Category Archives: Genel

ZAMANI YÖNETME ŞEKLİM ÇOK FARKLANDI, ZATEN AKLIM DA BİR GELİP BİR GİDİYOR ARTIK.

Zaman çok garip bir kavram, herkes farklı bir şekilde algılıyor, hatta aynı kişi bile farklı durumlarda farklı değerlendirme sistemine sahip olabiliyor.

Bana kişinin sözlerinden bir demet sunun size, söyleyenin kaç yaşında olduğunu söyleyeyim. Örnek mi; insan ergenlik yaşındayken kendini herkesten akıllı hissediyor, ancak çevresi tarafından ciddiye alınmadığını düşünüyor. Eğer birisi, ‘akıl yaşta değil baştadır’ atasözünün çeşitlemelerini kullanıyorsa bilirim ki en azından 25 yaşından daha gençtir ve ciddiye alınma talep etmektedir. Buna karşılık ‘insan hissettiği yaştadır’ sözü ve çeşitlemelerini sıkça kullanıyorsa bilin ki minimum 50 yaşındadır ve bedensel olarak artık eskisi gibi olmadığının da pekala farkındadır, ama kuyruğu dik tutma gayretindedir.

Eğer yaşlanmak yerine ‘yaş almak’ demeyi tercih ediyor ise bu birey bilin ki 60 yaş üzerindedir. Hafızasını oldukça güvenilir bulmaktadır, zevklerinin iyice rafine olduğunu, yaşam deneyimleri sayesinde özellikle fazla beden çalışması gerekmeyen işleri çok daha kolay halledebildiği için pek çok açıdan genç halinden daha üstün olduğunu düşünmektedir. Geçen günlerden birinde bir arkadaşım; yaşlanmayan, yaş alan bir insanın 60 yaş üzerinde çok daha değerli olduğunu öne süren bir yazı paylaştı. Buna cevap olarak bir başkası yaşla ilgili problem yok, mesele önümde az zaman kalması diye cevapladı. Bu söz üzerine bir hayli düşündüm, zaman nedir, az zaman, çok zaman ne demektir, yani felsefe yaptım kendimce.

Evet, biz modern toplumlarda zamanı hep doğrusal bir şekilde algılıyoruz, oysa tarım toplumlarında döngüsel algılanır. Çünkü şehir yaşamında işler mekanik saatle, tarım toplumlarında ise doğanın döngülerine ayak uydurarak yapılıyor.

Çalışırken işe gidiş saatim, hangi gün, hangi saatte ne yapacağım çok büyük ölçüde belliydi. Üstelik bütün işlerimi özellikle masa taksimlerine yazarak, oradan takip ettiğim için günlük zaman çizelgemi çok başarılı bir şekilde yönetebiliyordum. Her saat diliminde yapılması gereken işlerim belli olduğundan, o dilimdeki işi vakitlice bitirme gayretinde olurdum. Bu sayede günlük işleri bitirmek için saatlerce fazladan hastanede kalmam gerekmezdi. Hastaneden geç çıkma sebebim ya acil hasta ya da en fazla bizzat asistanımla birlikte okumam gereken bir çalışma filan olurdu.

Şimdi çok kısıtlı da olsa toprakla uğraştığım için, işlerimi ancak aylık, hatta mevsimlik olarak planlayabiliyorum. Zamanı planlama işi; hava şartlarının uygun olmasını beklemek ve bu uygun zamanlarda gereken ekipmanı ve elemanı bir araya getirmek şeklinde değişti. Örnek olarak bu ay sonuna kadar yazlık sebze tarhlarını hazırlamamız uygun olur, çünkü Hıdrelleze kadar dikim işini tamamlamak gerekiyor. Oysa şu anda çok şiddetli yağmur yağıyor, bütün dereler, su yalakları başına kadar dolu, toprak balçık gibi. Bu durumda önce yağmurlu günlerin bitmesini, daha sonra birkaç gün de toprağın üzerinde çalışılabilecek kadar kurumasını bekleyeceğim. Bundan sonra ise fideleri, naylonları, gübreleri, su borularını hazır edip, bahçıvan çağıracağım.  Bahçıvanımın bir sürü yapacak işi var, onu ayarlayabilmek için yağmurun bittiği günden önce aramam lazım. Daha önceden de bir işi yapabilmek için birçok değişkeni bir araya getirecek organizasyonları yapmam gerekirdi, ama o zaman önemli olan bu birlikteliği, şu gün bu saatte ayarlamaktı. Şimdi ise organizasyon yapabilmek için takvimden çok, meteorolojik verilere ihtiyacım var.

Aslında hem şehir hem de köy hayatı yaşadığım için, hem yapay hem de doğal zaman göre ayarladığım işler oluyor.

Geçtiğimiz hafta sonu yurt dışında yaşayan kuzenim Emre; İstanbul’a geldi, orada buluştuk. İstanbul’a gelme sebebi çok ilginç; birkaç ay önce nüfus idaresinde çalışan bir akrabamızdan Emre’nin bir silah ruhsatı için arandığını öğrendik. Meğer rahmetli annesinde aileden kalan antika bir tüfek varmış ve annesinin üzerine ruhsatlıymış, annesi öldükten sonra kimsenin aklına bu 100 yıllık Rus yapımı silahı (Çarık döneminden kalma, aile yadigarı) Emre’nin üzerine ruhsatlamak gelmemiş, yani yıllardan beri evde ruhsatsız silah bulunduruyor görünüyor. Emre de silahın ruhsatını üzerine almak için geldi, hem de  bu kısıtlı zamanı arkadaşları ve bizlerle buluşarak değerlendirmek istedi.  Ben de onu görmek için 2 günlüğüne İstanbul’a gittim.  Yeğenlerim, kuzenlerim ve onların arkadaşları ile zaman geçirmek güzeldi, ama ben gene paralel evrenlerde yaşadım. Emre’nin arkadaşları da kendisi gibi, masası dekanlar, rektörler, profesörler, dünya çapında adamlarla dolu oluyor.

Neyse bir akşam gayet lüks bir yerde resmen bir üniversite kurmaya yetecek kadar akademisyenle birlikte gırgır şamata yemek yiyoruz, aniden telefonuma Sermin’den şöyle bir mesaj geliyor; komşunun bahçesinde çakal gördüm (Daha önce sıkça yazdım, köyde oldukça değerli yaban hayatı var ).

Resmen komşunun, imam nikahlı olarak da benim kedim olan Sarıgacı geçen hafta doğum yaptı ve mekanına bu kadar sadık hayvan, ilk kez yavruları her zamanki ahırından farklı bir yere taşıdı. Birkaç gün ortalıkta görünmedi, çok merak içindeydim. Bahçesine çakalın dadandığını duyunca ortadan kaybolması anlam kazandı tabii. Bu hayvan dünya kedi federasyonu olsa başkanlığını yapabilecek kadar kedilik biliyor, bayağı gurur duydum onunla. Üniformaları içerisinde garsonların etrafımızda dört döndüğü bir masada aklımın çakaldan kaçan kedide olması paralel evren değil de nedir?

Merak etmeyin kedi sağ, bu gün gayet sırnaşık bir şekilde yemeye geldi, birkaç gün bende yemedi ya karnı iyice içine kaçmış; onun lüks lokantası da benim.

Anne babasının dilleri farklı olan bebeler gibiyim, bir köylü, bir şehirli, zaman bir öyle, bir böyle, aklım bir orda, bir burda.

YENİ NESİL ÇOCUKLAR, BİR AYDA BİTEN ASKERLİK, BİTMEK BİLMEZ MAHKEMELER

Geçen ay yeğenlerimizin ön planda olduğu bir aydı. Ege, ay başında asker oldu, ay sonunda terhis oldu. Her ne kadar uğurlama ve askerden alma seremonileri askerlik süresinden uzun sürse de oğlumuz çakı gibi asker oldu.

Bizim ailede en çok bulunan meslek tıp doktorluğudur, hemen ardından hukukçular gelir, diğer meslekler ise en çok 1-2 kişi ile temsil edilir. Yeğenlerim Nil Özgür ve Ege Özgür, iki kardeş aile geleneğini bozmayarak hukukçu oldular.

Nil üniversite sınavına gireceği zaman özellikle hakim anneanne ve dedesi başta olmak üzere hepimiz hukuk fakültesine girmesini istemiştik. Çocuk gerçekten de hukuk fakültesinde okudu, aman iyi ki de okumuş, yoksa yanmıştık.

Nil üniversitedeyken, bir gün Pazar’daki aile evinde 2 hakim teyzemin (Güneş Dobrucalı= Nil’in anneannesi ve Mualla Telatar) de bulunduğu bir odada, miras hukuku konusunda şakayla karışık konuşmaya başladı, kim kimden önce ölürse ona/ buna / bana ne kalır gibi problem çözmeye başladı. Söze karıştım, ben Nil’e ‘kızım, anneannen var, annen var, sana miras düşene kadar ya ihtiyarlayana kadar bekleyeceksin ya da  seri katil tutacaksın, en iyisi ben seni evlat edineyim, hiç değilse bir tek benim ölmemi beklersin, temiz iş’ diyerek şaka yaptım.

Aslında bu söz söylediğim o zaman bile şaka değildi, çünkü nedense bizim ailede ölen kişinin mirasının vakitlice bölüşülmesi gibi bir adet yok. Böylece ölenden kalan mal birkaç kişiye düşüyor, onların içinden ölenler olunca onların mirasçıları da işin içine giriyor, birkaç nesil geçince işler iyice arapsaçına dönüyor. Üzerinde 30 tane tapu görünüyor, her biri 30-60 ortaklı, sana düşen bir metrekare bile değil, ama sonuç olarak ortada çözülmesi gereken bir hukuki mesele var.  İşler o denli karışık ki mesela ortaklarını tanımıyorsun, nerede olduklarını bilmiyorsun, Türkiye’de yaşamayanlar bile var, bir yerle ilgili bir şey yapmak mümkün değil, çünkü 50 tane sahibi var.

Trabzon’da çalışırken biri Trabzonlu diğeri Giresunlu, 2 asistanımın babaları ölünce henüz kırkı çıkmadan kardeşler mal paylaşımı yaptılar. Ben önce çok şaşırdım, ama anında ne kadar doğru yaptıklarını düşündüm. Bizde, ölenin arkasından dünya malının peşinde görünmemek için malı bölüşmeye çalışmak ayıp sayılır. Böyle olunca da ailede son üç nesilden beri miras paylaşımı yapılmamış, artık işin içinden çıkılmaz hale gelmiş.

Sonuç olarak Nil, resmi avukatımız oldu ve miras işlerimizle uğraşmaktan benim diyen miras hukuku avukatından daha çok bilgi sahibi oldu. Yıllardan beri parça parça malların davalarını çözmeye gayret ediyor, tabii bu davalar resmi evrakla bizim adrese geliyor. Bu arada bizim bu ortaklı mallar üzerinden doğal gaz hattı geçiyor, BOTAŞ, ikide bir istimlak mahkemesi açıyor, onların mahkeme kağıtları geliyor. Yetmezmiş gibi yılbaşından beri bir de 50 yıldan beri görmediğim bir kuzenim mirasçısı olmadan ölmüş, bir de onun borçları, alacakları, malları, miras davaları geliyor.

Buraya yerleşeli tam 5 sene oldu, ay geçmiyor, hatta son zamanlarda hafta geçmiyor ki bize deste, deste mahkeme kağıdı gelmesin. Çoğu zaman da postacı bu evrakı  imza ile muhtara bırakıyor, muhtar panik halde bize telefon açıyor mahkemeden kağıdınız geldi, çabuk gelin alın diyor.  Kesin köyde bizim kanun kaçağı filan olduğumuzu sanıyorlardır.

Mahkemeler ise masal kahramanı gibi, az gidiyor uz gidiyor, hiçbir yere gidemiyor, yıllarca sürüyor. Bir dava çözülse bile, başka bir yer çıkıyor, bu sefer de onun davaları sürüyor, yıllardır hayatımda mahkemeler hiç değişmiyor.

Bu arada tamamen değişen şeyler de olmadı değil. Ege’nin kuluçka askerliği bitti, ablası (Nil) ve annesi (Sibel) gidip törenine katıldılar, çocuğu askerden aldılar. Meğer o gün Nil’in bir davası varmış. Tam 20 yıldan beri süren, dayımın oğluna annesinden kalan bir yerle ilgili bir davaymış. İnanılır gibi değil ama Nil, dönüş yolunda cüppesini giyip, bir petrol ofisinin bilgisayarından duruşmaya katıldı ve sıkı durun 20 yıldır sürüncemede olan, artık herkesin ümit kestiği davayı kazandı. Resmini görene kadar inanamadım, bu salgın hayatımızın her alanını sanal dünyaya taşıdı. Petrol ofisinde duruşmaya katılan avukat fikri rüya gibi değil mi? Çok şaşırdım, nasıl olabilir dedim, Nil petrolde çalışanlara heyecan oldu dedi.

Vallahi bana da heyecan oldu. Devir ne kadar hızlı değişiyor.

Bu arada kendi yaşımda birçok kişinin yeni nesile hiç güvenmediklerini, onları sorumsuz, beceriksiz, sığ düşünceli, eğlence düşkünü ve bencil bulduklarına şahit oluyorum. Oysa ben her zaman yeni nesile güveniyorum, onları hiç de beceriksiz bulmuyorum. Eğer beceriksiz olduklarını düşünen varsa, şimdiki gençlerin, benzin pompa göstergelerinin arasında güle oynaya 20 yıllık davaları çözebildiklerini hatırlasın.

Bu çocuklar dünyaya bizim baktığımız açıdan bakmıyorlar. Zaten fiziki olarak da aynı açıdan bakamazlar, boyları sırık gibi uzadı. Bizim Ege, 190 boyunda, yürüyüş kortejinde altıncı sıradaydı, en öndeki çocuklar 2 metrenin üzerindeymiş. Hele biri 210 cm imiş, ayağını görmek için 2 metre yukarıdan bakıyor.

Uzaylı gibiler vallahi, ayaklarına 2 metreden bakıyorlar, 28 günde askerlik bitiriyorlar, benzin istasyonunda duruşmaya katılıyorlar, gerçek dünyadan çok sanalda zaman geçiriyorlar, gece silahlı, gündüz külahlı geziniyorlar.

Biz dünyalı, gençler uzaylı.

MART KAPIDAN BAKTIRIR, KAZMA KÜREK YAKTIRIR VE 18 MART DENİZ ZAFERİ YILDÖNÜMÜNDE KÖPRÜ AÇILIŞI

Artık iklim krizini beklemiyoruz, geçen yıldan beri direkt içine daldık. Son iki yıldan beri kış günlerinde havalar bir sıcak, bir soğuk, hele bu sene bir hafta yaz, bir hafta kutup soğukları gibi geçti. Yağmur yağdı sel oldu, rüzgar esti kasırga oldu. Yaz boyunca sıcaklardan orman yangını üzerine orman yangını çıktı. Geçen yıl ciddi kuraklık tehlikesi varken, bu yıl aşırı yağış oldu.

Şimdi de artık kış bitti derken Mart kapıdan baktırdı, kazma kürek yaktırdı. Kutuplardan gelen bir tuhaf dalga, bir hafta sonu boyunca bütün ülkeyi kar altında bıraktı. Bu önümüzdeki on gün içerisinde iki soğuk dalgası daha geliyormuş. Mart başında önümüzdeki sonbaharda da yetecek kadar yakıt aldığımı sanmıştım, bitti, bu gün yeniden  ısmarladım. Nermin mikrop kapmayayım diye yıllardan beri paraya dokunmaz, herhalde her şeyi para karşılığında aldığımızı da unuttu. Özel tıp merkezine göz muayenesine gittik, para verdiğimiz için merkezi çok ayıpladı, bu gün de yakıtı parayla alacağımız için çok içerledi. Lidyalılardan beri mal ve hizmet alımlarında para kullanılıyor ama bizim yakıt bedava olmalıydı.

Geçtiğimiz Aybar denilen soğuk hava dalgası bizim köyde aşırı kar yağışına neden olmadı, ancak hayatımda hiç görmediğim şeylere şahit oldum. Günde birkaç kez en fazla 2-3 dakika süren kar, tipi derken ardından güneş çıktı. Eskiden güneşli havalarda yağmur yağdığı zaman şeytan düğün yapıyor derlerdi. Şimdi şeytan karlı düğün yaptı. Bakalım bu önümüzdeki soğuklarda neler göreceğiz.

Hava çok soğuk, toprak ise çok çamurlu, dolayısıyla Mart ayında bahçede yapılması gereken işler, bekliyor. Ramazanda nasıl bahçıvan çalıştıracağım diye kara kara düşünüyorum, adamcağız, merak etme doktor hanım, sağlık olsun, yaparız diyor ama ben oruçlu adamı çalıştıracağım diye çok dertleniyorum.

Çanakkale deniz zaferinin yıl dönümünde yani 18 Mart günü, köprümüz trafiğe açılacak. Bir hafta boyunca tek taraflı geçiş parasızmış. Ben de Gelibolu yarımadasında oturan Aysel teyzemi ziyaret edeyim diyorum. Bakalım. Bu önümüzdeki birkaç gün şehirdeki kalabalıktan, köy yollarındaki buzdan fırsat bulup da çarşıya çıkamam diye düşünüyorum. Zaten günlerden beri tepemizden helikopter sesi eksik olmuyor, açılış için devlet erkanı gelecek çünkü. Tam da köprünün açılacağı gün hava sıcaklığı 10 derece birden düşecekmiş.

Yani hem köprü açılışı olduğu için, hem de iklim krizinin bu denli görünür hale geldiği günler olduğu için tarihi günler yaşıyoruz. Bu yıl 18 Martta Gelibolu yarımadasının her iki ucunda da şenlik, tören var. Abide tarafında zafer kutlamaları yapılacak, Marmara girişinde ise köprü hizmete açılacak.

Çanakkale savaşında deniz harekatları çok önemli bir yer tutar. İtilaf devletleri önce kara savaşını pek düşünmemişlerdi, birleşik bir filo ile Çanakkale boğazını geçip, soluğu İstanbul’da alacaklarını sanıyorlardı. Bu amaçla 19 Şubat 1915’ten, 18 Mart 1915 tarihine kadar boğazda bir dizi deniz operasyonu düzenlediler. En büyük saldırı 18 Martta gerçekleşti fakat bu saldırı onlar için bir hezimet olduğundan karaya çıkartma yapmaya karar verildi. Bundan sonra denizdeki gemilerden Osmanlı tabyalarına topçu ateşi devam etse de asıl savaş karada devam etti.

Savaşın kaderini değiştiren en önemli anlardan biri şüphesiz 18 Mart günü kazanılmış zaferdir. Çanakkale boğazı kabaca 62 kilometre uzunluğunda 1,2/7 kilometre genişliğinde bir boğazdır. En dar noktası Çanakkale il merkezi ile Kilitbahir köyü arasındadır. Osmanlı ordusu, savaş öncesinde boğazı korumak için özellikle bu en dar bölgeye kıyıdan kıyıya birkaç hat boyunca mayın döşemişti. Bunun haricinde zaten boğaz boyunca karşılıklı yerleştirilmiş kaleler ve tabyalarla da koruma sağlanmaktaydı. Esasen Kepezden Nara burnuna kadar boğazın en dar bölgelerinde 9 sıra mayın hattı bulunmaktaydı.

İtilaf devletlerinin birleşik filosu Şubat ayından beri devam ettirdiği çeşitli geçiş girişimlerinden tatminkar bir sonuç alamamıştı, 18 Martta ise nihai hücumu yapmayı planlamışlardı. Bu aşamada önce mayın arama gemileri bölgeyi mayınlardan temizleyecek, daha sonra filo Marmara denizine doğru yol alacaktı. Osmanlıya ait tek bir savaş gemisi bile bu savaşa katılmamıştır.

O gün savaşın kaderini değiştiren şey ise Nusrat mayın gemisinin gece karanlık liman bölgesine kıyıya paralel olarak döşediği bir sıra mayındır. Bu mayın sırasının bir filoya bu kadar çok zarar vermesi ise bir tesadüf değildi, çünkü daha önce filonun boğazı geçme girişimlerinde gemilerin kıç taraflarını karanlık limana vererek boğazdan çıktıklarını gözlemlemişlerdi. İşte bu gözlem sayesinde tam olarak nereye mayın döşemeleri gerektiğini biliyorlardı. Sonuç olarak o savaşı kahraman askerlerin üstün zeka ve gayreti kazanmıştır, mucize olan taraf bu kadar az bir imkanla, bu sonucu almış olmaktır. O gün ittifak devletlerin donanmasından Irresistable, Ocean, Bouvet zırhlıları  batmış, Inflexible, Agamemnon, Goulois ve Souffren de ağır hasar almıştır. Batan gemilerde 44 top kaybedilmiş ve 800 gemici ölmüştür. Bu harekat sırasında Türkler 79 şehit ve yaralı, Almanlar da 18 ölü ve yaralı vermiştir.

Bu günün sonunda, itilaf devletleri  artık boğazı deniz yoluyla geçemeyeceklerini anlayıp, karaya çıkma kararı aldılar. Birinci cihan harbinin en önemli cephelerinden biri itilaf devletlerinin yenilgisiyle başlamıştır, aslında bütün savaş boyunca yaptıkları en başarılı iş yarımadayı boşaltma hareketidir. Kendi fikrimce bu savaşta itilaf devletlerinin ciddi yönetim hataları olmuştur, komutan Gökçeada’nın arkasındaki gemiden bu cehennemi okumayı başaramamıştır.

Gelibolu yarımadasının Marmara denizi girişinde Gelibolu ve Lapseki ilçeleri arasında bir asma köprü yapıldı. Yapım aşamasında bölgedeki çok önemli tarihi sit alanları ve fay hatları dolayısıyla köprünü yeri bir hayli zor belirlendi. Şu anda 2 kilometreden uzun orta açıklığı ile dünyanın en uzun asma köprüsü unvanını taşıyor. Köprümüzün adı 1915 Çanakkale köprüsü, mimarisinde Çanakkale savaşlarına atıfta bulunan ögeler de var.

Bu güne kadar Çanakkale boğazının iki yakasına geçiş sadece feribotlar vasıtası ile sağlanıyordu. Özellikle yaz aylarında ve Çanakkale savaşı için özel günlerde karşıya geçmek için saatlerce sıra bekliyor, sırf bu yüzden karşıya geçişlerimizi kısıtlı yapıyorduk. Şimdi karayolu alternatifimiz var, ama bu pahalılıkta geçmek gene de zor görünüyor.

Bu Cuma günü umarım açık havada açılış yapılacak. Birkaç günden beri İspanyadan gelen toz bulutundan göz gözü görmüyor, umarım yarın en azından hava gösterisini izleme şansımız olur. Trafiğe kapatılacak yollar olacağı için hiç dışarı çıkma niyetinde değilim, bizim evden köprü görünüyor, yani köyden izleyeceğim.

BU GÜN ZEYTİNYAĞI TADIMI YAPTIK, ARTIK ZEYTİNYAĞINA DAHA DA ÇOK SAYGI DUYUYORUM

Bu şehirde hemen herkesin toprağı olduğu için, kendi zeytin ağacı var, birçok aile kendine yetecek zeytinyağını ve sofralık zeytinini kendi ağaçlarından elde ediyor. Ancak gastronomi derneğimizin bünyesinde birkaç profesyonel zeytinyağı üreticisi, bir de bu konuda çalışmaları olan öğretim üyesi var.

Kendinden izin almadığım için adını zikretmeyeceğim, hocamızın liderliğinde zeytinyağı tadımı yaptık. Daha önce zeytinyağı tadımını televizyon programlarında izlediğim için çok merak ediyordum. Hocamıza bu tadımı yaptırması için ciddi sözel baskı uyguladım diyebilirim. İyi ki ısrar etmişim; birkaç kez şarap tadımına katılmıştım ama zeytinyağı tadımının da şarap tadımı kadar incelik taşıdığını bilmiyordum.

Daha önce okuduğum ve bu gün de üzerinde durulan çok önemli bir nokta var. Zeytinyağı bir meyve yağı olduğu için zeytin dalından toplandığı anda bozulma başlıyor, bu nedenle hemen sıkılması gerekiyor. Hatta büyük üreticiler, sıkım işlemini hemen zeytin tarlasında yapıyorlar, mesela sıkım makinesinde bir arıza varsa, arıza giderilene kadar zeytin toplanmıyor, yani gurme zeytinyağı üreticileri zeytini dalından kopardıktan hemen sonra sıkıyorlar. Bizim sıkım fabrikalarında bekleme süresi olabiliyor.

Bu gün öğrendiğim ve çok etkilendiğim bir bilgi, zeytinyağının son kullanım tarihi diye bir şey yok, ancak önerilen son kullanım tarihi var. Sıkımdan sonra en çok 18 ay içerisinde tüketilmesi gerekiyor. Bu tarihten sonra lezzet özelliği azalıyor. Bazen üreticiler, geçen yıldan elinde kalan yağı ziyan olmaması için yeni yağa katıyormuş, oysa bu uygulama yeni ürünün lezzetini bir iki ay içinde kaybetmesine neden oluyormuş.

Zeytinyağının artık herkesin bildiği bir asit oranı var, 0,8 in altında olması çok değerli, 3,5 ve üzerinde ise yenilen bir ürün olmaktan çıkıyor. Extra virgin, virgin olive oil terimleri natürel zeytinyağının asit oranını belirtiyor.

Erken hasat, taş baskı, soğuk sıkım, kombine, rivyera vb bir sürü teknik terim var.

Erken hasat anladığım kadarıyla pek de akıllıca bir iş değil, zaten biraz da ticari amaçlı kullanılan bir terim. Çünkü zeytinin yağlanmadan yağının alınması demek anlamına geliyor. Bu yağ daha yeşil görüntülü olduğu için, bu görünümü sağlamak için zeytin yaprağı kullanıldığı durumlar oluyormuş.

Taş baskı ise tarihi zeytinyağı sıkma yöntemi olduğu için şimdi slogan olarak söylenen bir sözmüş, yoksa gerçekten taş değirmende sıkma işlemi zeytini ısıttığı için yağın kalitesini düşüren, üstelik mikrop bulaşmasına neden olabilecek bir yöntem olduğu için kullanılmıyormuş.

Zeytin sıcakta bozulduğu için mutlaka soğuk sıkım gerekiyor. Eskiden zeytin dolu çuvalları üst üste koyar ve yağın süzülmesini sağlarlarmış, gerçek sızma zeytinyağı bu.

Şimdi bütün işlemler makinelerde yapılıyor, yıkama, ayıklama, sıkma, sudan ayırma peş peşe yapıldığı için kombine yöntem deniliyor.

Natürel zeytinyağı zeytinin sıkılmasından elde edilen yağlar natürel zeytinyağı olarak isimlendiriliyor ve asitlik derecesine göre extra virgin, virgin gibi rütbelendiriliyor.

Rafine ve rivyera yağlar ise işlem görmüş yağlardır. Sağlığa zararlı olmayan ama artık zeytinyağı denilmesi bile gerekmeyen yağlar. Rafine yağ deyince asit oranı çok yüksek zeytin yağının sabun, şampuan olarak kullanıldığını ve yenilmediğini biliyoruz. Bu kalitedeki yağları yenilebilir hale getirmek için rafine ediliyor (ayrıntı bilmiyorum) sonuçta sağlıklı, yenilebilir, ancak kokusu ve tadı çok daha farklı bir yağ elde ediliyor. Rivyera yağ bu rafine yağa tat ve koku için belli oranlarda natürel zeytinyağı eklenerek elde ediliyor.

Zeytinyağının biyokimyasal olarak tekli doymamış yağ asidi olmasına karşılık trans bir yağ olduğu için biyo yararlanımı çok yüksek bir yağdır, yani gerçekten çok faydalı bir yağdır. Rafine ve rivyera yağların bu özelliği tam olarak devam ediyor mu bilmiyorum.

Bu gün bütün bu bilgili aldıktan sonra tadıma geçtik.

Zeytinyağının bazı hataları olabilirmiş, bütün hatalar tadından anlaşılabiliyor, örnek isterseniz metal tadı, sirke tadı, çürük tat alınabiliyor.

Biz bugün Çanakkale’nin üç yarı köyünde üretilmiş, hatasız 3 yağ tattık.

Tadımı sabah hafif bir kahvaltı yapıp, saat 10-12 arasında, kahve, sigara içmemiş, sarımsak gibi ağır kokulu gıdalar tüketmemiş, yarı aç halde yapmak gerekiyor.

Şarap tadımından farklı olarak rengi ve berraklığı çok önemli değil, bu nedenle profesyonel tadımlarda mavi bardak kullanılırmış, biz o kadar mavi bardak bulamadığımız için normal cam bardak kullandık.

Bardağa biraz yağ koyuluyor, bardağı ağzı, aroma kaybını önlemek için kapatılıyor, bardak avuç içinde ideal olarak 28 dereceye kadar ısıtılıyor. Bundan sonra 2 burun, bir ağız, bir boğaz aşaması var.

Bardak ısındıktan sonra burun bardağa iyice sokulup sert ve keskin bir nefes alınıyor. Aldığımız kokuyu fark etmek için, birkaç nefes dinlenmek gerekiyor. Sonra ise yine yağa iyice yaklaşıp, uzun ve rahat bir nefes daha alınıyor. Gene soluklanıp, içindeki kokuların ayırdına varmak lazım.

Ancak bundan sonra yağ ağza alınıyor, önce dil üzerinde iyice oyalayıp, sonra yavaşça boğazdan indiriliyor. Bu kez dilde ve boğazda bıraktığı tatlar irdeleniyor.

Kendini tamamen koku ve tat duyumsamalarını fark etmeye adadığın bir zaman dilimi. Böylece daha önce farkında olmadan yuttuğun yağı şuurlu bir şekilde fark ediyorsun.

Meyvemsi özellikler; badem, elma, kayısı, çimen, ananas gibi koku tatlar aranıyor. İkinci aranan özellik ise acılık derecesi, dilde olmamış meyve acısı gibi mi, tanenli mi, boğazda biber gibi yakıcı bir acı mı diye bakılıyor.

Tabii her tadım sonrasında su içmek, elma ya da ekmek yemek ve bir önceki yağın tadı tamamen kaybolana kadar beklemek gerekiyor.

Üç ayrı zeytinyağını peş peşe tadınca aradaki farkları net olarak anladık, ilginç olarak boğazda acı tat bırakan yağları daha çok beğendik.

İlginç bir deneyim olduğunu söylemem lazım. Zeytinyağına saygım arttı. Farkındalıkla (şuurla) ve şuursuzca yapılan eylemlerin farkını yeniden deneyimledim, adeta mindfullnes çalışmasıydı.

SİZİN ARAMA SAĞLAYANINIZ YOK MU?

Galiba iyice yaşlandım, eskiden ‘öz Türkçe’  yani yeni moda kelimeleri kullanınca büyüklerimiz ‘bu nasıl söz’ diye bize kızarlardı. Şimdi artık nesil karşıtlığının yanlış tarafındayım, ben gençlere ‘bu nasıl Türkçe’ diye kızıyorum.

Geçen yıl evde mahsur kaldığımız sürelerde önüme gelen online eğitimi almıştım. Bunlardan biri de fitoterapi eğitimiydi. Bunca eğitim programı arasında hiç memnun kalmadığım ve boşuna para verdim diye düşündüğüm tek eğitim de buydu.

Elimi verdim kolumu kurtaramıyorum. Şimdi ayda bir farklı numaralardan beri arayıp bir başka kurslarına başvurduğum için ‘ARAMA SAĞLADIK’ diyorlar. Oysa ben hiçbir yeni kurslarına başvurmadım, çünkü o kurumdan aldığım tek kurstan hiç memnun kalmadım.

Tamam, anlıyorum eski müşterileri arayıp, yeni programlarını hatırlatmaları, aranan için neredeyse taciz boyutlarına vardığı halde, satıcı firma açısından olağan kabul edilen bir pazarlama tekniğidir.  Ancak şu ARAMA SAĞLADIK lafı nereden çıktı? Kim icat etti? İşte bunu hiç anlayamıyorum.

Benim bildiğim telefon edince aradım demek yeterlidir, arama sağlamak da neyin nesi? Sanki telefon ederek bana keyif bağışlıyorlar. Açıkça taciz  ‘sağladıkları’ için minnettar mı kalmam bekleniyor vallahi hiçbir şey anlamadım.

Her seferinde farklı biri arıyor ve hepsi de aramayı sağlamış oluyorlar. Artık bu nasıl bir söz birliğiyse?

Doğru çizmelerini giyene kadar yalan dünyayı dolaşırmış. Sanırım bir birlerine yalan yanlış konuşma bulaştırıyorlar.

Bundan yıllar önce bir kongreye gitmiştik. Rehberlerden biri otobüsün mikrofonunu eline aldı ve neler yapacağımız açıkladı. Ne yapacağımızı hiç birimiz anlamadık, çünkü kız bizim bilmediğimiz bir gramerle konuşuyordu. Mesela saat onda salonda olmuş olacağız diyor. Her fiili olacağız ile belirtiyor. Gelmiş olacağız, görmüş olacağız, yemiş olacağız…

Olacağız, varacağız, yiyeceğiz, gideceğiz… Türkçe böyle konuşulmaz mı? Hele bir sözü var ki üzerine destan yazabilirim. Otele  DÖNÜŞ YAPMIŞ OLACAĞIZ dedi. Türkçe otele DÖNECEĞİZ denmez mi?

Dönüş yapmak ne demektir? Hele ki dönüş yapmış olmak nereden çıktı? Hangi gramer ormanında kayboldun da yolunu bulamadın?

Sanırım uzun yıllar Avrupa’da yaşadı, o nedenle bu kadar yersiz ve sık ‘to be’ fiili kullanıyor diye düşündüm.

Devamı var; ilk rehberin konuşması bittikten sonra İstanbul’dan bizimle birlikte gelen ve o ana kadar normal konuşan bir başkası mikrofonu aldı. Ve, iki arada bir derede ona da olanlar olmuştu; o da katılmış olacağız, olmuş olacağız, sağlamış olacağız diyerek bizi ‘to be’ bombardımanına tuttu. Yani yanlış konuşmak için, tek sefer yanlış konuşma dinlemesi yetti. Neyse ki ilk rehberle sadece bir kaç saat beraberdik, böylece kongre boyunca geçirdiğimiz birkaç günde bizim kıza to be’yi unutturmayı başardık.

Bir sürü yeni nesil kullanım duyuyorum, çoğu da bir sefer herhangi bir dizide duyulup, canla başla benimsenmiş İngilizce Türkçesi diyebileceğim ya da tamamen uydurukça söylemler.

Mesela kendini başkasıyla tanıştırırken; Ahmet ben. Bu tamamen uydurmaca bir tanımdır. Türkçede adım Ahmet denir. Ahmet ben denmez. Böyle bir kalıp yoktur.

En rahatsız olduğum yeni kalıplardan biri de;  yapmam mı, sevmem mi,  gelmem mi kullanılmasıdır. Sen istersin de ben iki elim kanda olsa bile, yapmaz mıyım? Uzun zamandır görüşmedik, çağırırsın da gelmez miyim? Bu kadar güzel kokan çiçeği sevmez olur muyum? İşte bu şekilde kullanılır.

Son zamanlarda çok sık kullanılan; hayatta en son istediğim şey, seni üzmek gibi bir cümle de yoktur. Türkçede seni üzmeyi asla istemem, hayatta üzülmeni istemem şeklinde söylenir.

Sadece gramer yanlışları değil ki? Sesler de yalan yanlış söylenir oldu. Bütün kızlar ş ve s seslerini birbirinin yerine söylemeye başladı.

Yazarken de bütün bitişik yazılması gereken –de, -ki ekleri ayrı yazılmaya başladı. Şehir de yazılışı, sadece kasaba değil şehir de sular altında kaldı cümlesinde doğrudur, beni arayan şehirde bulur cümlesinde ise bitişik yazılmalıdır. Sen de arabaya binecek misin doğru. Kalem sende mi doğru.

Sende arabaya binecek misin olmaz, kalem sen de mi olmaz.

Biraz insaf yahu.

KENDİ HALİNDE EV AŞÇISI İKEN, YEREL ÖZELLİKLERİ SAVUNMAK ADINA BİRDENBİRE KENDİMİ GASTRONOMİ DERNEĞİ GENEL SEKRETERİ BULDUM

Geçen haftalarda Çanakkale Gastronomi Derneği adı ile yeni bir dernek kuruldu. Birkaç kişi, birkaç aydan beri,  kendi aralarında konuşup, bu şehirde böyle bir derneğe ihtiyaç olduğunu düşünmüşler. Bu çekirdek ekibin içerisinden biri beni tanıdığı için son anda dahil olmamı istedi, ben de derneğe kurucu üye olacak kişilerden bazılarının adını daha önceden duymuş olduğum için hevesle kabul ettim.

Nasıl oldu anlamadan yönetim kuruluna da adımı yazdılar. Böylece son birkaç haftadan beri, ben de diğer yönetim kurulu üyeleriyle birlikte bir valiye bir belediyeye, (gelecek ay artık kim bilir hangi kamu ya da sivil toplum kuruluşlarına bilmem) koşturup duruyorum.

Dernek resmi olarak kuruldu, şimdi geriye üç nalla bir at kaldı.

Bu derneğe katılma sebeplerimin başında hem üyelerin içinde ciddi derecede doğa meraklısı, yerel üreticilerin olması, hem de derneğin özellikle yerelliği savunması.

Globalleşme adı altında ‘tek tipleşme’, ‘aynılaşma’ hareketinden aşırı derecede rahatsız oluyorum. Her şeyde moda var ve sen bu modaya uygun değilsen ayrıksın. Herkes aynı kotu giyecek, aynı estetik ameliyatı olacak, aynı saati takacak, aynı kahveyi içecek, aynı şey yiyecek, aynı mekanda eğlenecek, of be of.

Hadi her insan dilediği gibi yaşamakta özgürdür diyelim, ama bütün toplumlar bin yıllardan beri kendi yaşam şekillerini, yaşadıkları coğrafyayı, sahip oldukları kaynakları, iklimi, inanç sistemlerini ve daha bin bir ayrıntıyı damıtarak, kendilerine en uygun bir şekilde geliştirmiştir. Bu gün ise globalleşme adı altında herkesin benzer şekle girmesi bekleniyor. Çok yanlış.

Daha da vahimi bitkiler ve hayvanlar da yaşadıkları coğrafyaya uygun bir şekilde binlerce yıldan beri evrilerek bu günkü hallerini aldılar. Bir bölgede yüzyıllardan beri en iyi taneler seçile, seçile ulaşılan bir tohum, o bölgenin iklimine, börtü böceğine, toprağının bileşimine en uygun DNA’yı taşımaktadır. Oysa tarımda, glaballeşme adı altında DNA’sıyla oynanmış, kısır, bölgenin koşullarına uyumsuz ve diğer bitkilere saldırarak gen aktaran işgalci tohum kullanılıyor. Bu hem toprağı kırılgan hale getiriyor, hem de üreticiyi dışarıya (emperyalist ülkelere) muhtaç bırakıyor. Hem doğaya hem ekonomiye hem de akla zarar bir tutum.

Bütün coğrafi bölgeler, dağıyla, ovasıyla, deniziyle, rüzgarı, karı, güneşi, bitkisi, hayvanı ile benzerleri olan ancak tıpa tıp aynısı olmayan, dolayısı ile biriciklik özelliği taşıyan çevrelerdir. Her bölgede yaşayan insanların besin elde etme, saklama, pişirme, beslenme alışkanlıkları, hatta sofra adabı   yeme içme (gastronomi) kültürü adı altında yerel kalması ve gelecek kuşaklar için korunması gereken somut olmayan kültürel mirastır. 

Çanakkale bölgesi de bu bağlamda tarihi, coğrafyası ve beşeri özellikleri ile gerçekten de gastronomi şehri olmayı hak ediyor.  Birkaç yıllık gözlemlerime dayanarak tespit ettiğim bazı özellikleri paylaşmak istiyorum.

Bölgenin gastronomi tarihi oldukça renkli; mesela zeytin bolca yetişen bir ürün,  zeytin ağacının olduğu bölgeler neredeyse Roma İmparatorluğunun sınırlarını gösterir, Romalılar da zaten soylarını Truva’ya dayandırırlar. Bundan başka  üzümün ilk kez Bozcaada’da ehlileştirildiğini, Osmanlı Sarayının et ihtiyacını Biga çevresinden karşıladığını, Gelibolu’da on yedinci yüzyıldan beri balık işleme atölyelerinin olduğunu biliyoruz. Bunlar ve daha bir çok ürünle ilgili çok önemli tarihi bilgilerin gün yüzüne çıkartılması gerekiyor.

İkincisi coğrafi konumu nedeniyle hem Akdeniz mutfağının hem de Anadolu mutfağının özelliklerini taşıyor. Akdeniz mutfağı deyince akla gelen deniz ürünleri, otlar, şarap ve zeytinyağı dörtlüsünün, dördü de var. Anadolu mutfağı deyince hemen akla gelen hayvancılık, süt ve süt ürünleri, et ve et ürünleri, tarım ürünü olarak buğday, pirinç üretimi  var.

Üçüncü özellik ise  bu şehrin yakın tarihinde mübadeleler çok önemli yer tutuyor. Kısa zaman içerisinde, bu etnik ve kültürel farklılıkların önemini kavradım, hemen her ailenin tarihinde Balkanlardan ya da başka yerlerden göç hikayesi var. Böylece birçok kültürün birleşmesinden meydana gelen, melez bir mutfağı olmalı diye düşünüyorum.

Mesela kahvaltı salçası diye hazırladıkları sos, klasik balkan sosları ile oldukça benzeşiyor. Bölgenin kültüründe çok önemli yeri olan ‘hayır’ yemeklerinin, hatta cami önlerinde, sokaklarda, nohutlu tavuklu pilav dağıtılmasının, Alevilerin ‘lokma’ paylaşımı geleneğinden geldiğini düşünüyorum.

Bölgenin seramik kap kaçak açısından da tarihi değeri çok büyük, tarihin her devrinde seramik üretimi önemli olmuş, mesela Parion antik kentinde dünyanın ilk biberonları ortaya çıkarıldı.  Bu gün bile seramik önemli, şehrin simgelerinden biri hatta ismi bile ÇANAK.

Bu özelliklerin yanı sıra Çanakkale bölgesinin ekonomisi hala büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa bağlı, en büyük sanayi tesisleri balık işleme ya da seramik fabrikaları.

Fakat burada büyük sorunlar var, benim tespit ettiğim bazı sorunlar şu şekilde sıralanabilir.

Tarım büyük ölçüde yabancı tohumlarla yapılıyor. Neyse ki, köylerde halen birçok üründe atalık tohum mevcut, son yıllarda Çanakkale Belediyesi atalık tohum bankası da kurdu.

Tarımda çok önemli bir başka sorun da aşırı miktarda zirai ilaç ve bilinçsiz su kullanılıyor olması. Nedense suyun temizliği de kimseyi ilgilendirmiyor. Ne yazık ki köylerde bütün çöpler derelere dökülüyor, bunun önüne geçmek neredeyse imkansız görünüyor.

Bu bölgenin meyvesi sebzesi çok lezzetli oluyor, talep olunca herkes meyve ağacı dikiyor. Üreticinin en büyük sorunlarından biri de ürününün elinde kalması oluyor. Köylerle yakın teması olan kişilerden aldığım bilgiler, genellikle meyvelerin elde kaldığını gösteriyor.

Bölgede bol miktarda yenilebilir otlar ve aromatik bitkiler endemik olarak bulunuyor. Şimdilik bunların ekonomik değere dönüşmesi de son derece sınırlı.

Önümüzdeki yıllarda ise, boğazdaki köprünün bölgeye aşırı nüfus çekmesi ve tarım arazilerinin şehirlere, eko turizm adı altında turistik tesislere kaydırılması, tarım ve hayvancılığı zora sokacaktır.

Geçen yıl bir karabasan gibi denizlere çöken kirlilik, en büyük işvereni balık işleme fabrikası olan bu kentte nasıl sonuçlar verir görmemek için kör olmak lazım.

Yani gastronomi açısından hem bir sürü avantajı hem de çevre kirliliği, nüfus ve globalleşme baskısı altında bir sürü dezavantajı olan bir şehir.

Bunlar benim kendi  gözlemlerim, şimdi bir de işleri bilen kişilerle bir araya geleceğim. Umarım bu dernekte iyi bir sinerji yakalar ve faydalı projeler yaparız.

LODOSUN YAŞLI GÖZÜ KANAMAYA BAŞLADI

Çanakkale rüzgarı ile ünlü bir kent, öyle ki antik zamanlarda bu bölgenin rüzgarına özel bir isim bile vermişler; adı BOREAS. Ege denizinden gelen gemiler boğaza ulaştığında, rüzgar boğazda ilerlemeye uygun yöne dönene kadar Truva şehrinin limanında beklermiş. Antik dönemde, bu coğrafyanın rüzgarına özel isim verilmesine şaşırmamalı, o zamanın denizcileri rüzgarı adeta gemi motoru niyetine kullanmışlar.

Truva şehrinin bir zamanlar bu denli önemli olma sebebi, iki denizi birleştiren yolun çok önemli bir kavşak noktasında yer almasıdır. Beşeri tarihin o dönemi için dünyanın en önemli su yollarından birine hakim pozisyonda olmanın her açıdan ne kadar değerli olduğunu anlamak için çok düşünmeye gerek yok, benim kendi düşünceme göre Truva savaşları bir erkekle kadının yasak aşkı sonucunda değil, çok önemli ticari kavşağı elde etme ve bölgenin ticaretine hakim olma çabasıyla belki de görünürde çok sudan (belki gerçekten de uygunsuz bir ilişki) bir sebeple çıkarılmış bir savaştır.

Yüzyıllar içerisinde Truva şehrinin çok korunaklı limanı nehrin taşıdığı alüvyonlarla dolduğu için şimdi burada koy değil, verimli bir sulak ova (Çanakkale domatesi bu ovada yetişiyor) bulunmaktadır.

Gerçekten de hemen her gün bazen tatlı, tatlı çoğu zaman kendini hissettirecek şekilde, bazı günler ise amansızca esen rüzgarların iklime damga bastığı bir coğrafya burası.

Kuzey yönünden gelen bütün rüzgarlara (karayel, yıldız, poyraz)  genel olarak poyraz deniliyor ve burada yaşadığım 5 yıl içinde iklimle ilişkili olarak en net anladığım şey; kuzeyden gelen rüzgarlar bölgeye soğuk hava getiriyor ve şiddetli rüzgar ısıyı daha da düşük hissedilmesine neden oluyor.

Güneyden gelen rüzgarlara (keşişleme, kıble, lodos) ise genel olarak lodos deniliyor, lodos elbette sıcak hava ile ilişkili, bu mevsimde esen lodosun ardından yağmur geliyor. Bu nedenle burada lodosun gözü yaşlıdır deyimi var. Genellikle Kasım ayında güneyden esen rüzgarlar yağmura neden olduğunda genellikle yön değiştirip poyraza dönüyor ve kış havaları bastırıyor. Bu yıl bu hava değişimi kasım sonuna denk geldi ve yağışlar Aralık başında başladı.

Gün doğumu ve günbatımından esen rüzgarlar ise çok sık olmamakla birlikte esince boğazda ani fırtınalara, ardından da ani sıcaklık düşüşlerine sebep oluyor.  

Fakat şu var ki, dünya gezegeni birkaç on yıl sonrasında beklediği iklim krizinin içine bir anda düştü ve hazırlıksız yakalandı. Son iki yıldan beri olan her iklim olayı normal sınırlarının oldukça üzerinde ve felaket boyutlarında meydana geliyor. Geçtiğimiz hafta yaşanan meteorolojik olaylar, bölgede normalde de yaşanan lodos, ardından gelen ısı düşmesiydi, ancak alışılagelenden çok daha sertti. Lodos fırtınası, çatıları uçuracak, tırları devirecek kadar güçlü oldu ve maalesef can kayıplarına bile sebep oldu. Ardından gelen yağmurlar eğer eylül ekim ayları kurak geçmemiş olsaydı (toprak kuru idi) sellere neden olacak kadar güçlüydü. Yüksek yerlere yılın ilk karı düştü.

Fırtına dindikten sonraki gün şehre inerken benim bir ton gelen dolayısıyla çok sağlam bir yer tutuşu olan aracım, sözüm ona hafiflemiş rüzgardan yoldan havalanacak gibi etkilendi. Ardından 10 dakika içerisinde sert bir sağanak, bir dakikalık dolu yağışını, ayaz ve güneş izledi.

Bir günde hatta bir saatte dört mevsim geçişini Karadeniz’de çok yaşadım, ancak burada bu denli ani ve sert değişimi ilk kez görüyorum. Gerçekten de beklenen iklim krizinin aniden koynuna düştüğümüzü fark etmemek imkansız.

Bu sene ilk kez hiç olmazsa bazı ağaçları  sararak kış soğuğundan korumayı düşünüyorum.

KALABALIKTAN BUNALDIĞIM BİR HAFTA SONU GEÇİRDİM, BU SALGIN KALAN AKLIMI DA YİTİRMEME SEBEP OLMUŞ

Geçen hafta sonu fakülteden sınıf arkadaşlarımızla birlikte kahvaltı yapacağımız bir toplantı için İstanbul’a gittim. İstanbul’a en son gidişimin üzerinden neredeyse 2 yıl geçti, son gidişim Anadolu tarafındaydı, Avrupa tarafına son gidişimi ise tam hatırlayamasam da sanırım en az 2,5 yıl olmalı.

Son iki yıldır, neredeyse bütün vaktimi köyde geçirdim, aşılandıktan sonra sınırlı sosyalleşme olanağı bulsam da ciddi ölçüde münzevi hayatı yaşadım.

İnsan tuhaf bir yaratık; ya da en azından ben, kendim tuhafım. Bütün hayatım, özellikle de çalışma hayatım boyunca kalabalıktan şikayet ettim.  KTÜ’de çalıştığım 25 yıl boyunca her gün ortalama 500 kişi ile muhatap oluyordum. Bu sayıyı uydurmadım, günlük poliklinik hasta sayımız, onların anne babaları (çok zaman daha da kalabalık olabiliyorlar), serviste yatan hasta sayısı, girdiğim derslerdeki öğrenci sayısı, asistan sayısı, meslektaşlarım derken sadece iş saatlerimde iletişime girdiğim kişi sayısını, minimumda tutarak hesapladım.

Bir gün boyunca hiç üşenmeyip anlık olarak defalarca, hastane odamdaki kendim dışında kafa sayısı saydım, gün içerisinde 7-14 arasında değişiyordu, bir an bile yalnız kalmıyordum. Kışın en soğuk günlerinde bile bu ufacık odada havasızlıktan ölmemek için pencereyi açık tutardım.

Kimse, ama hiç kimse sıra beklemek istemezdi, ben de aynı anda hem telefonla konuşup, hem hasta sahibine hem de o anda odama dalan asistan, görevli, şikayetçi (Allah o an için artık ne verdiyse) ile konuşmayı başarmayı öğrenmiştim.

Sonra bir anda, ben gene iki kişiyle aynı anda konuşup sorun çözerken, odama baş asistan daldı ve artık aile saadetini tehdit edecek şekilde bunaldığından, asistanların nöbet listelerine yaptıkları itirazlardan bahsetmeye başladı. Hiç unutmuyorum o saniyede birden bire sesler kafamda uğuldamaya ve karşımdaki kişiler bir sis perdesinin ardından görünmeye başladı. İşte bu tek andan sonra, biri konuşurken bir diğeri araya girdiğinde ben bloke oldum, ne yeni konuşmayı ne de devam etmekte olan konuşmayı duyabildim. Bence bu beynimin bana artık tükendiğini söyleme şekliydi. Ben de insanlara artık tek tek konuşun demeye başladım. Bu kez benim anında cevap vermeme alışık kişiler için bu kibir olarak algılandı. Neyse ki bu durumdan kısa bir süre sonra muayenehane açtım ve gerçekten artık odama giren, çıkanı kontrol edebilmeye başladım, böylece işler düzene girdi. Muhtemelen bu yeni işim, oldukça yoğun olmasına rağmen bir şekilde dinlenebilmemi, hastama istediğim kadar zaman ayırabilmemi, akşam eve kurşun yemiş gibi dönmememi sağladı ve beni tükenmişlikten kurtardı.

Sonuç olarak özellikle de çalışma hayatımın son 15 yılında alabildiğim yıllık izinleri (çoğunu yaktım) evde sadece yatarak geçirdim. Bütün bu yıllar boyunca hep, şöyle en azından 3 ay insansız bir adada yaşamayı hayal ettim.

Meğer bu hayallerden bir kaçı eşref saatine denk gelmiş, şimdi kaç 3 aylardır insansız yaşamak zorunda kaldım. Bu kadar yoğun çalışınca sosyal hayatım, hiç son senelerdeki kadar nakıs olmasa da zaten kısıtlıydı, özellikle de gece hayatı hiç bana göre değildir. Ama bu kadar izole olunca da arkadaşsızlıktan içim kurudu. Şu anda sıradan bir misafirlik, bir kahvaltı bana eskiden olduğundan çok daha fazla şey ifade ediyor. Sanırım herkes benimle aynı durumdadır.

Geçen hafta, (nasıl olsa her birimiz aşılarımızı da yaptırdık) büyük bir hevesle İstanbul’daki kahvaltısına katılmak,  önceden gidip birkaç işi halletmek ve biraz da alışveriş yapmak istedim.

İstanbul trafiğine alışık olmasam da ev merkezden uzak, genellikle kendi aracımla gider, şehre inerken metro kullanırım. Bu sefer gidişte ilk şokumu evin kapısını bulamayarak yaşadım, karşımıza yeni hastane açıldı (son gidişimde inşaat henüz başlamıştı), mahallede yollar değişmiş, 3 kere evin önünden geçip siteye ondan sonra girebildim. İstanbul merkezine kendi aracımla gitmemek için bindiğim metroda, alışveriş merkezinde, sokaklardaki kalabalığı görünce gene ödüm patladı, bir an önce köye dönmek için can attım. Özellikle metrodaki kalabalık, insanların maskelerini yalan yanlış kullanmaları beni bayağı ürküttü. Dönüşte taksi kullanmaya karar verdim.

Alışveriş merkezinde dolaşmaktan pek hoşlanmam ama, aylardır, İkea’ya gitmek ve biraz orada vakit geçirmek, birkaç şey bakmak istiyordum. Fakat tam içeri girecekken önünde park etmiş boş bir taksi görünce, belki sonra bulamam endişesiyle, hemen içine atlayıp eve döndüm.

Eğer sınıf arkadaşlarımı bu kadar özlememiş olsaydım, toplantıya falan katılmadan geri dönerdim. Tekrar bir metro hikayesi yaşamamak için toplantıya mecburen kendi aracımla gittim, çantamı da yanıma almış olduğum için, kahvaltıdan sonra derhal dönüş yoluna geçtim. Neyse ki navigasyon beni paralı yollara soktu da trafiğe takılmadan İstanbul’dan çıkmayı başardım.  Tabii sınıf arkadaşlarımı görmek bana çok iyi geldi.

Döndükten sonra kalabalıktan bu kadar bunalmamın sebebini düşünmeye çalıştım. Çünkü neredeyse yetişkin hayatım boyunca yalnızlık özlemi çektiğim kadar son iki yılda kalabalık özlemi çekmiştim.

Anlaşılan bu endişe, yalnızlık, gelecek endişesi, ekonomik zorluklar, sosyal uyarı eksikliği, kendini yenileyememe süreci kalan 3 kuruşluk aklımı da başımdan uçurmuş. Tanıdığım pek çok kişi de benim gibi zorluklar çekiyor. Mesela hayatımda hiç olmadığım kadar vesveseliyim, uyuma zorlukları yaşıyorum, hiç olmadığım kadar derinden fiziksel ve zihinsel konfor alanlarıma bağlıyım. Bu salgının, sadece benim değil, bütün bir nesil olarak hepimizin akıl sağlığı üzerinde kalıcı etkileri olacağı endişesi taşıyorum.

KARADENİZ, SULAR, SELLER, YOLLAR, KÖPRÜLER ve YEREL PİROMAN İŞ BAŞINDA YAZISI

Karadeniz delidir, bir anı ötekine uymaz. Bir bakarsın bardağın içindeki su kadar durgun, bir bakarsın kudurmuş dalgalarla köpük,  köpük. Kudurduğu zamanlar önünde ne liman mendireği durabilir, ne de sahil yolları ne de binalar. Yolları dişleriyle ısırmış gibi söker götürür. Mesela şimdiki sahil yolundan önceki sahil yolunun bizim Pazar’daki evin 5 kilometre batısında bir koydaki 100,150 metrelik kısmının, sürekli deniz tarafından koparıldığını bilirim. Bu yoldan geçerken kim bilir kaç kez dalgaların yola kadar fışkırdığını görürdüm.

Yıl 1999, Şubat ayında bir gece kalmak üzere Ankara’ya gitmiştim. O gece bölgede aniden çıkan ve 2 saat süren bir tufan olmuştu, dönerken uçaktan gördüğüm manzaralar inanılmazdı. Giresun ve Trabzon arasındaki sahil yerleşimleri büyük hasar görmüş, hatta Trabzon limanının mendireğindeki kayalardan biri yerinden oynamıştı. Bu kaya limanın gemi girişine doğru kaydığı için uzun süreyle büyük gemiler limana giremediler.

Kadim zamanlardaki denizciler bu denizden  ölesiye korkardı.  Kaptanlar sefere çıkmadan önce sağ salim dönebilmek umuduyla çeşitli  ritüeller yapardı.  Trabzon’daki Ayasofya Kilisesinin doğu duvarı boyunca yüzlerce gemi, kayık, kadırga resmi ve çeşitli dillerde duvar yazıları vardır. Bu deniz öyle bir deniz ki, yüzyıllar boyunca gemi mürettebatı, denize açılmadan evvel sağ salim dönebilmeyi ya da başlarına bir ey gelirse en azından bu dünyada biz iz bırakmayı umarak bu duvarlara gemilerinin resimlerini ve dillerindeki duaları yazdılar. Gemilerini o denli ayrıntılı çizdiler ki sadece bu resimlere bakarak bu yüzyıllarda Karadeniz’e  açılan gemilerin 4 ana şekilde yapıldığını anlayabiliyoruz.

Bana kalırsa biz de korkmalıyız, ama gözlerimizi inşaat tekniklerimize duyduğumuz hayranlık kör etti, suyla oyun olmayacağını unuttuk, yeneriz sanıyoruz. (Bu cümleyi biz olarak yazma sebebim insanoğlu anlamında, yoksa birçok kişi tehlikenin farkındadır).

Modern hatalar yazmakla bitmez, Rize’de Trabzon’da birçok dolgu alan inşa edildi, üzerlerine adeta yani şehirler kuruldu, bu da yetmezmiş gibi sahil yolu olduğu gibi deniz dolgusu üzerine yapıldı. Mesela Trabzon stadyumu, Giresun Ordu havalimanı dolgu alan üzerine kuruldu. Şimdi yapılmakta olan Rize Artvin havalimanı da deniz doldurularak yapılıyor. Bütün bu inşaatları bir saatte yutmaya muktedir bir denizden söz ediyoruz. Bütün bunlar ne kadar akıllıca yatırımlardır, iyice düşünmek lazım.

Karadeniz; sadece bir durgun bir azgın sularıyla deli değildir, bir doğal afet (tufan) şeklindeki oluşumu ile de, yüzeyden 200 metre derinlerdeki zehirli varlığı ile de, insanı ile de delidir.

Yani nerden bakarsanız bakın delidir.

İşte bu deli denize dökülen sular da ondan aşağı kalmayacak şekilde delidirler. Çoğu yerde denize paralel dimdik dağlar bir set gibi denizin önünde sıralanırlar. Bu dağlar sayesinde denizlen gelen nemli hava yağmur olarak yağar ve dağları yemyeşil bir hale sokar, hatta ülkedeki yegane yağmur ormanları da bu bölgededir. Buna karşılık bu sert yamaçlarda toprak derinliği çok azdır ve bölge erezyona oldukça dayanıksızdır. Hemen bütün derelerin boyları  sadece bu dağların denize bakan yüzleri kadardır, yani oldukça kısadır,  derin vadilerden kanyonlardan geçerek denize ulaşırlar. Her biri senede en az bir kere hatta bazıları birkaç kez taşar, bu taşkınlar eğer ölümlü değilse haber değeri taşımadığı için duyulmazlar. Mesela son yıllarda adı çokça duyulan ve Çayeli ilçesinin içinden denize ulaşan Şairler deresi üzerinde bulunan Ağaran Şelalesi yılda birkaç kez taşar, görseli çok görkemli olduğundan son yıllarda paylaşılıp duruyor, ancak Çayeli için çok ciddi tehlike potansiyeli gözden kaçırılmamalı.

Sonuç olarak bu oldukça yüksekten çok kısa bir zamanda alçalan bu dereler, çok ciddi taşkın potansiyeli taşırlar, kolayca ele avuca sığmazlar, öyle duvarla filan ıslah edilemezler ve sel zamanında da durdurulamıyorlar. Üstelik hemen hemen her 500 metrede bir sel yatakları vardır, sadece yağmur yağdığında şelaleler şeklinde akarlar.

Bu durum bölgenin coğrafi bir gerçeği olduğu için, eski köyler ve yerleşimler genellikle hem derelerin hem de denizlerin kıyılarından uzakta yapılırdı. Eğer uçakla Trabzon’a giderken dikkat ederseniz, bölgede Anadolu’da olduğu gibi toplu yerleşim gösteren köyler yoktur. Evler genel olarak bir sırtı takip ederek tren gibi birbiri peşi sıra dizilmişlerdir. Kıyı yerleşimleri de genel olarak derin bir limanı ve kıyıda bir tepesi olan özel coğrafi bölgelerde,  başka kıyı kentlerine benzemez şekilde sırtını denize dönmüş bir halde gelişmiştir.

Tarihi yollar, dereden hayli yüksekte yamaçların eğimlerini takip eder. Köprüler ise vadinin iki yakasının birbirine yaklaştığı ve kıyıda köprü ayaklarını sağlamca tutacak kayaların olduğu yerlere ve su tahliyesini asla engellemeyecek, yüksek kemerli olarak inşa edilmiştir.

Sonuç olarak eskiden insanlar doğanın güçlerine saygı duyulması gerektiğini bizden daha iyi biliyorlardı.

Şimdi yapılan hataları saymakla bitmez, herkes HES’leri suçluyor, ama bu sadece yapılan yanlışlardan biri.

Bölgede bütün dere yatakları yollar, evler, camiler, resmi binalar, her çeşitten binalarla dolduruldu. Elbette bu binalar aşırı hallerde sel yatağının önünde set oluşturarak,  büyük felaketlere neden oluyorlar.

 Sorsan dereler ıslah edildi. Oysa suyun yatağını daraltan bütün duvarlar sel tehlikesini artırır, dereyi ıslah etmeyeceksin, sel yatağının dışına yerleşeceksin, işte o kadar.

Bu da yetmezmiş gibi sahil yolu yapıldı, böylece boylu boyunca her türlü akıntının önüne set dikilmiş oldu. Dere ağızlarına da ortalama menfezler koyuldu, bu menfezler bol su akımını kaldıramadıkları için hemen her sene birkaç kez şehir sokakları su altında kalıyor.

Yapılan her köprü de dere yatağını iki kenardan daraltarak sadece orta bölgede suyun akmasına izin verecek şekilde inşa edildi. Yani köprü uzunluğu derenin yatak genişliğinden kısa tutuluyor.

Bütün bunlar bir araya gelince ve iklim krizi sayesinde aşırı hava koşullarıyla daha sık karşılaşınca sonuç budur.

Şimdi orta Karadeniz’de olan selin aynısı, 1990 yılında doğu Karadeniz’de olmuştu. Yani bölge sadece kısıtlı, tek bir derenin taşkını sonucunda olan seller kadar, kilometreler boyunca akan her derenin taşkınlarına da açıktır. İşte 31 yıl ara ile, benim 60 yıllık hayatım süresinde bu tanık olduğum ikinci hipersel, 1-2 derenin taşmasında ise hiç söz etmiyorum.

Bu kadar sık sel olan bir bölgede hala dere yataklarını doldurarak iş yapmak nasıl bir iştir? Ben de işte bunu anlayamıyorum.

Önce yangınlar sonra sel derken beynimiz döndü.

Bu arada son 10 gün içinde Çanakkale’nin bir köyünde 8-9 yangın çıktı. Muhtemelen orman yangınları oradaki bir kişinin içinde bir şeyleri tetikledi ve içindeki ‘piroman’ meydana çıktı.

ÇOK TUHAF, NE OLUYORSA İLLA BÜYÜK BİR FELAKET BOYUTUNDA OLUYOR, ŞİMDİ DE ORMAN YANGINI FIRTINASI ÇIKTI.

Geçen yıldan beri salgındır, deniz sümüğüdür, sellerdir, kuraklıktır, depremdir, meteor düşmesidir, akla gelen gelmeyen ne varsa başa geldi. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de muhtemelen ülkenin yaşadığı en yaygın orman yangını salgınını yaşadık. Bizler yangın alanlarından bu denli uzakken gökten başımıza küller yağdı.

Yangın fırtınası da halkı, yangınların iklim krizinden ötürü inanılmaz sıcak geçen havaların sonucunda çıktığına inananlar ve sabotaj neticesinde çıktığına inananlar şeklinde ikiye böldü.

Bence felaket boyutlarındaki sıcaklık ve kuraklık neticesinde çıktı, çünkü yangınlar sadece bizim ülke ile sınırlı kalmadı. Neredeyse bütün kuzey yarım küre bu yangın fırtınalarından nasibini aldı.

Ancak mutlaka insan elinin de felakete katkısı var, çünkü kasten yakılmamış olsa bile ormana atılan her cam parçası, her şişe potansiyel bir yangın çıkartıcıdır. Biz orman kenarlarında mangal yapmayı, çöplerimizi oracığa terk etmeyi seven bir milletiz.

Ayrıca eşeğimizi asla sağlam kazığa bağlayıp, sonra Allaha emanet etme huyumuz yoktur. Önlem almayız, başımıza gelen afetler için hemen görüş açımızın bize ters gelen köşesinden bir ya da birçok suçlu buluruz, hem yardım hem de afette hatası olanlar için, hemen kendi sorumluluğumuzu Allaha havale ederiz. Oysa Allah bize akıl verdi, kullanın diye, ama biz kullanmayı hiç beceremeyiz.

Komşu Azerbaycan’dan yardım geldi, yardım konvoyuyla birlikte ‘olağan üstü haller bakanı’ yani afet bakanı da geldi. Koskoca ülkemizde, üstelik dünyanın en oynak fay hatlarından birkaçının üzerinde olan ülkemizde afet bakanlığı yok. Oysa ülkeyi tehdit eden sadece deprem değil ki, kuraklık, iklim krizleri, seller, orman yangınları gırla gidiyor. Nasıl olur da her yıl tekrarlanan bu afetler için adam akıllı bir seferberlik planı olmaz aklım almıyor.

Evet, her felaket anında afet bölgesine halktan gönüllüler, yardımlar sel gibi akıyor, elbette bu çok güzel bir şey, zorluklar karşısında hemen toplum olarak kenetlenmek ve aynı duygularla yardımlaşmak, gelecek için müthiş bir umut sağlıyor.

İyi ama bu gibi durumlarda gönüllü ordularını sevk ve idare etmek bile devletin görevi değil midir, ya da neden değildir? Son yangınlar o denli geniş alanlarda oldu ki böyle koordinasyonun şart olduğunu gösterdi. Öyle ya gönüllü olarak yardıma gidiyorsun, ya da bir şeyler gönderiyorsun, nerede ne zaman ne kadar ihtiyaç var en azından bu bilinmeyince organizasyon nasıl başarılı olur? Yangına insan gücü lazım ama kendini yakmamak, yangını nereden nasıl durdurmanın gerektiğini gibi teknik bilgileri bilmek lazım değil mi?  Deprem, sel yahut bambaşka bir şey oldu. Bütün bu  senaryolar için eylem planlarının, lojistik ve makinelerin hazır olması gerekmez mi?

Kendi konumdan örnek verecek olursam; herhangi bir felaket anında sahra hastanelerinin nerede kurulacağından tutun, hangi hekimin, hemşirenin nerede görev yapacağına kadar eylem planlarının hazırda durması, hatta görev alacak kişilerin de aralıklarla eğitim alması gerekmez mi?

Ne bileyim çok mu hayal kurdum? Ancak her an hemen her yerinde devasa boyutlarda deprem olabileceği bilinen, her yıl sel, orman yangını, çevre kirliliği, bir sürü afeti olan bir ülkede yaşıyorsam bunları devletimden beklemek hakkım değil mi? 

Ben şimdi kalkıp yangını söndürmeye gitsem, bedensel olarak yeterli olamam, bir de  muhtemelen  düşer, bir yerimi kırar,  bir yerlerimi yakar,  dumandan zehirlenir, yardım edeceğime millete baş belası olurum. Ancak bir felaket halinde hekim olarak seferber edilsem, gör bak nasıl canımı dişime takar, çalışır, 10 kişilik iş çıkarabilirim.

Madem bu kadar çok afeti olan bir ülkeyiz, adam akıllı bir hareket planının da olması ve afet durumlarında büyük bir titizlikle uygulanması lazım.

Biraz da gelelim orman yangını ve orman köyünün köylüsünün bilgeliğine; geçtiğimiz günlerde, yangından evvel, bir yörük kadının keçiler ormana girmezse otlar aşırı büyür ve bu kuru otlarla ormanlar her an yangın tehlikesi ile karşı karşıyadır diye  yaptığı  konuşmayı, şimdi herkes yayınlıyor. Evet, ben 4/5 yıldan beri bir orman köyünde yaşıyorum. Köylülerin bilgeliğine kulak vermek gerek.

Geçen sene bizim köy aşırı yağış aldı ve ilimizde birkaç kez sel oldu. Bu arada bizim evin etrafındaki duvarlardan birinde ufak bir hasar oldu. Bu duvarın yerine bir perde duvar yapmak istedik, temel atmak için toprağı kazınca, bizim arazinin hemen 1 metre dışında, yüzeyden 3/4 metre aşağıda bir yeraltı deresi olduğunu keşfettik. Komşumuza bizim duvara çok güvenmemesini, kendi toprağının kaymasını engellemek için kendi arazisine bizim yaptığımız gibi taş yığarak yamacı güçlendirmesini söyledim. Hayretle anladım ki komşu kadın oradan bir yeraltı suyunun geçtiğini ve bu suyun sadece çok yağış olan yıllarda yamaca zarar verdiğini zaten biliyor.

Bundan önce köylünün koskoca ormandaki her bir ağacı, suyun akma yönünü, her aracı, domuzu, karacayı bilmesine şaşırırdım, toprak altında akan suyu bile biliyorlarsa, toprağın üzerindekini mi bilemeyecekler? İnanılmaz bir bilgelikleri var. Mesela gözleriyle hava tahmini yapıyorlar (bunu ben de biraz öğrendim, ama önümüzdeki birkaç günü anlıyorum, oysa onlar gelecek mevsimi tahmin ediyorlar).

Yani demem o ki, orman köylüsünün yaşadığı ormanı kimse onlar gibi bilemez. Neredeyse DNA’larına kazınmış, inanılmaz bir bilgelikleri var.

Orman köylüsünü küstürmemek lazım, yangına müdahale edebilecek modern bilgiler, hızlı haberleşme ve lojistikle donatılması lazım.

Bir de elbette, vay orman yandı, çok korkunç görünüyor diye toprağı kazıyıp, olur olmaz ağaçlandırmamak lazım. Yanan ormanlar kendi haline bırakılsa birkaç yıl içerisinde güzelce yeşerir, tabiat kendini yeniler, yeter ki insanoğlu daha fazla zarar vermesin.

Aslında yangınları aşırı sıcak ve kuru havaya bağlamak istiyorum, ama geçen bir hafta içerisinde Çanakkale’nin turistik bir köyünden üçü ardışık günlerde olmak üzere tam 4 tane yangın çıktı. Bu kadar tesadüfe de insan artık inanamıyor. Neyse ki, yerel yönetim çok uyanık davranıyor, hemen yangın helikopteri ve itfaiye araçları yetişiyor, yerel gençler de iyi organize oldular,  hemen koşup bir çırpıda yangını söndürüyorlar. Sonuç olarak artık ısı mı desem yoksa başka üç harfliler mi, ormana musallat olanlara şöyle ağızlarının tadıyla bir orman yaktırmıyorlar.

Unutmamak gereken bir gerçek, artık öyle alışık olduğumuz iklim koşulları hatıralarda kaldı, her ne oluyorsa aşırı uçlarda oluyor. Yağmur yağınca sel, yağmayınca kuraklık. Ormanları tehdit eden sadece yangın değil ki, yer altı suları da gün geçtikçe azalıyor, gerçekten göz açıp kapayana kadar çocuklarımıza ‘biz gençken bu yamaçlar hep meşelikti’ diyerek kuru kayalıkları gösterebiliriz.

Ben Elazığ’da mecburi hizmet yaparken bu sözü çok duymuştum.

Show Buttons
Hide Buttons