Monthly Archives: Ekim 2023

GÖĞE BAKAN KOCA KARI 2023/KASIM

Kasım ayı ismini Arapçadan alır ve anlamı bölen demektir. Dört mevsim yaşamayan memleketlerde 6 aylık, Hızır ve Kasım günlerine bölünür. Soğuk günler demek olan Kasım günleri 6 Kasımdan Hıdrelleze kadar devam eder.

Bu yıl Kasım ayı Rebiülahir ayında başlıyor, ayın 15’inde ise Cemaziyelevvel ayı başlayacak.

Ay döngüleri; 13 Kasımda akrep burcunda yeniay, 27 Kasımda ikizler burcunda dolunay var.

Gezegen hareketlerine gelince Jüpiter ve Uranüs, Neptün gibi uzak gezegenlerin retro hareketleri devam ederken, ay başında Satürn retrosu bitiyor.

Ayın 17/18’inde en güzel gözlenecek olan Leonarid meteor yağmuru Tempel-Tuttle kuyruklu yıldızının yörüngesi ile dünya yörüngelerinin kavuşması sonucu gözlenmektedir.

İklim koşulları her ne kadar artık öngörülemez hale geldiyse de klasik bilgide ayın 2’sinde Kuş Geçimi, 7’sinde Kasım Fırtınası, 11’inde Pastırma sıcakları,     17’sinde Koç Katımı, ve 28’inde isimsiz fırtına beklentisi vardır.

Kasım ayında artık deniz sıcaklıkları iyice azalır; lüfer (en lezzetli olduğu zaman), palamut, torik, orfoz, sarıağız, tekir, uskumru, kefal, sazan ve yayın gibi balıkların bol olduğu zamandır.

Kasım ayı Samhain (Hallowen, cadılar bayramının atası) bir pagan bayramı ile başlar. Son hasat anlamına gelmektedir ve bilindiği gibi bal kabağı ile özdeşleşmiş gibidir, ancak aslında defne yaprağı ve zeytin dalı da çok önemli olmalıdır. Çünkü zeytin hasat zamanıdır.  Defne yaprağının da zeytin dalının da barışın simgesi olması pek tesadüf olmasa gerek çünkü kadim zamanlar için iklim koşulları kış aylarında savaşa izin vermez. Bu mevsim ülkemizde son kış hazırlıklarının yapıldığı ve artık bir içe kapanma haline hazırlıkların tamamlandığı zamandır.

Kasım ayı son yıllarda sonbaharın bütün güzelliklerinin yaşandığı bir ay olarak yaprakların renklendiği, ormanlardan mantarların toplandığı, toprağın çapalanarak kışın havalandırılmaya bırakıldığı, günlerin giderek kısaldığı, hayat döngüsünün kışa hazırlandığı bir dönemdir.

KAZ DAĞLARININ KAZLARININ (YAZGISI ŞİMDİ BİLE DEVAM EDEN) SÜRGÜN ÇOBANI

Geçen hafta sonu yerel gezi guruplarından biriyle Kaz Dağına geziye gittim. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Anadolu’da da üzerine efsaneler, masallar anlatılan, kutsallık atfedilen birçok dağ mevcuttur. Bazı dağların efsaneleri ise nesillerdir anlatılan hikâyelerden çok daha fazlasıdır, örneğin din kitaplarında Hz Nuh’un gemisinin tufan sonrasında bir dağa oturduğu anlatıldığı için Ağrı Dağında, Cudi Dağında çeşitli arkeolojik araştırmalar yapılmış, ya da yapılmak istenmiştir. Özellikle ağrı Dağının efsanesi neredeyse bütün dünya tarafından bilinmektedir, buna karşılık Anadolu’da bir sürü dağın yerel hikâyeleri yerel halk arasında oldukça iyi bilinir. Kaz Dağının, namı diğer İda Dağının efsanelerinin pek çoğu da Yunan mitolojisinde anlatıldığı için batı dünyası tarafından oldukça iyi bilinmektedir.

Ancak Kaz Dağlarının yerel efsaneleri de oldukça fazladır. Buraya yerleştiğimden beri, yerel halk arasında; değişik şekilli kayaların, gizli mağaraların, bazıları Yunan mitolojisindeki efsaneleri andırır şekilde efsaneleri olduğunu dinlemeye başladım. Bu efsaneler arasından iki tanesinin Yunan mitolojisinden kaynaklanmadığı çok net olarak ayırt edilmektedir.

Bunlardan biri yani ‘Hasan Boğuldu’ efsanesi, gerçekten Hasan isimli bir gencin boğulduğu doğal bir göletin isminin, bölgede bir süre yaşamış ünlü yazar Sebahattin Ali’ye ilham vermesi üzerine yazdığı bir edebi eserden köken almaktadır. Sebahattin Ali’nin eserinde bölgenin kültürel özelliklerinin ve gündelik yaşamının da ustaca anlatılması, öykü dinleyende gerçeklik duygusu uyandırmaktadır. Bu öykünün göletlerin ve şelalelerin olduğu bu bölgeye turistik bir değer katması, zamanla öyküyü resmi söylem haline getirmiş, giderek gerçekte balık tutmaya çalışırken boğulan Hasan’ı adeta bir modern zaman Mecnun’una döndürmüştür. Hasan Boğuldu göleti ve çevresi Milli Park alanıdır. Gerçekten, çok güzel bir vadideki bir dere, çağlayanlar ve gölcüklerle çok çok güzel bir dağda, çok özel bir alan oluşturur. Bu güzel dere, halen içme suyu olarak da kullanılmaktadır.

Gelelim asıl hikayemize, bu hikayenin zeminine ve güncel etkilerine.

Kaz Dağlarında  ve eteklerinde yaşayan nüfus; aslen bu bölgeye Orta Asya’dan gelen  önce konargöçer yaşayıp daha sonra  yerleşik hayata geçen şimdilerde Türkmenler ve Yörükler olarak adlandırılan Türklerdir. Türkmen ve Yörük sözcükleri köyün etnik kökenini değil,  Alevi ya da Sünni olduğunu gösteren terimlerdir.  İslamiyetin değişik yorumlarına inanmakla birlikte Orta Asya’dan beri getirdikleri gelenekleri ortak olan bu insanlar, kim bilir nasıl bir  gerçek hikayeyi eğip bükerek,  kutsallaştırarak, üzerinde yaşadıkları bu dağa kendi öz benliklerinden bir anlam katarak ortaya Yunan mitolojisinden bağımsız bir büyük efsane çıkartmıştır.  

Sarı Kız efsanesi, kısaca önce kışın köyde (kışlak) yaşayan ve yazın hayvanlarını dağa çıkaran bir ailenin annesinin ölmesi üzerine baba ve kızın başka bir kışlağa göçmeleri, ancak yazları aynı yaylayı kullanmaları üzerine kurulu bir öyküdür. Bu yeni gelenlerin köyde pek de hoş karşılanmadıkları anlaşılmaktadır. Köylüler güzelliğini bahane ederek Sarı Kızı önce taciz edip, daha sonra da iftira atmışlardır. Kızını köyde bırakıp hacca giden babası geri döndüğünde ondan köyün namusunun kurtulması için kızını öldürmesi istenir. Baba kızını fiilen öldürmese de, birkaç kaz ile birlikte dağın tepesinde ölüme terk eder. Bu süreç içerisinde hem babada hem de kızda bir takım kerametler de görünmüştür ama bu belirtiler bile köylünün Sarı Kıza kumpas kurmasını engellemez.  Baba da artık nasıl bir erense kızının arkasında durmaz.

Sarı Kız, beklentinin aksine, dağda ölmediği gibi kazları da gittikçe daha büyük bir sürü halini alır, kazlar sağa sola uçarak çevre köylerin tarlalarını, ambarlarını yağmalar. Sarı Kız burada da kazları bahane edilerek taciz edilir ve yaşam alanının etrafına kocaman kayalardan devasa bir duvar örmek zorunda kalır. Bundan sonra kazlar artık kimseye zarar vermezler. Dağda tek başına yaşamak zorunda bırakılan, bunca haksızlığa göğüs germek zorunda kalan Sarı Kız artık erenlere karışmış, bir melek gibi dağda her dara düşeni kurtarmaya başlamıştır. Bu gezginlerin tariflerinden babası kızını tanır ve hayretle kızının yaşadığını öğrenir. Artık kızı toplum tarafından bağışlandığı için, kendisinin de barışmasının uygun olacağını düşünür.

Ancak artık seyri sülük sürecini tamamlayan Sarı Kızın ise dünyevi hayattan bir beklentisi kalmamıştır. Geri dönmez. Öykünün devamında çeşitli söylentiler var, ama ortak nokta babanın ölüsünün bir zirvede, kızın ölüsünün diğer zirvede bulunmasıdır. Babanın türbesi şimdi askeri alan içerisinde kalan ‘Baba Tepe’dedir. Sarı Kız için türbe yapılmamıştır, ancak onun tepesi bu gün bir ziyaret ve sunak alanıdır. Bu tepeye istediğin zaman ziyaret yayıp adak adayabilirsin, özellikle de çocuğu olmayanlar Sarı Kızdan yardım istemeye gelir, dua eder, mum yakar, çaput bağlar. Dağdan bir taş alıp, dileği yerine gelince taşı dağa iade eder. Ağustos ayının üçüncü Pazar günü ise özel bir etkinlik yapılır. Türkmenler tepenin bir yamacından, Yörükler diğer yamacından yaklaşarak çadır kurar ve cumartesi gecesini burada geçirirler, Pazar günü de ziyaretlerini yaparlar. Özellikle Türkmenlerde her ailenin çadır alanı ve ocağı belirlidir, biri öldüğü zaman ocağı tüttürmek onun oğluna geçer, kimse kimsenin ocağını kullanmaz, yakmaz, söndürmez.

İzlenimlerim şöyle; Sarı Kızın ördüğü söylenen duvar bir insan elinden çıkmış olamaz, ama ilginç bir teknonik oluşum olduğu ve alanı sınırladığı gerçek. Sarı Kızın ziyaret alanı Orta Asya’da gördüğüm sunak alanlarının neredeyse bire bir kopyası, hatta insan kendini Budist bir sunak alanında bile sanabilir. Artık konargöçer hayattan kopulup, yerleşik hayata geçilmesine karşılık, hem Sarı Kız tepesinde, hem de hep birlikte yapılan ritüalistik toplanma töreninde, nesilden, nesile taşınmış geleneklerdeki kadim bellek, Orta Asya’ya kadar uzanıyor.

Sarı Kız artık yerel halk tarafından çok saygı gören, Anadolu erenlerinden biridir. Ancak, Sarı Kız efsanesi sadece Anadolu’nun ezoterik zeminini anlatan bir efsane değil, öyküde çok karanlık motifler var.  Mesela hikâyede ağır bir cinsiyet ayrımcılığı var. Sarı Kızın tek suçu kendini taciz eden gençleri istememekti, ama sırf bu nedenle iftiraya uğradı, toplumdan dışlandı ve ölümüne karar verildi. Üstelik kendi babası bile kendi adını temize çıkartmak adına kızını dağda yalnızlığa ve ölüme terk etti. Öyküde, çok ciddi, hatta zamanımıza göre suç teşkil eden, erkek egemen gelenekler örüntüsü çok belirgindir.

Öyküde tek hoşuma giden şey babanın artık kız temize çıktı diye özür dilemesine karşılık, kızın tam da geçen yazımda bahsettiğim şekilde babayı ve toplumu af etmesi, yani artık kimsenin sözünden incinmemesi, kimseden acı yüklenmemesi, dahası  ve kendi ayakları üzerinde durmayı seçmesi ve bu çifte standartlı topluma yeniden katılmayı ret etmesidir, diyebilirim.

Şimdi gördüğü hürmete karşın gerçek hayatında bu toplumdan çok çekmişti ve bu gün bile Anadolu’nun hemen her yerinde sayısız kadın onun kaderini paylaşmaktadır.

Sarı Kız tepesinde, kayalar arasında kekikler
Çadır bölgesinde aile ocakları
Sarıkız tepesi
Sarıkızın Kazlar kaçmasın diye ördüğü söylenen duvarlar
Sunu alanı
Çaput bağlama
Gezi gurubu
Hasan boğuldu göleti ve Eminenin kendini astığı çınar
su kemerleri
Sütüven şelalesi

ÇOK ZOR ZAMANLARDAN GEÇİYORUZ, YAPILACAK EN DOĞRU ŞEY AKLINA MUKAYYET OLMAK

Bu günlerde gerçekten insanlık tarihi adına oldukça karanlık günlerden geçiyoruz. Bir yanda Rusya Ukrayna savaşı devam ederken, aniden İsrail, Filistin savaşı başladı. Bu son savaşta hem Filistinlilerin siyasi gurupları, hem de resmi İsrail ordusu hiçbir kural tanımadan devam ediyorlar. Aslında ilk saldırı Hamas’tan geldi, ancak İsrail’in karşılık vermek şekli asla bir devletin verdiği karşılığa benzemiyor. Hiç birimizin aklı savaş sırasında da olsa resmi bir devletin (uluslararası hukuka bağlı resmi bir devletin), bir hastaneyi bombalayabileceğini almadı. Batı ülkelerinin ve Müslüman ülkelerin çoğu ise bu durumu kınamadılar bile. Hadi Müslüman devletleri daha iyi anlıyorum, belki de bir din savaşının başlamasını istemedikleri için tepkisizler, ama insaf yani, bir kınama olsun, yeter barış istiyoruz diyen güçlü bir bildirge olsun yapılmaz, korkudan mı susuyorlar, yoksa başka bir nedenleri mi var bilmiyorum.

Batı ülkelerine gelince, o ‘’medeni’’ ülkeler, Birinci Dünya Savaşında, Çanakkale cephesinde sargı yerleri bombalayan ülkeler değil mi?

O savaş sonunda siyasi sınırları bile masa başında şekillenmiş ‘Orta Doğu’nun başı bir türlü beladan kurtulamıyor. Geri dönüp bakınca Osmanlı İmparatorluğu bu topraklarda huzuru nasıl sağlamıştı, sonra neler yaşandı da bu denli karmaşa ortaya döküldü. Anlamak hiç de zor değil, bütün sebep petrol. Allah insana aklının yettiğince sorumluluk yüklesin, aklı olmayana, geleceği göremeyene dünya malı zenginlik bile nasip etmesin, inşallah.

Evet; bölgeyi karıştıranlar var, (ama hani ‘hırsızın hiç mi suçu yok’ diye bir laf vardır), sen de aklını kullan, karışma be kardeşim. Savaş nedir yahu?

 Şimdi bir türlü aklım almıyor, ta Habil ile Kabil’den başlayan bu akrabalar savaşı nasıl gerçekten sona erer. İnsanlar bu kadar kamplara ayrıştıktan sonra nasıl birbirlerini affeder, nasıl sulh olur, aslında tek bir cevabı var; petrol bitsin, sulh olur. Dışarıdan müdahale olmayınca çok da uzun olmayan bir süre içinde, bölgedeki her gurup, her ülke birbirini affeder.

Birçok kişi ‘affetmek unutmaktır’ diye, diğerleri de ‘affetmek başkalarını bağışlamaktır’ diye düşünür.

Bence affetmek unutmak değildir, çünkü unutulabilir olan zaten hatırlanmaya değer bir şey, dolayısıyla affedilmesi gereken bir şey olamaz. Affetmek başkalarının kusurlarını bağışlamak hiç değildir, çünkü bağışlama kelimesi ilk duyumda yüce gönüllülük sanılsa da, derininde kibir saklar, onun içindir ki bağışlamak Allah’a mahsustur denir. Ben kimim ki, birini bağışlayayım. Schiller ‘affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır’ der. Bu fikre de katılamıyorum. Affetmek, başkalarından yüklendiğin acıyı terk etmektir, artık intikam ihtiyacı da kalmamıştır, salıver gitsin. Nasılsa hayat onun da içinden geçecek, bu geçiş sürecinde senin aklına getiremeyeceğin kadar çok zorlukla boğuşacak, kendini intikam planları yaparak yormaya gerek yok.

Bu gibi zorlu süreçlerde en doğrusu kendi canının kıymetini bilip, yapabileceğin kişisel herhangi bir şeyin kimseye faydası olmayacağının farkına varıp, akıl ve ruh sağlığını korumaya çalışmak.

Biz de ne zalim zamanda dünyaya teşrif eylemişiz, 65 yaşındayım, daha bir oh demek mümkün olmadı.

MERCİMEK KÖFTESİ, SARI BUĞDAY LAVAŞI

Yeni tarifler bulmak için internetten bir hayli yararlanıyorum, genellikle bulduğum tarifleri kendime göre yorumluyorum. Bildiğimiz mercimek köftesini çok severim, bu tarifi ise bir vegan yemek kanalında buldum, çok beğendim. İlk tarifte mercimeği tarife uygun olarak sadece 2 saat ıslatmıştım ciddi gaz yaptı, ben de bu kez ıslatma işini biraz abattım. Fitik asit miktarını azaltmak için 24 saat süren (8 ilk birkaç saat sirkeli, sonrasında normal suda bekletmek suretiyle) fermentasyon süreci uyguladım.

FELAFEL BENZERİ MERCİMEK KÖFTESİ

Falafel benzeri bir mercimek köftesidir, ancak derin yağda değil sadece birkaç kaşık yağda kızartılmıştır. Sonuç gerçekten başarılı oldu.

İÇİNDEKİLER

1 su bardağı kırmızı ya da sarı mercimek

1 orta boy soğan

1 orta boy havuç

1 büyük boy patates

Yarım demet maydanoz

1 kaşık biber salçası

2 diş sarımsak

4 kaşık mısır nişastası

Tuz, kimyon, kişniş, karabiber, toz kırmızı biber (isteyen acı)

4 kaşık sıvı yağ

YAPILIŞI

Mercimek bir gün önceden 6 saat kadar sirkeli suda daha sonra ertesi güne kadar normal suda bekletilir. Sabahtan akşama kadar sirkeli suda bekletmek de büyük ölçüde yetecektir. Gaz problemi olmayanlar 2 saat suda bekletseler yeter. Mercimek daha sonra suyu durulaşana kadar iyice yıkanır ve hamur kıvamını alıncaya kadar blendırdan geçirilir.

Havuç, soğan, patates, sarımsak orta kalınlıkta rendelenir, salçalı yağ içinde sotelenir.

İnce kıyılmış maydanoz, baharatlar, nişasta ve sotelenmiş sebzeler mercimekle karıştırılır, iyice yoğrulur.

Köfteye şekil vermeden önce yarım saat kadar buzdolabında bekletilir.

Daha sonra yanmaz tavada çok az yağda kızartılır. Köftenin parçalanmaması için, bir yüzü iyice kızarmadan çevirmemek gerekir.

Fırında da yapmayı deneyeceğim, bu durumda galiba üzerine bir miktar yağ koymak gerekir.

Gördüğüm tarifte yoğurtlu, hardallı, mayonezli bir sosla servis edilmişti, ancak ben lavaş ve salata ile servisi tercih ettim.

SARI BUĞDAY UNU İLE LAVAŞ

Bölgede atalık sarı buğday üretimi devam ediyor. Elimde köy değirmeninde öğütülmüş, kepeği ayrıştırılmamış sarı buğday unu vardı. Atalık buğdayların pek çoğu gibi sarı buğday da glüten açısından daha dengeli, bu nedenle lavaş ekmekleri az kabardı, ancak çok lezzetli oldu, gene de tekrar yaptığımda bir miktar normal un da katmayı düşünüyorum.

İÇİNDEKİLER

Sarı buğday unu

Yaş maya

Tuz, şeker, ılık su

YAPILIŞI

1 bardak kadar ılık su içerisine yaş maya ve 1 kaşık şeker koydum, maya canlanınca aldığı kadar un ve bir miktar tuz koyup iyice yoğurdum. Ele yapışmayan bir hamur elde ettim, hamur iki katına çıkana kadar bekletip, 7,8 bezeye ayırdım ve bir merdane yardımı ile tabak büyüklüğünde çok ince olmayan hamurlar açtım. Tavada alt üst ederek pişirdim.

Show Buttons
Hide Buttons