karlı çıktı. Bir mevsim sonrasında ise yaban otları neredeyse yarıya indi, böyle gözle görülür başarı sağlayınca bahçe işlerine hevesim arttı.

Böylece ağaçlara nasıl bakacağımı araştırmaya başladım, her biri için organik ilaçlar yaptırdım veya aldım. Budama, kök havalandırma, sulama, ilaçlama zamanlarını ve özelliklerini öğrenmeye başladım.

Bu yıl daha önce verim almayı bir türlü başaramadığımız asmalara güzelce bakıp, bol miktarda üzüm alınca kendimi iyiden iyiye yüreklenmiş buldum. Böyle gaza gelince de bu kışın sebze bahçesini de ben hazırlamak istedim.

Geçen yaz zaten içini kumlu toprakla doldurttuğum bir köklü sebze bahçesi inşa ettirmiştim. Patates, havuç gibi ilk denemelerimizi aculluktan çabuk topladığımız için pek verim alamamıştık. Bu yıl bu bahçeye biraz daha kum, toprak gübre karışımı doldurttum. Önce sadece bu bahçeyi ele alacağımı düşünüyordum. Buraya patates, sarımsak, havuç gibi sebzeler ektim. Geçen yıldan acemiliklerimizden ders alarak daha seyrek çıkmaları umuduyla, havuç tohumlarını mısır unu iyice karıştırarak serptim ve tohumların yarısını bir ay sonra ekmek üzere sakladım. Şimdi kartal gibi bitkilerin çıkmasını gözleyeceğim, sık çıkanları elimle seyrelteceğim ve tabii hasat için olgunlaşmalarını bekleyeceğim.

Bu bahçeye diktiğim patateslerden birkaç fide çıkmaya başlayınca iyice delirdim, bütün kış bahçesini ben yapmak istedim. Hiç üşenmeyip, oldukça yeterli bir sebzelik yaptım, eğer diktiğim bitkilerin %70i bile olursa bu yıl pazarcılık bile yapabilirim. Tabii biraz abartıyorum. Eğer bu bahçede de yeterli sonuç alırsam kendimi neredeyse bahçıvan kabul edeceğim. Bundan sonra artık tohum ayırma ve fide yapma gibi daha incelikli işleri öğrenmeye çalışacağım.

Tabii, toprağı beslemek ve güçlendirmek ilk kaygım olmaya başladı. Bir taraftan geçen yıllarda doğru dürüst iş yapmayan işçilere verdiğim parayla kaliteli toprak, törf, solucan gübresi filan alırım diye düşünüyorum. Diğer taraftan, her sorduğum kişi önerdiği için gene de doğal hayvan gübresi arıyorum. Bizim köy hayvancılık yapan bir köy hatta her iki komşumun da inekleri var. Daha önce koyun gübresinin, inek gübresine göre daha çok besin verdiğini öğrenmiş ve onu da denemiştik. Ancak koyun gübresi toprağı besliyor beslemesine ama inanılmaz derecede yabani ot çıkartıyor. Yani inek gübresini tercih ederim. Fışkının gübre olabilmesi için açık havada aylarca iyice kuruması gerekiyor.

İnek gübresini komşumuzdan alıyorduk, fakat her nedense iki yıldan beri vereceğim dediği halde bir türlü gübre vermiyor. Adama kızamıyorum bile, çünkü o kadar yalvarttı ama gübresini sakınıyor, buna karşın her sene çuvalla soğan, kilolarla sarımsak, sepetler dolusu nar getiriyor. Nasıl iştir çözemedim. Ya işten çıkarttığım eski bahçıvan köylüleri bize bahçe işi yapmasınlar diye örgütledi, ya da buraya dışarıdan gelenler hep hayvan gübresi kullanınca gübre kıymete bindi. Sebep nedir bilemiyorum ama köyün içinde yaşayıp da gübre bulamamak tuhaf bir durum.

Ben gene de kuyruğu aşağı indirmedim. Bu bahçeye hayvan gübresi bulacağım. Ziraat bankası müdürlüğünden emekli olan Arhavili bir arkadaşım var, ona havale ettim, komşu köylere de sorduruyorum. Bu arkadaşımın bir de at çiftliği olan tanıdığı var. Avrupa’da at gübresi de kullanılıyormuş, üstelik bu gübre zararlı böcek filan barındırmazmış diye duymuş. Geçen gün birlikte Lapseki’ye kadının at çiftliğine gittik. Gübre yığınını kürekleyip, çuvallara doldurduk, 5 çuval gübreyi arabamın arkasına atıp eve getirdim, şimdi kenarda iyice kuruyup olgunlaşmayı bekliyorlar. Bundan 10 sene önce böyle bir şey yapacağımı rüyamda görsem şaşırırdım.

Bahçe işlerine sardım ya burada şarapçılık oldukça önemli, hele bağ bozumları bütün Eylül ayını bir festivale çeviriyor. İki  hafta sonu üst üste, hem  bağbozumuna yardım etmeye, hem de bu bağlardan yapılan şarapların tadımı  için Eceabat’a gittim. Eceabat’ta zaten bol miktarda bağ ve oldukça önemli şarap üreticileri vardı, son yıllarda bunlara çok lüks otelleri de olan iki üretici daha eklendi.

Defalarca söylediğim gibi paralel evrenlerde yaşıyorum. Audi Q5 lüks jipimle, bir gün 5 yıldızlı bir otelde şarap tadımına gidiyorum, ertesi gün at boku taşıyorum.

şarap tadımı

tadım yaptığımız oda

at çiftliği hem Lapsekiyi hem de karşı kıyıdaki Geliboluyu görüyor

At çiftliği diğer taraftan köprüye sadece bir kilometre uzakta

AĞLAYA İNLEYE YANDI ÇALILAR, AĞAÇLAR, GERİDE KOCA BİR KÜL ALANI VE ADRENALİN ARTIĞI BEN KALDIK.

Ben bu ıssız köye hayatımdan heyecan miktarı azalsın, huzur içinde yaşayayım amacıyla gelmiştim. Şu var ki, ‘asude olam dersen eğer gelme cihane, meydane düşen kurtulmaz seng-i kazadan’ şiiri beni anlatmaya çalışmış galiba, aramasam da heyecan, adrenalin gelip beni buluyor.

Geçen hafta yukarıdaki köye doğru günlük yürüyüşlerimden birinde ufak bir orman yangınına denk geldim. Yukarı Okçular köyü bizim köye çok yakın, nüfusu çok az, küçük bir köy. İnsanların ortak kullanım alanları sadece cami ve karşısında bir köyün olmazsa olmazı kahvehane, bakkal bile yok, sabahları bir araba ile ekmek geliyor, sütlerini sağıp, bizim köydeki süt toplama yerine taşıyorlar.

Bizim evden o köyün ilk evine 2, son evine kadar olan mesafe yaklaşık 3 kilometre, son evi gözümü kestirmişim, aşağı yukarı her gün, sondaki evin önüne kadar yürüyüp geri geliyorum. Kolumda bilezik gibi bir adım ölçer var, bu gittiğim yol bazı günler 8500 adım bazı günler 9000 adım tutuyor. Böylece günün kalan zamanında nasıl olsa 10000 adımı yaparım düşüncesi ile bu parkuru yürüyeceğim günlerde koluma bileklik takmıyorum. Üstelik bu yol, giderken her adımda yükseldiğim  (benim evin denizden yüksekliği 270 metre, yürüyüş yolumun son noktası 400 metre), dönerken her adımı yokuş aşağı attığım bir güzergah olduğundan, bayağı seviyorum ve sıkça kullanıyorum.  Yukarı köy ahalisi hatta kedileri, köpekleri bile beni iyice tanıdı.

Bu köy bir sırt boyunca uzanan 2-3 sıra sokaktan meydana geliyor,  konumu nedeniyle, manzarası bizim köyden bile güzel, tüm boğazı görüyor, ama kışı bizim köye göre en az 5 derece daha soğuk.

Benim önüne kadar yürüdüğüm ev (modern dağ evi havasında taş ve ahşaptan yapılmış tek katlı bir ev), aslında DOĞTAŞ firmasının kurucusunun son yıllarını geçirdiği 50-60 dönümlük içinde her türlü meyve ve hayvanın olduğu bir çiftlik. Yaşlı adam ölünce, evlatları bu evi elden çıkarmadılar, mülke köyden bir bakıcı tuttular, zaman zaman firmanın genel kurulunu bu evde yapıyorlar. Bu günlerde köyümüzde ferrariden, adını bilmediğim bin bir lüks arabadan geçilmiyor.

Geçen hafta mutat yürüyüşlerimden birinin dönüş yolunda, köyden aşağı doğru inerken, köyün ilk evinden 100 metre mesafede 2×2 metre büyüklüğünde ufak bir anız yangını gördüm (çıkarken yani 20 dakika önce bu tarlada hiç kimse olmadığından eminim).

Aklımdan, bu kadar rüzgarlı bir havadan neden anız yaktılar ki, üstelik yaktıkları yerin yanında bile değiller, tarla da çok kuru, hatta saman balyaları bile tam toplanmamış, şimdi yangın büyüyecek  düşünceleri geçti.

Köyün bu ilk evi ile hoş geldiniz tabelası arasında 300-350 metre mesafe var, yol burada bir tepeyi dolaştığı için oldukça virajlıdır. Gördüğüm ilk yangın ne köyden görünüyor, ne de ben tarlanın alt ucunu görebiliyorum.

Burada tarlaların sınırlarını belli etmek için genişliği 50 santimden birkaç metreye kadar değişebilen bir arazi sürülmüyor, yabana bırakılıyor. Böylece hem otlayan hayvanların kolayca aşamayacağı doğal bir çit oluşuyor, hem de doğal flora, tarlaların arasında kesintisiz devam edebiliyor. Bu kısımda tarla ile yol arasında en az 3-4 metre genişliğinde boşluk bırakılmış, böylece yolun iki yanında tarlaları gözlerden saklayan, çalılardan ve yaban ağaçlarından oluşan dar ve uzun orman şeritleri var.

Gide gele bu şeritlerdeki kalıcı bitkileri ezberledim, bol miktarda böğürtlen, kuşburnu, güvem (yabani erik), yabani kızılcık, ahlat, alıç, yöresel adı balık bayıltan olan bir cins ağaç, meşe, yabani asma, kavak, incir gibi ağaçlar. Bunların hemen gerisindeki arazilerde ya ceviz, zeytin gibi ağaçlar dikili, ya da sebze bahçeleri var, ama çoğunluğu buğday tarlası.

Köye yakın kısımda  yolun bir yanında tarla alanları oldukça geniş, ama diğer tarafta bir dar ve uzun bir sıra tarladan hemen sonra doğal kızılçam ormanı başlıyor. İlk gördüğüm anız yangını, köye gelen elektrik direklerine çok yakın olduğu için oldukça tedirgin oldum.

Aklımdan acaba birilerine haber vermemi gerektiren bir durum mudur diye geçiriyorum, çünkü burada her zaman buğdayları kesip, balyaları topladıktan sonra tarlayı yakıyor, itfaiyeci gibi söndürmeyi de beceriyorlar. Belki tarlanın aşağısında insanlar vardır, onları uyarayım diyerek adımlarımı hızlandırdım. Gerçekten  de, tarlanın aşağısında, tam köy tabelasının yanında yol kenarında bir çalının yandığını ve onun arkasında birkaç kişinin olduğunu gördüm.

Bundan sonrası gerçekten çok korkutucuydu.

Tam ben adamlara bu rüzgarda neden yaktınız bağırmaya hazırlanırken, çalının üzerindeki ateş birden bire kavak gibi göğe kadar yükseldi, bir anda yanındaki ağaçların üzerine yattı. Bundan bir saniye sonra en az 20-30 metre genişlikteki alan alev aldı. Alevler ışık gösterisi ya da perde gibi önce göğe yükseldi, sonra yolun üzerine yattı ve bir anda yol yanıyormuş gibi asfalttan alevler yükseldi.  

Tam da köy elektrik tellerinin yolun bir yanından diğer tarafına geçtiği nokta olduğundan elektrik tellerinin kablolarının yanık kokusu burnuma doldu (ben o şaşkınlıkla galiba saçlarım yandı diye düşündüm, ertesi gün yanık telleri görünce kokunun kaynağını anladım).

Bir anda yolum alevler tarafından kesilmiş oldu, ben yangının diğer tarafında kaldım. Ağaçlar yanarken inilti, uğuldama hatta ağlama diye tarifi çok mümkün olmayan, bir kere duyanın asla unutmayacağı bir ses çıkartırlar. Birkaç dakika önümde alevler, kulağıma ağaçların inlemeleri, burnumda yanık plastik kokusu öylece kalakaldım.

Sonra rüzgar alevleri yoldan kaldırıp, çalıların diğer tarafındaki tarlaya yatırdı. Ben hızlıca aşağı doğru, bizim köye doğru koşarak yangın bölgesinin aşağısına indim ve durumun düşündüğümden daha da vahim olduğunu fark ettim.

Çünkü; alevlerin arkasındaki tarlada yanan bir traktörü vardı, arkasına yüklenmiş balyalar kor haline gelmişti. Etrafındaki  adamlar tamamen traktördeki yangına odaklanmışlardı,  balyaları araçtan uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Lastikler yanacak, balyaları atamıyorum gibi panik konuşmaları duydum. Etraftaki yangının ciddiyetinin ne kadar farkındaydılar bilemiyorum.

Muhtemelen, traktörde sigara içerken, kül uçup arkadaki balyaları tutuşturdu. Hızla hareket edince yanan balyalar  traktörden düşerler düşüncesi ile traktörü tarlanın aşağısına kadar sürdüler. Ama, balyalar düşeceğine akkor hale gelmiş, araç  direksiyonda oturulamayacak kadar ısınmış, sürücü yere atlamış, orada ne yapacaklarını bilmeden debeleniyorlar. Hiç birinin yangını kimseye haber verdiğini de sanmıyorum, çünkü  etrafı fark bile etmiyorlar. Üstelik bulundukları yer köyden de görünmüyor, köyden başka birilerinin yangını görüp, itfaiyeyi arayana kadar dünya zaman geçer.

İhbarı yapan kişi ben olmalıyım, fakat bir türlü aklıma 112 gelmiyor, bizim muhtarı ve yukarı köyden bir tanıdığımı aradım, orman yangın hattına ve köy halkına haber ulaştırdım. Gene de yardım istemek için hızlıca kendi köyümüze doğru inmeye devam ettim.

Neyse daha köye varamadan,  yukarıdaki gözlem kulesi tarafından orman aracının geldiğini gördüm. Köy meydanına ulaştığımda bu kez Umurbey tarafından gelen itfaiye arabasını gördüm, ben daha eve girmeden Çanakkale tarafından da 2-3 yangın aracı geldi. Artık gözetleme kulesinden mi fark edildi, yoksa ilk ihbarı bizim muhtar mı yaptı bilemem, ama çok hızlı bir müdahale oldu. Yangının çıktığı anla itfaiyenin yetişmesi arasında en çok 15 bilemedin 20 dakika vardır. Bu kadar erken müdahaleye rağmen oldukça geniş bir alan yandı.

Yangın çok ufak bir yerde yolun karşısına da geçmiş, ama asıl köyün tabelasının yanından, ilk eve kadar 350-400 metre boyunca yolun kenarındaki 3-5 metre genişliğindeki çalılar, ağaçlar yanmış. Neyse ki elektrik telleri sadece alazlanmış, yolun karşısındaki içinde mazot, traktör bulunan depoya, odun yığınına sıçramamış. Wifi direğine ve köyün ilk evine 50 metre kala söndürülmüş.

Ertesi gün yangın yerini görmeye gittiğimde hem deponun hem de ilk evin sahibinden bir sürü dua aldım. Kendimi kahraman gibi hissettim, uygun bir şekilde kriz yönettiğimi düşündüm, ama her adrenalin patlamasından sonra olduğu gibi günlerce etlerim lime lime yandı, ayak parmağımdan başımın tepesine kadar her yerim saatlerce işkence görmüşüm gibi ağrıdı.

Elektrik direklerine, saman balyalarına, ormana, köye ve yancı maddelere yakınlığı nedeniyle eğer bu kadar erken müdahale edilmeseydi sonuçları çok ağır olabilecek bir yangındı.

Günlerce yanan ormanları düşünmek bile istemiyorum.

solda depo, sağda yanan şerit
Yolun yanlarındaki normal yaban alanı
Yangın odun deposunun olduğu tarafa sadece bu kadar sıçradı
Yangının köye ulaştığı kısım
Yangının başlama noktası, önümdeki asfalt 20 metre boyunca alev saçıyordu. sadece bir kaç dakika içinde çalılardan eser kalmadı

BİR YANDAN HASAT VE KIŞ HAZIRLIKLARI YAPIYORUM DİĞER YANDAN BAHÇEYİ KIŞ İÇİN, KENDİMİ BAHÇIVANLIK İÇİN HAZIRLIYORUM

Acemi bir bahçıvan olarak yaptıklarımla oldukça gururluyum. Yaptığım ve yapmayı düşündüğüm birkaç bahçe işini yazmak istedim.

Birkaç günden beri havalar mevsim normallerinin çok altında seyrediyor, sanki ekim ayındayız. Zaten bu yıl bu mevsimsiz hava koşulları bahçeleri bir hayli zora soktu. Örneğin incir ağaçlarının üzeri incir dolu ancak geceleri hava o kadar soğuk ki, zavallıcıklar ne büyüyebiliyorlar ne de olgunlaşabiliyorlar.

Havalar böyle gidince yazlık sebze bahçesinin içi de 2-3 hafta erkenden geçti. Biz gerçek anlamda salça yapmayı beceremiyoruz, domates biber sosu yapıp onları salça niyetine kullanıyoruz. Bahçede olanlarla bu sene yetecek kadar sosu yaptık, sanırım bu hafta son bir kez karışık Balkan soslarından birkaç kavanoz hazırlayacak kadar sebze hasadı yaparız, sonra da bahçeyi sökeriz.

Turşu olarak kornişon ve halepenyo biberi turşusu kurdum. İncir, üzüm, elma, alıç, bal, aklıma gelen her şeyden sirke yapmayı da deneyeceğim (şimdiye dek sadece elma sirkesi yaptım).

Bu yıl ilk defa üzümlere biraz daha bilinçli baktığım için bir hayli meyve verdiler. Asmaların birazını hasat ettim, diğerlerini ise birkaç gün sonra hasat edeceğim.  Bir asmanın üzümünün kurutulan üzüm olduğunu anladım, dalında iyice olgunlaştırdıktan sonra kurutmayı düşünüyorum. Koyu renkli üzümlerden MUKE usulü şıra yapmayı deneyeceğim. Bu yıl çok bol üzüm veren ancak meyvesini hiç beğenmediğimiz için kesmeyi düşündüğüm bir üzümden de pestil yapmaya çalışacağım, eğer güzel olursa asma canını kurtarır, olmazsa zaten kesmeyi kafaya koydum.

Güvemler, böğürtlenler, kuşburunları da tam olarak olgunlaştı (Alıç için biraz daha zaman var).  Kara mürverler de olgunlaştı (bizimki henüz çok genç bir ağaç olduğundan meyvesi çok az oldu). Yukarı Okçular köyünde (evden 2 km uzakta bir köydür, belli bir yerine kadar yürüyünce günlük on bin adımımı atmış oluyorum) çok güzel mürver ağaçları buldum ve bu gün topladım ve ev yapımı şurup hazırladım.

Açıkça görüldüğü gibi kuşatmaya hazırlanır gibi kış hazırlığı yapıyorum (Kış hazırlıkları bana hep Elazığ’daki mecburi hizmet günlerimi hatırlatır, böylece gençliğimi de anmış oluyorum).

Bir yandan da kış bahçesini hazırlamaya başladım.

Geçen yıl, bir köklü sebze bahçesi yaptırmıştım. Bahçenin bir kenarında 2 briket yüksekliğinde bir duvar ördürüp, bu alçak duvarla, bahçe duvarı arasında kalan kısma kum ve toprak dökerek içini doldurttum. Geçen yıl buraya sadece eve aldığımız ve zamanında tüketemeyerek köklendirdiğimiz patates kabuklarını dikmiş, bir iki paket de havuç tohumu atmıştık. Ve tabii bir hayli acemilik yapmıştık.

Mesela havuç tohumlarını öylesine serptik, tohumlar aşırı ufak olduğu için fideler üst üste çıktı, ne kadar seyrettiysem de bir türlü istediğim kadar seyreltemedim. Bir de meraktan gereğinden çok erken çektik, havuçların ortaları tahta gibiydi. Demek ki bizim tarlada havuç olmuyor diye düşünürken, erken çekilen bütün havuçların ortalarının böyle sert olduğunu öğrendim. Gerçekten de bir ay sonra, nasılsa orada kalmış bir havucu sökünce aslında ne kadar güzel havuç yetiştiğini anladım.  Bu yıl tohumları mısır unu gibi bir şeyle iyice karıştırıp, öyle serpmeyi düşünüyorum, seyrekleştirmek de kolay olur. Ve tabii, toplamadan havuçların olgunlaşmasını bekleyeceğim.

Patatesler ise geçen yıl da gayet iyi oldu, gene sabırsızlanıp erkenden çektiğimiz için onlar da çoğunlukla küçüktü, bir sürü minik patates çıkarttık.  Bu yıl onları da yeterince bekleteceğim.

Bu sene ise kök sebze bahçesine bakım yaptım, bir miktar daha kum ekledim, bol miktarda yanık inek gübresi ve leonardit (fosil gübre) de serptim. Böylece hem bahçenin besin miktarını artırmış, hem de kumlu toprağın derinliğini artırarak, köklere daha fazla uzama olanağı sağladım sanıyorum.

Yeni bakım yaptığım bu bahçenin bir kısmına köklenmiş patates kabuklarını, bir kısmına sarımsak dişleri soktum, kalan kısmına da ay sonu gibi havuç tohumlarını serpeceğim.

Bir Karadeniz kızı olarak lahana çeşitlemesi bahçesi hazırlamaya da giriştim. Bahçede geçen yıldan kalma birkaç karalahana ve pazı var zaten, yapacağım sebzelik için brokoli, karnabahar, beyaz lahana ve Brüksel lahanası fideleri aldım. (Bu sebzelerden, daha önce sadece bir kez karnabahar yetiştirmeyi başardık, Brüksel lahanaları ise hep oluyor, ancak böcekleniyor, brokoli hiç olmadı, beyaz lahanayı denemedik bile. )Uzun lafın kısası bu acemiliğimle daha önce başaramadığımız bir alana el atmış oldum. Bakalım sonuç ne olacak?

Bahçenin bir bölümünde meyve ağaçları var, bu ağaçlar henüz oldukça küçük oldukları için pek öyle güneşi kesmiyorlar. Bu tarafta çok miktarda ayrık otu vardı, geçen yıl onları zirai ilaçlarla bir hayli azaltmayı başarmıştım. Son iki mevsimde ise artık zehir kullanmadım, sadece bitki köklerini olabildiğince çekerek, ya da henüz tohumlanmadan keserek, bahçeyi yaban otundan bir hayli temizlemeyi başardım. Güzelce çapa da yaptık.

Uzun sözün kısası, elimde, yaban otlarından temizlenmiş, çapalanmış çok az gölgesi olan bir bahçe parçası var. Zaten çapalanmış olan bahçede kazma ile uzunca iki kanal açtım, bu kanalların içerisine biraz inek gübresi, biraz iyi toprak koyup, iyice çamur olana kadar suladım, bu çamurun üzerine de zararlılara karşı gülleci bulamacı döktüm (yanık kireç ve kükürtten yapılan ve bitki zararlılarına karşı gerçekten etkili olan bir ilaç). Bundan sonra aralıklarla fidelerimi diktim, kenarlarını toprakla doldurdum, üzerlerine tekrar su döktüm. Bu arada tutmaları için bol bol dua ettim. Başarılı olursam çok ama çok mutlu olacağım. Ben fideleri diktikten sonra 2 gece üst üste yağmur yağdı, bunun da lahanalarımın güzelce büyüyeceğine dair, ilahi bir işaret olmasını diliyorum.

Bahçenin bu tarafına zamanı gelince bakla ve bezelye de dikeceğim. Böylece yaz sebze bahçesi bütün kış boş kalacak. Burası için düşündüğüm toprak zenginleştirme işlemlerinden biri mutfak artığı sebzeleri biriktirdiğimiz yerde oluşan kompostu serpmek. Yapmayı planladığım diğer ilginç şey ise geçen yıl kopardığım yaban otlarını, kuru meşe yapraklarını karıştırıp, çınar ağacının altına yığmıştım. Bu yığıntı oldukça bir miktarda humus toprağı halini aldı. Bu yıl kopardığım otları başka bir alanda biriktirdim, birazı humus, birazı kuru dal şeklinde duruyor. Bu kuru otları ve meşe yapraklarını sebze bahçesi yapacağım kısma getirip yakacağım. Külleri ve humusu bahçeye sereceğim. Belki yeniden bol miktarda yaban otu olur ama toprağı bir hayli zenginleştirir diye düşünüyorum. Zaten bahçede hiçbir şeyi ziyan etmemeye çalışıyorum, yağmur oluklarında biriken mil toprağını da tekrar bahçeye seriyorum.

Bütün bunları böyle ayrıntılı anlatma sebebim, ilk kez ciddi anlamda bahçe ile ilgileniyor olmam. Bizim bahçe ile Nermin ilgileniyordu, ama gördüğüm kadarıyla onun gücü bir şeye yetmiyor, bu yıl bahçe işini ben ele aldım, önce yaban otu mücadelesi, zeytin ve asmalara bakım filan derken kendime güvenim geldi. Şimdi bitki dikme, tohum alma işlerini öğrenmeye başladım, bu yıl fide yapmayı da öğreneceğim.

Salgın günlerinde bahçeye merak sardım, sanırım bu uzun süreli sosyal izolasyonun bana birkaç faydası oldu. Şimdi düşününce bahçeyle ilgili çok fazla şey öğrendim ve yaptım, bir sonraki yazıda bağbozumu yazmayı planlıyorum.

Birkaç üzüm
Kök bahçesi
Hayatımda diktiğim ilk fideler

KÖYDE HASAT (BU MEMLEKETTE SEBZE MEYVE CENNETTEN İNMİŞ) VE DÜĞÜN ZAMANI..

Bu memlekette olan meyve sebze, ne kadar güzel olabilecekse o kadar güzel oluyor. Bizim köy Lapseki’ye yakın bir yerdedir. Bizim köy biraz yüksekte kalsa da 3/4 kilometre aşağımızda şeftali bahçeleri başlıyor, Umurbey’den Lapseki’ye her yer şeftali bahçeleri ile dolu.

Eskiden sadece eti pembe beyaz olup, çekirdeğinden ayrılmayan, bir de eti sarı olup, kolayca çekirdeğinden ayrılan iki tür şeftali bilirdim. Son senelerde bir de tüysüz şeftali (nektarin) çıkmıştı. Buraya gelince hem şeftalinin hem de nektarinin bir çok çeşidi olduğunu öğrendim. Bazıları erkenden, diğerleri daha geç olgunlaşıyor. Bazıları çekirdekten kolayca ayrılırken, diğerleri ayrılmıyor. Meyve rengi de sarı, pembe/beyaz, hatta kırmızı bile olabiliyor. Nektarinin de beyazı var, erken geleni var, eriğe benzeyeni, tüysüz şeftali şeklinde olanı var. O kadar ki mesela Bayramiç beyazı (Lapseki’de de yetişiyor) adıyla coğrafi işaret almış nektarin çeşidi var. Hepsi de cennetten çıkma, hele de dalından yiyince bir daha meyve beğenemez oluyorsunuz.

Geçen hafta Lapseki’de bir şeftali bahçesini ziyaret ettik, bahçenin sahipleri hem arkadaşlarımın akrabası hem de rahmetli Nasuh Eniştemin ahbaplarıydı. Lapseki’nin meyvesi dalda kalmaz sözünü gerçekleştirecek bir şeftali bahçeleri var, bu aile ticari üretim yaptığı için 6/7 çeşit nektarin ve şeftali ağacı dikmişler, olgunlaşma zamanları değişik olduğundan Hazirandan, Ekime kadar meyve topluyorlar. Biz de yiyebildiğimiz kadar yediğimiz yetmezmiş gibi evlerimize de birere kova dolusu şeftali götürdük. Harika bir gündü.

Bu günlerde bir de kutsal incir mevsimi başladı. Normalde geçen yıllarda Ağustos ayı boyunca incir yemeye başlardık, ancak bu sene incir zamanı Karadeniz’deki gibi Eylül’e sarktı.

Zaten Çanakkale incirleri Ege incirlerinden çok hem lezzet, hem de şekil olarak Karadeniz incirine benziyor. Bizde biri beyaz, diğeri siyah incir veren iki ağaç var. Memleket incirini aramıyor, şimdilik beyaz incir olgunlaştı, bir iki güne kalmaz siyah da yenecek hale gelir.  Geçenlerde Bozcaada yolundaki bir köye (Mahmudiye) gitmiştim, orada  pembe kabuklu ve  çok lezzetli bir incir çeşidi daha tattım. O da lezzet olarak Karadeniz incirine benziyor.  Ne de olsa iki denize de yakın coğrafya. Zaten, Kaz dağları koca kütlesiyle, iklim ve flora açısından Çanakkale topraklarını Ege’den farklılaştırıyor.

Mahmudiye’de de arkadaşımın akrabaları yaşıyor. Bu bölge de bilindiği gibi domatesleriyle ünlü bir bölgedir. Hafta sonunda ailecek kendi salçalarını  yapma imeceleri vardı, ben de katıldım (böyle şeyleri kaçırmamaya çalışıyorum, her adetleri bizimkinden farklı, gözlem yapıyorum, öğreniyorum). Salça yapma işi değil ama işin boyutu oldukça farklı, mesela odun ateşi yakıldı, dev leğenlerde kaynatıldı, makinede çektirildi, tekrar kaynatıldı… 

Tarım işi bizim alışık olduğumuz gibi 2 lahana, 5 mısır şeklinde olmadığı için hayatımda görmediğim tarım makineleri görüyorum. Bu evin ilk katı, eski Anadolu evlerinde olduğu gibi hayat yani işlik şeklinde düzenlenmişti. İçinde dev boyutlu  leğenler, bidonlar, kepçeler, tonlarla kavanoz, tahta karıştırıcılar ve bunun gibi sayısız araç gereç vardı.

Eskiden bizim Pazar’daki evde bir süt mutfağı vardı, orada kazanlar, bakraçlar filan dururdu,  sütü, kaymağı birbirinden ayıran bir de makine vardı. Fonksiyon olarak ilişkili olsa da peynir bu mekandan tamamen bağımsız, dışarıdaki bir sobada pişirilirdi.  Gittiğimiz köydeki evin alt katı tamamen işlik şeklindeydi, üst kat ise sadece iş zamanı kaldıkları ev.

Her köyün en iyi olduğunu düşündüğü bir ya da birkaç ürünü var. Bence bu şehirde her ürün çok güzel oluyor, sadece narenciye alanı biraz kısıtlı.

Bir hafta on gün sonra da bağ bozumları başlayacak. Bozcaada efsanesine göre dünyada üzüm ilk kez burada ehlileştirilmiş, buna gönülden inanıyorum, çünkü her yer yabani asma dolu. Bizim bahçede bile kendiliğinden büyüdü, yabani asmanın yaprakları biraz daha ekşi oluyor (köyde yalancı dolma sarmak için tercih ediliyor), ehil üzümlerle aynı zamanda salkım verse de, olgunlaşmıyor, bir müddet sonra salkım yok oluyor.

Biz de ilk geldiğimizde, bahçeye hepsi farklı cinsten, 10/15 tane asma dikmiştik. Bu seneye kadar asmalara bakmayı pek becerememiştik, ya da çok genç oldukları için meyve vermemişlerdi, verdikleri az miktardaki üzüm de paslanmıştı. İlk defa geçen sene minik bir kasayı dolduracak kadar üzüm toplamıştım. Bu yıl ise biraz daha bilinçli bir şekilde bakım verdik, çapalamasını, budamasını, organik ilaçlarını güzelce yaptık. Böylece bu yıl bir hayli üzüm oldu, bazı salkımlar  olgunlaşmaya başladı. Sanırım Eylülün ilk haftasında biz de evde kendi çapımızda bir bağ bozumu yapabileceğiz. Bu sonbahar bol bol üzüm yemeyi, bazılarını kurutmayı, hatta pekmez şıra filan yapmayı planlıyorum. Üzüm zamanı da burada hemen her ev kendi şarabını yapıyor, şarap yapan birilerine musallat olmaya karar verdim.

Tabii bir de uzun karantina dönemlerinden sonra düğün mevsimi de açıldı. Geçen ay İzmir’de çok sevdiğim bir arkadaşımın kızının düğününe gitmiştik. Muhteşem bir kır düğünü yaptılar. Kendimizi masal dünyasında zannedeceğimiz kadar hoş bir ortam vardı. Bu hafta ise bizim köyde bir düğüne katıldım (Gene kendimce, paralel evrenlerde yaşıyorum zannı yarattım).

Köydeki düğün şehirdekinden elbette çok farklı idi, aslında bizim köy düğünlerine de hiç benzemiyordu.

Her şeyden önce bu bölgelerde bol miktarda Roman yaşıyor, yani buralar müzik, ritim ve oyun havası cenneti, burada insanlar hayatın tadını çıkartmayı iyi biliyorlar, her vesile ile birlikte eğleniyorlar. Deve güreşi mi arasın, hayır yemeği mi, düğün dernek mi ne arasan var. Her türlü eğlence toplu halde yapılıyor, müzik, dans ne ararsan var.

Düğünlerde en çok dikkat çeken şey  kadınların giysileri. Ben dünyanın her yerinde düğün gördüm, süslü kadın gördüm, buradaki kadınların süsünü Hindistan’da bile görmedim.

Buraya gelmeden önce dünyanın en süslü kadınları Hint kadınlarıdır sanıyordum. Onlar tarlada çalışırken bile ayak parmakları dahil bir sürü yüzük takarlar, giysileri rengarenk ve pullu, payetlidir. Anadolu kadınları da kaftanlar, süslü şalvarlar giyerler, ancak buradakiler bir başka.

Hemen her kadın altı şalvar şeklinde olan parlak renkli bir kıyafet giyiyor. Bu kıyafet bazen kumaşı kapatacak kadar yoğun işli oluyor. Bazılarının ise kumaşları tamamen pullardan meydana geliyor. Bu kadar parıltılı giysiler daha önce hiç görmediğim bir şey. Üstelik kollarına dirseklere kadar bilezikler, boynuna üçer beşer gerdanlıklar takılıyor. Ayakkabılar, çantalar, şallar, başörtüleri, hepsi yanardönerli.

Bir başka dikkat çeken şey de, hani böyle süslü giysilerle pişti olmak istemezsiniz, bunlarda hiç öyle dertler yok, aynı ailenin iki kadını aynı elbiseden yaptırıp, ikiz gibi giyinip geliyorlar.

İlk dansı gelinle damat açıyor, dans bittiği anda müzik oyun havasına dönüyor, bir anda herkes piste fırlıyor. İnanamadığım bir görüntü meydana geliyor, mesela pistte 20 kadın dans ediyorsa en 10/12 kadın çift giyinmiş oluyor. Elbiselerin hazır olmadıklarından eminim, çünkü çok özenilmiş, belli ki düğün elbisesi bu  yörede çok önemli, muhtemelen iki elti, ya da gelin görümce arasında kıskançlık olmasın diye aynı elbiseyi diktiriyorlar.

Düğünlerde giyilecek elbiseye çok önem verildiğini Semra’dan biliyorum. Rahmetli de, yeğenleri artık evlilik çağına geldikleri için bir düğün kaftanı işlettirmeyi planlıyordu. (Ben normal etekli kaftan sanmıştım ama buradaki kıyafetler tulum gibi, altı şalvarla pantolon arası bir şey.)

İki yıl önce bir düğün için işlemeli bir kaftan almıştım, ancak buradaki düğünlerden sonra gözüme çok yavan göründü, acaba bir sultan kaftanı da ben mi işlettirsem diye aklımdan geçirmiyor değilim.

Bu arada düğün öncesinde de evlere davetiye niyetine şeker dağıtılıyor ve camiden anons yapılıyor. Bazı evlere evlenenle yakınlığına ve maddi imkanlarına bağlı olarak, şeker yanında, sabun, oyalı çember gibi şeyler de gönderiliyor. Yani köylerde bu eski adetler aynen devam ettiriliyor.

Bol oyun havası var ama, bizim köy düğünlerdeki gibi horon yok, atma türkü yok, tabii bir de silah yok.

Şeftali bahçesi
Salça yapımı
Düğünde ikiz giysiler

BİRAZ BAHÇEDEN VE KÖY HAYATINDAN SÖZ ETMEK İSTİYORUM, BU YIL HER YERDE KURAKLIK (HATTA BURADA DA) OLDU, BİZDE İSE SELLER SELLERE KARIŞTI.

Geçen sene köyümüzde su bir hayli eksikti. Sonbahar yağmurları da yağmadı, hatta kışa girdiğimizde Çanakkale şehir suyunu sağlayan baraj neredeyse tamamen boşalmıştı.

Bu yıl kış geç geldi ama bir geldi, pir geldi, kardan yağmurdan selden göz gözü görmedi. Kışın, ilkbaharda, hatta Haziran ayında ise daha önce hiç görmediğimiz kadar çok yağmur yağdı. İklim krizinin sonucu olarak Türkiye’nin hemen her yerinde kuraklık söz konusuyken bizim burada defalarca sel oldu. Salgın nedeniyle mümkün olduğu kadar şehre az indiğim için günlük yürüyüşlerimi de çoğunlukla köyde yaptım. Köyün çevresinde ne kadar çok dere yatağı olduğuna şaşırdım. Her bir azmak (sadece yağmur yağdığında su akan kuru dere yatağı), iki mevsim boyunca dere şeklinde aktı. Bizim evin önündeki minicik sandığım derenin, neden bu kadar haşmetli bir vadisi olduğunu ise bu yıl içi suyla doluyken anladım.

Yer altı suları da tamamen doyduğundan, artık en ufak bir yağmurda bile toprak su çekmedi, günlerce tarlalar su altında kaldı. Birçok kez toprak sular altındayken aniden hava bozdu, kar ya da dolu yağdı, böylece birçok bitkide soğuk yanığı oldu. Örnek olarak bizim bahçede zakkum ve nar ağaçları tamamen yandılar, ancak Haziran ayında alttan yeni filizler verdiler.

Badem ve erikler tam çiçeklendiğinde kar yağdığı için onlarda da meyve olmadı.Buna karşılık bahçe öyle bir sulandı ki, 4 yıl önce diktiğimiz bazı sarmaşıklar ve acemborusu çiçeği ancak bu yıl kendine geldiler.

Bahçemde birçok lavanta, biberiye, demirhindi ağacı tamamen kurudular diye üzülürken lavantaların çoğu ve demirhindi kendini kurtardı, kudret narı ve biberiyeler ise gitti. En çok sevindiğim şeylerden biri de sandal ağacı. Bu bölgede sandal ağacı endemik, biz de birkaç tane dikmiştik, ancak hepsi kurumuştu, bu yıl bu ağaçlardan birinin altından birkaç taze yaprak çıktı, demek ki kökü kurumamış. Bir de Semra’nın manolya ağacının bütün dalları kardan kırılmıştı, ağaç mucize gibi, arkadaşımın vefat ettiği gün filiz verdi, şimdi çok sağlıklı görünüyor.

Bütün acemiliğime rağmen gayet yeterli bir tıbbi aromatik bitkiler ve orman meyveleri bahçesi yapmayı başarmışım. Bunu da bu yıl Çanakkale belediyesinin yaptırdığı ve oldukça övündüğü tıbbi aromatik bitkiler parkını gezince anladım. Bende parkta olan birkaç çeşit eksik, ancak bende olup da parkta olmayan daha çok çeşit var.

Sonuç olarak bu yıl bahçede çalışarak münzevi hayatı da test etmiş ve onaylamış oldum.

Haziran ayında da beklenmedik derecede çok yağmur yağdığı için (kış sebzelerimiz yukarıda sözünü ettiğim bir sıcak, bir soğuk havalar nedeniyle çok kıttılar) sebze bahçemiz kışın bereketsizliğini affettirmek ister gibi çok verimli. Hemen her sebze vermeye başladı, geçen yıl hiç vermeyen bal kabakları, kavun, karpuz da bu yıl verecek gibi görünüyor.

Bu yıl bahçeye hiç zehirli ilaç koymadım. Hep doğal maddelerden yapılan, organik ilaç ve gübreler kullandım.

Böyle olunca yabani ot temizliği çok ağır bir iş halini aldı, ama yorgunluğuma değdi, çünkü, aromatik bitki bahçemde bir sürü bitki yavruladı. Yani kışın yanan bitkiler için dışarıdan yenisini almayacağım, kendi bahçemde çıkanları dikeceğim.

Bir yıldan beri zeytinlerle ve üzümlerle bizzat ilgilenince ancak ne yapılması gerektiğini anladım, meğer bu güne kadar kimin aklına ne geldiyse söylemiş, bilmeden, anlamadan yarım yamalak bir şeyler yapmışız, sonuç olarak ağaçlara doğru dürüst bakmamışız. Bu yıl zeytinler çok vermedi, ama hata bende çünkü bu kadar yağmur yağınca bir türlü otunu temizletemedim, bütün meyveleri ot boğdu. Bu kadar yağmur yağınca otlar adam boyu olmuş, bahçede göz gözü görmüyor. Traktöre takılan ot biçme makinesi bu havada yangın çıkarıyor, kullanamayız. Traktörün kazma aparatıyla otları almaya kalktık, ikide bir otlar aparatı tamamen kaplıyor, bir de onları temizliyoruz. Meğer otlar kuru olunca bu aparat kısıtlı işe yarıyormuş.

Diyebilirim ki Çanakkale’de dünyaca ünlü olan 2 savaşa (Truva, Çanakkale) bir de bizim ot savaşları eklendi. Ben bile elimde ot biçme makinesi, makineli tüfek kullanır gibi savaşa katıldım.  Öyle bir mücadele verdik, tabii bu mücadele acemiliğimden bu kadar zor oldu, Nisan ayında otlar henüz yaş iken traktör soksam hiç böyle uğraşmaya gerek yoktu.

Üzümler ise evin yanındaki bahçede olduğu için güzel baktım, daha önce doğru düzgün bir salkım bile olmazdı, bu yıl her asmadan onlarca salkım sallanıyor. Sadece anjelik üzümde meyve yok, o da kendini büyütmekle meşgul.

Sonuç olarak bahçelere ne zaman ne yapılacağını artık anladım, bundan böyle o öyle dedi, bu böyle dedi diye plansız, programsız iş olmayacak.

Bu yıl köyde gereğinden fazla zaman geçirince sadece bahçe işlerini tutmadım, çevre ormanda da bayağı keşif yaptım. Çevrede oldukça zengin bir vahşi yaşam var, mesela bir gün bir baykuşla bir metre uzaklıktan uzun uzadıya bakıştım, geçen gün muhtemelen bir tilki ini keşfettim. Dereye sadece 10 metre uzaklıkta resmen köşk yapmış kendine, karısına ‘seni su tesisatı olan saraylarda yaşatıyorum’ dese hakkıdır.

Burada yaşamak doğa belgesellerinde yaşamak gibi bir şey.

Geçen hafta Serdar (evi inşa eden ustamız) da ailesiyle birlikte geldi. Asıl amacım, evi boyatmaktı, ancak bu kadar sudan, selden biz de bir hayli hasar gördük, şimdi onların onarımı daha önemli, boya işini sadece dış cephe ile kısıtladık, içerisi seneye kalsın.  

Evin bahçesinin en önemli özelliklerinden biri de hasat ettiğimiz yağmur sularını sebze bahçesinde kullanmamız. Bunun için bir sarnıcımız ve bir de bahçenin, çatının, garaj yolunun yağmur sularını toplayan borulardan, açık oluklardan, minik havuzlardan meydana gelen su toplama sistemi var.

Evin çevresinde (evi saran kaldırımın hemen bitişiğinde) bahçeye yağan yağmurun akması için kabaca sıvalı oluk sistemi var. Evin çevresindeki kaldırım 5 yıldan beri yavaş yavaş oturduğu için olukla arasında ufak tefek çatlaklar meydana gelmişti. Eninde sonunda bir tamir gerektiriyordu. Ancak bu yıl hem İzmir depremi bizi de iyice salladı, hem de sürekli su dolu bir toprak olduğu için bu sıva oluklar, her yağmurda biraz daha, biraz daha kaldırımlardan ayrıldı yer yer tamamen koptu.  İncecik bile olsa o yarıklardan içeri giren sular, beton yolların, kaldırımların altından yol bulup ilerlediler, sonra da bahçenin bir yerinden yeryüzüne çıkıp, bahçede şelaleler, dereler oluşturdular. Bu kadar yağmur, normalde bizim sarnıcı 10 kere doldurabilirdi, ama daha bu ay o da zorlukla doldu, geri kalan bütün su toprağa karıştı. Şimdi işte bu oluklar acilen tamir ediliyor.

Bir başka acil iş de, bizim evin olduğu arazi, dere yamacındadır, bahçeyi perde betonlarla taraçalar yapmıştık. Sadece komşuya bitişik 30 metrelik bir kısımda perde duvar yoktu, aslında kaya olan o bölgeye, biz bir de taş duvarla destek yaptırmıştık. İyi ki o duvarı yaptırmışım. Çünkü buradaki taşlar su çeken bir taş cinsi, bu kadar su olunca komşunun arazisinde bize bitişik birkaç kaya yerinden kopup, yola doğru kaydı. Bizim taş duvar bizi korudu, ancak böyle birkaç yağmur daha yağsa kesin bizde de taşlar düşer. Sonuç olarak o 30 metrelik yere de perde beton duvar yaptıracağız.

Emekli olunca şöyle bir köye yerleşip yan gelip yatarım diye düşünen varsa bir kere daha düşünsün derim. Spor salonu işini bedavaya getiriyorsun, kilo veriyorsun, adrenalin kovayla başından akıyor. Çok keyifli.

TİLKİ BEYİN SARAYI
TAMİR GÖREN OLUKLAR
SEBZE BAHÇESİ

KÖYDE HER ŞEY KENDİ ZAMANINDA AKIP GİDERKEN ARAYA ADRENALİN DOLU İKİ GÜN SIKIŞTI.

Bu yıl bahçede amelelik yapıyorum. Bu kadar bahçeye vakit ayırınca bir takım yenilikler yapmayı düşündük. Mesela bu yıl hayvan gübresinden vaz geçip, leonarit, bor, bakır, kükürt gibi doğal malzemelerden oluşmuş organik gübrelere geçtik. Bu yıl bir diğer yenilik olarak sebzeleri naylonla kapatıp, malçlayacağız.

Bahçeyi mini bir ekositem olarak görmek lazım. Çünkü mesela bir yıl önce dikilen marul, pazı, kara lahana, kişniş gibi bazı şeylerin tohumlarının bazıları, rüzgarla uçup, kendi kendine dikiliyor, ertesi sene olmadık yerlerden çıkıyorlar. Bu yıl biz hiç marul dikmedik, avlu içinde bile bir sürü marul yetişti.

Bunun dışında evdeki soğanlar çimlenirse bunları toprağa oturtunca bayağı verimli bir şey oluyor. Bu yıl bu şekilde oturttuğumuz soğanlar sayesinde hiç pazardan taze soğan almadık. Son dönemde bir şey daha keşfettim, özellikle de soğan tohuma durmaya başlayınca, ortadan çıkan cücüğü dibinden kesip yemeklerde kullanıyorum, zavallı soğan kendine yeniden tohum yapma gayretiyle yeniden taze yaprak çıkarıyor. Bu şekilde oturttuğumuz 5 adet soğanı yiye yiye hala bitiremedik, diğerlerini baş soğan almak için bekletiyorum.

Patateslerin de köklenmeye başlayan kabuklarını derince kesip toprağa gömüyoruz. Böylece bir hayli patates fidesi meydana geldi, arada bir yanlışlıkla minik minik patatesleri çektiğimiz oluyor, ama asıl ürünü bitki çiçeklendikten sonra alacakmışız. Son dönemde aldığımız patatesin cinsine göre faklı alanlarda dikmeyi akıl ettik de bir alandaki fidelerin mor kabuklu çıkacağını biliyoruz, diğer bölgedeki patatesler ise artık anası ne renkse o renk çıkacak.

Bahçede neyin olup neyin olmayacağını ise deneme yanılma yöntemiyle buluyoruz. Örnek olarak havuç, brokoli, karnabahar, kereviz,  mercimek gibi şeyleri tekrar dikmekten vaz geçtik. Turp cinsleri, soğan, sarımsak, bezelye, pırasa, bakla ise gayet güzel oluyor.

Bu kış havalar çok dengesiz gittiği için kış sebzeleri çok az oldu. mart ayında güllerden çelik yaptık, bunlar da tuttuğu halde ardından dondular ve bu yıl onlar da olmadı. Seneye gül çelikleme yaptıktan sonra mart ayını ev içinde geçirtmeye karar verdik.

Yaz sebzeleri ise gayet güzel oluyor. Domates, biber, kabak, patlıcan, kavun, karpuz, balkabağı gibi bitkilerin bazılarının fidelerini,  Nermin mink serasında, tohumdan büyüttü, diğerlerini ise Lapseki’den ya da Çanakkale’den alıyoruz. Bu son karantina döneminde yaz sebze bahçesini epeyce toparladık.

Yılın ilk kişniş ve nane hasadını da tamamladım, hatta naneleri kuruttum bile.

Ekosistem derken şaka yapmıyorum, evin çatısında kalıcı kukumav ailemiz var. Serçeler ve kırlangıçlar da yuva yapıyorlar. Bazen yuvaların dibine kuş yavruları düşüyor. Kısa bir süre sonra bu ölü kuşlar ortadan kalkıyor, artık hangi hayvanın aldığını hayal etmek istemiyorum. Burada oldukça zengin bir yaban hayatı var.

Bu arada kırlangıçlarımız da geldiler ve muazzam yuvalarını yaptılar. Bütün inşaat aşamalarına şahit olduğum için mühendislere ders verecek kadar inşa tekniği bildiklerine karar verdim.

İnşaat deyince bu yıl köyde bir inşaat çılgınlığı var, hem köy içinde hem de çevresinde bayağı ev yapılıyor. Hatta karantina öncesinde evlerden birinin su basmanı seviyesini aceleyle tamamlayıp, üzerine çadır kurdular ve karantinayı köyde geçirdiler.

Köyde zaman kendi ritminde akıp giderken geçen hafta 2 heyecanlı gün geçirdik.

Perşembe günü öğleden sonra saat 3 gibi arkadaşımla buluşmak için şehre inerken yolda daha önce hiç görmediğim bir olayla karşılaştım. Köy yolu üzerinde, bizim evden 1,5- 2 kilometre uzakta, yan yana 3 adet ev var. Bunlardan birinin önünde 8-10 araç ve 25-30 insandan oluşan bir kalabalık vardı.

Araçların çoğu İstanbul plakalı sivil görünümlü binek araçlarıydı, ancak bir çekici ve bir de üzerinde gezici karakol yazan minibüs vardı. kadın ve erkeklerden oluşan insanlar ise sivil giyimli olmalarına rağmen, filmlerdeki FBI ajanlarını hatırlatan bir tavır içindeydiler. Bu evin sahibi aniden zenginleşip, sonra da çakma bir iflasla yurt dışına kaçtığı için mali bir suç araştırması diye düşündüm. Daha sonra ise Çanakkale’de, FETÖ operasyonu yapıldığını öğrendik, sanırım bu operasyon kapsamındaki bir baskına denk geldim.

Saat 6 gibi dönerken, bu kez eve 500 metre uzaktaki bir tarlada ilkinden daha da büyük bir kalabalık vardı. Bu tarlaya bir artezyen açılıyor, kuyu açılırken yanında kaygan bir maddenin bulunduğu ayrı bir havuz oluyor. Bu havuz sonradan kapatılıyor. O gün kuyuyu açan firma sahibinin oğlu bu havuza düşerek ölmüş. Benim gördüğüm de savcıdan, kurtarma ekibine, haberciden, aileye ve onların araçlarından oluşan büyük kalabalık imiş. Çok üzüldüm.

Fakat macera bitmedi, Cuma günü de ta Ayvalık’tan başlayıp, Çanakkale’nin Ege sahilinde etkili olan fırtına ve yağmur ile uyandık. Öğlen saatlerinden sonra felaketin boyutları ortaya çıktı. Sahildeki tekneler karaya oturdu, minareler, elektrik direkleri yıkıldı, sulama göletleri taştı, bir köye 1,5 metre yükseklikte dolu yağdı. Barajlar son kapasite doldular. Şehir ve köylerdeki bir çok cadde sular altında kaldı. Geniş bölgede elektrik kesintisi oldu.

Sadece binalarda değil tarlalarda da büyük hasar var.

Bizim köy fırtınanın kıyısında kalmasına karşılık bir hayli yağmur ve rüzgar aldı. Gün boyu son derece karanlık ve kasvetli bir hava vardı, evde can sıkıntısından, depresyondan yerimden kalkamadım.

 Bizim bahçede yağmur sularını hasat etmek için sarnıç ve bu sarnıca akan su olukları var. Her büyük yağmurda bu olukların ızgaraları  yaprak, toprak, dal gibi şeylerle tıkanıyor, onları açmazsak geride su birikimi oluyor. Cuma öğleden sonra bahçenin çeşitli noktalarına su basınca, yağmur altında bu ızgaraları açmak zorunda kaldım.  Böylece sebze bahçesini büyük ölçüde kurtarmış oldum. Bir de hazır yağmur varken, ağaçlara besleyici gübre koydum.

Üzerimde naylon yağmurluğa rağmen iç çamaşırıma kadar ıslandım. Bende galiba adrenalin bağımlılığı var, bütün bu aktivitelerden sonra ufunetim dağıldı, kendime geldim.

KÖYDE ÇALIŞAN HAYVANLAR VE ÖZELLİKLE KÖPEKLER

Bizim köyde bütün hayvanlar iş güç sahibi.

Kümes hayvanları sadece evin yumurta ihtiyacını karşılayacak kadar yetiştiriliyor. Ancak renkli yumurta yapan ve açıkça dinozora benzeyen ‘beçtavuk’ yetiştiriciliği yapan çok az ev yumurta satıyor.

Arıcılık da yapılıyor, ancak bal üretimi de sınırlı, sanırım arıların en çok işe yaradıkları alan bitki tozlaşması. Çevrenin değerli bitki örtüsü, ballarını da oldukça kaliteli hale getiriyor, ancak sadece kendi bal ihtiyaçlarını karşılıyorlar, ticari ölçüde satmıyorlar.

Ancak ciddi anlamda,  hem büyükbaş hem de küçükbaş hayvancılık yapılıyor. Sadece kesi hayvanı yetiştiriciliği yapan da var ama büyük çoğunluk süt için hayvan besliyor. Köyün en büyük ekonomik girdilerinden biri süt.   Köyün sütünü toptan alan iki ayrı firma var.

Büyük baş hayvanların sütleri ulusal ölçekte tanınan bir peynir firması tarafından toplanıyor. Sabah ve akşam saatlerinde bütün sütler süt toplama binasındaki bir kazana dökülüyor ve bu kazanlarda soğutuluyor. Sonra da kocaman bir süt tankeri gelip soğutulmuş sütü alıyor. Bu firmanın fabrikası Tekirdağ’da, yanılmıyorsam oldukça geniş bir coğrafyadan süt topluyor.

Küçükbaş hayvanların sütlerini ise lokal bir firma topluyor. Bu firma sadece bizim köyün ve çevremizdeki toplam 5 köyün sütünü alıyor. Bu firmanın ürün portföyünde ilginçtir,  yoğurt yok, kaymak ise bazen var, bazen yok, ama peynirler her zaman harika, tereyağı da Trabzon tereyağını tutmasa da çok güzel. Biz genellikle bu firmanın ürünlerini tercih ediyoruz, çünkü köylerimizdeki hayvanlar, dışarıda otlayan, sürülü, çobanlı, köpekli, mutlu hayvanlar. Çanakkale’de bir çok bu tarif ettiğim gibi sadece birkaç köyün ürününü toplayan ufak firma var, mesela bizim güney taraftan komşu köylerimizin firması daha çok yoğurt üzerine uzmanlaşmış, yoğurdu onlardan alıyoruz.

Gelelim kedilere, onlar da kemirgen kontrolü konusunda çalışıyorlar, onları ayrı bir yazının konusu yapacağım galiba, çünkü kediler şehirdekilere hiç benzemiyor. Hatta çok sevdiğim ve ‘Sarı gacı ‘ dediğim bir tekir var, bana sorarsanız dünya kedi konfederasyonu olsa, ona başkanlık yapacak kadar kediliğe dair bütün karanlık sırlara vakıf bir hatun kendisi. Hayranıyım.

Bir de köpekler var tabii, hem de bol miktarda var. Bildiğiniz çomar   da var, her türlü cins köpek de var. Eskiden köpeklerden korkardım, Pıtık’tan sonra korkmaz oldum, ben onlardan korkmayınca köpeklerin de bana bakış açısı değişti. Gerçekten adrenalinin kokusunu alıyorlar, sen onları tehdit olarak görmezsen, (eğer seni korkutup uzaklaştırmak üzere eğitilmemişlerse) onlar da seni tehdit olarak görmüyorlar.

Köyde köpeklerin hemen hepsi iş sahibi, garipler karın tokluğuna çalışıyor, çok az bir kısmı ise işsiz güçsüz sokak serserisi. Bu serseriler köyün meydanında herkesin ortak çabasıyla besleniyorlar.

Çalışan köpeklerin istihdam alanları ise çeşitli.

Mesela tazı ya da pointer gibi cins köpeklerden oluşan bir bölümü av köpeği olarak çalışıyor. Köyün çevresinde oldukça geniş bir orman alanı var, doğal olarak yaban domuzları tarım alanlarına çok zarar veriyorlar. Sonbahar aylarında yaban domuzu için sürek avı yapılıyor.

Her zaman ıssız olan orman yollarında normal zamanlarda sadece traktörler, hadi bilemediniz, orman araçları geçiyor. Ancak ‘Çanakkale of road’ yarışları sırasında bir de domuz avı zamanında bu yollarda E5 karayolu kadar trafik var. Av mevsiminde abartısız,70/80 aracın orman yolu kenarında park ettiği, içindeki avcıların ormanda avlandığı günler de olur. Ama genellikle o yollardan geçerken yanında köpeği, sırtında tüfeği ile gezen bir çok tekil avcıyla karşılaşırsınız.

Bizim köyün ormanında bir de karaca sürüsü yaşıyor. Yıllar önce sürünün erkeğini avlamışlar ve sürü yıllarca kendine gelememiş, yöredeki insanlar karaca avlamamaya yemin etmişler. Şimdi zaman zaman (özellikle sabahın beşinde havaalanına yolcu bırakmak için şehre inerken) yolumuza çıkıyorlar.

Ben hiç av meraklısı değilim, köy halkının karaca avlamama konusundaki yeminini sonuna kadar destekliyorum. Domuz avına gelince gerçekçi davranıyorum, domuzlar çok ürüyor ve çok zarar veriyorlar. Gene de av sahnesi gördüğüm yerden hızla uzaklaşıyorum, ne olur ne olmaz, kim vurduya gitmek de var, kim vurduya gideni görmek de var, ikisini de istemem.

Köpeklerin ikinci bir iş sahası ise alan koruması (ev, bahçe), bu işi yapanların çoğu cins hayvanlar ve  bir kısmı sürekli sinirli olmaları için özellikle bağlı tutuluyorlar. Bahçelerinin önünden geçerken deli gibi havlıyorlar. Sanırım ısırma huyu olmayan bir kısmı ise bağlı olmuyor, ancak yanlarından geçerken seni kaçırmaya, ya da sahibini uyarmaya yetecek kadar çemkiriyorlar. İşin ilginç olan tarafı bu tipler çok da korkak, ona doğru seğirtince geri kaçıyorlar. Bir kısmı ise çok yılışık, seni birkaç kez gördükten, birkaç kez kendilerini sevdirdikten sonra artık en büyük hayranın haline geliyorlar. Hele bunlardan ufacık olanlara bile korkutucu olsun diye çivili tasma takmıyorlar mı? Boynunda bu tasma ile kuyruk sallayıp, şımarması çok komik oluyor.

Ne zaman yürümeye çıksam bunlardan biri ya da birkaçı birden bana yol boyu eşlik ediyor. Üstelik bazılarının tuhaf  huyları var, sapık gibiler, sanki ben onları takip ediyormuşum gibi davranıyorlar. Mesela uzağımda durup, otlarla ilgileniyor gibi davranıyorlar, ben yanlarından biraz uzaklaşınca, peşimden fişek gibi yetişip, 10 santim uzağımdan geçerek, (eğer o gün yüz verdiysem bacağıma sürünerek) önüme geçiyorlar.  Bu sefer güya yandaki tarla ile ilgileniyorlar, tekrar yanımdan koşarak geçip uzaklaşıyorlar. Gençken beni yıllarca takip eden bir sapığım vardı, Trabzon Lisesinden eve kadar, karşı kaldırımdan, önümden, arkamdan yürür, arada hızla yanımdan geçerdi, aynen onun taktiklerini güdüyorlar.

Bir tane de müezzin köpeğimiz var. Bu da cins kırması gibi bir köpek, gün boyu caminin yakınlarında uyur, ezan başlar başlamaz uyanır, her cümlenin sonunda müezzine uygun bir makamda ulur. Yeni cümlede susar, müezzin noktayı koyduğu anda gene ulur. Bu köpek köyde işine en sadık hayvandır desem yalan olmaz.

Bir de sürü köpekleri var. Bunlar genellikle Anadolu’nun kendi öz köpekleridir, içlerinde birkaç tane Kangal ya da Kangal kırması  var. Sürü köpeklerinin işleri aslında kendi içinde farklı uzmanlık gerektiren iki yan dal barındırıyor.

Birinci yan dalda köpek gezgin sürüye çobanlık yapıyor. Buradaki küçükbaş hayvan sürüleri genellikle gün boyu çobanla sürü halinde geziyor, gece ise ağılda yatıyorlar. Bu sürülerin köpekleri de gün boyu koyun ya da keçi sürülerini korurken geceleri köyde sefa sürüyorlar.

İşte bu köpekler sürülerinin yanındayken, geçen arabalara çok düşman oluyorlar. Sürü yolu kapatmış olduğu için arabayı yavaşlatman gerekiyor, köpek ise arabayı görünce deliriyor. Çoban sürüsünü toparlayıp, arabana yol verene kadar köpekler etrafında deli gibiler. Geçtikten sonra seni bir daha buralarda görmeyeyim der gibi peşini bir müddet daha bırakmıyorlar. Sonunda yeterince korktu ve  uzaklaştı diye tatmin olana kadar bağıra çağıra yanından koşturuyor. Gene de akıllı davranıyorlar, sürü köpeği olup da arabalara savaş açan köpekler arasında hiç araba altında kalanı görmedim bu güne kadar.

Bir de ağılları sürünün içine yayılabileceği kadar geniş tarlanın içinde olan sürülerin köpekleri var.  Bu çalışma kolunda hayvan hem sürüye, hem de oldukça geniş olan tarlaya sahip çıkıyor. Bu işi yapan köpekler genellikle Anadolu’nun cefakar köpekleri oluyor. Anladığım kadarıyla böyle geniş bir tarlayı ve sürüyü teslim edeceğiniz köpeği oldukça genç yaşta alanına alıştırmak gerekiyor. Köyde gezerken özellikle de bu yeri belli köpeklerle iyice arkadaş oldum. Bazıları dev boyutlarda da olsa henüz bebekliklerinden tanıdığım için beni görünce kuyruklarını sallıyor, onlarla oynamam için bin bir şaklabanlık yapıyor, eğer kapıları açıksa hiç koca cüsselerine bakmadan üzerime atlıyorlar.

Bu köpekler, sürüsü bahçedeyken,  bahçelerinin çevresinden pek ayrılmazlar. İşte bu köpeklerden birini hiç huyu olmadığı halde yerini tek etmiş, telaş içerisinde köye doğru koşarken gördüm. Ağzında büyük bir nezaketle ölü bir oğlak taşıyordu. Ölü hayvanda kanama olmadığı için doğal nedenlerle öldüğünü sanıyorum.

Köpek  beni görünce ağzındakini benden saklama girişiminde bulunmadığı için sahibine götürdüğünü tahmin ettim. Bu köpek, oğlağın uyumadığını, öldüğünü nasıl anladı, kadar genç bir hayvanda nasıl bir görev bilinci var, şaşırdım kaldım. Hala inanamıyorum.

Hayalimde köpeğin ölü oğlağa kalp masajı yaptığını canlandı, o kadar hayran kaldım köpeğe. Biz yeniden canlandırma yaparken hastayı solutmak için ambu dediğimiz bir balon kullanırız.

Eski Mısır inancında ölüm ve daha sonraki yaşam çok önemli bir yer tutar. Bütün o görkemli mezarlar (hala mezarları içinde yaşadıkları evlerden daha güzel), mumyalamalar, hazine gömmeler filan hep bu inancın sonucu. Bir de çakal başı maskesi takan Anubis (Anbu) denilen bir ölüler tanrısı var ki, bu tanrının tek görevi ölüne canlılar diyarından ölüler diyarına geçene kadar eşlik etmek. 

Bu köpeğe daha önce isim takmamıştım, bu günden sonra  ‘Ambu’ (Hem mısırın ölüye eşlik eden tanrısının adına benziyor, hem de soluma balonuna atıf)  adını uygun buldum, öyle söyleyeceğim.

Komşu tarlaya yeni koydukları saçma derecede iri yavruya ise cüssesinden ötürü toraman diyorum. 

Hayvanlara gördüğünüz gibi Dede Korkut masallarındaki gibi marifetlerine göre isim veriyorum.

Ne dersiniz bir de işçi hayvanlar sendikası mı kursam acaba?

Toraman
AMBU

Show Buttons
Hide Buttons