Category Archives: Genel

KARADENİZ, SULAR, SELLER, YOLLAR, KÖPRÜLER ve YEREL PİROMAN İŞ BAŞINDA YAZISI

Karadeniz delidir, bir anı ötekine uymaz. Bir bakarsın bardağın içindeki su kadar durgun, bir bakarsın kudurmuş dalgalarla köpük,  köpük. Kudurduğu zamanlar önünde ne liman mendireği durabilir, ne de sahil yolları ne de binalar. Yolları dişleriyle ısırmış gibi söker götürür. Mesela şimdiki sahil yolundan önceki sahil yolunun bizim Pazar’daki evin 5 kilometre batısında bir koydaki 100,150 metrelik kısmının, sürekli deniz tarafından koparıldığını bilirim. Bu yoldan geçerken kim bilir kaç kez dalgaların yola kadar fışkırdığını görürdüm.

Yıl 1999, Şubat ayında bir gece kalmak üzere Ankara’ya gitmiştim. O gece bölgede aniden çıkan ve 2 saat süren bir tufan olmuştu, dönerken uçaktan gördüğüm manzaralar inanılmazdı. Giresun ve Trabzon arasındaki sahil yerleşimleri büyük hasar görmüş, hatta Trabzon limanının mendireğindeki kayalardan biri yerinden oynamıştı. Bu kaya limanın gemi girişine doğru kaydığı için uzun süreyle büyük gemiler limana giremediler.

Kadim zamanlardaki denizciler bu denizden  ölesiye korkardı.  Kaptanlar sefere çıkmadan önce sağ salim dönebilmek umuduyla çeşitli  ritüeller yapardı.  Trabzon’daki Ayasofya Kilisesinin doğu duvarı boyunca yüzlerce gemi, kayık, kadırga resmi ve çeşitli dillerde duvar yazıları vardır. Bu deniz öyle bir deniz ki, yüzyıllar boyunca gemi mürettebatı, denize açılmadan evvel sağ salim dönebilmeyi ya da başlarına bir ey gelirse en azından bu dünyada biz iz bırakmayı umarak bu duvarlara gemilerinin resimlerini ve dillerindeki duaları yazdılar. Gemilerini o denli ayrıntılı çizdiler ki sadece bu resimlere bakarak bu yüzyıllarda Karadeniz’e  açılan gemilerin 4 ana şekilde yapıldığını anlayabiliyoruz.

Bana kalırsa biz de korkmalıyız, ama gözlerimizi inşaat tekniklerimize duyduğumuz hayranlık kör etti, suyla oyun olmayacağını unuttuk, yeneriz sanıyoruz. (Bu cümleyi biz olarak yazma sebebim insanoğlu anlamında, yoksa birçok kişi tehlikenin farkındadır).

Modern hatalar yazmakla bitmez, Rize’de Trabzon’da birçok dolgu alan inşa edildi, üzerlerine adeta yani şehirler kuruldu, bu da yetmezmiş gibi sahil yolu olduğu gibi deniz dolgusu üzerine yapıldı. Mesela Trabzon stadyumu, Giresun Ordu havalimanı dolgu alan üzerine kuruldu. Şimdi yapılmakta olan Rize Artvin havalimanı da deniz doldurularak yapılıyor. Bütün bu inşaatları bir saatte yutmaya muktedir bir denizden söz ediyoruz. Bütün bunlar ne kadar akıllıca yatırımlardır, iyice düşünmek lazım.

Karadeniz; sadece bir durgun bir azgın sularıyla deli değildir, bir doğal afet (tufan) şeklindeki oluşumu ile de, yüzeyden 200 metre derinlerdeki zehirli varlığı ile de, insanı ile de delidir.

Yani nerden bakarsanız bakın delidir.

İşte bu deli denize dökülen sular da ondan aşağı kalmayacak şekilde delidirler. Çoğu yerde denize paralel dimdik dağlar bir set gibi denizin önünde sıralanırlar. Bu dağlar sayesinde denizlen gelen nemli hava yağmur olarak yağar ve dağları yemyeşil bir hale sokar, hatta ülkedeki yegane yağmur ormanları da bu bölgededir. Buna karşılık bu sert yamaçlarda toprak derinliği çok azdır ve bölge erezyona oldukça dayanıksızdır. Hemen bütün derelerin boyları  sadece bu dağların denize bakan yüzleri kadardır, yani oldukça kısadır,  derin vadilerden kanyonlardan geçerek denize ulaşırlar. Her biri senede en az bir kere hatta bazıları birkaç kez taşar, bu taşkınlar eğer ölümlü değilse haber değeri taşımadığı için duyulmazlar. Mesela son yıllarda adı çokça duyulan ve Çayeli ilçesinin içinden denize ulaşan Şairler deresi üzerinde bulunan Ağaran Şelalesi yılda birkaç kez taşar, görseli çok görkemli olduğundan son yıllarda paylaşılıp duruyor, ancak Çayeli için çok ciddi tehlike potansiyeli gözden kaçırılmamalı.

Sonuç olarak bu oldukça yüksekten çok kısa bir zamanda alçalan bu dereler, çok ciddi taşkın potansiyeli taşırlar, kolayca ele avuca sığmazlar, öyle duvarla filan ıslah edilemezler ve sel zamanında da durdurulamıyorlar. Üstelik hemen hemen her 500 metrede bir sel yatakları vardır, sadece yağmur yağdığında şelaleler şeklinde akarlar.

Bu durum bölgenin coğrafi bir gerçeği olduğu için, eski köyler ve yerleşimler genellikle hem derelerin hem de denizlerin kıyılarından uzakta yapılırdı. Eğer uçakla Trabzon’a giderken dikkat ederseniz, bölgede Anadolu’da olduğu gibi toplu yerleşim gösteren köyler yoktur. Evler genel olarak bir sırtı takip ederek tren gibi birbiri peşi sıra dizilmişlerdir. Kıyı yerleşimleri de genel olarak derin bir limanı ve kıyıda bir tepesi olan özel coğrafi bölgelerde,  başka kıyı kentlerine benzemez şekilde sırtını denize dönmüş bir halde gelişmiştir.

Tarihi yollar, dereden hayli yüksekte yamaçların eğimlerini takip eder. Köprüler ise vadinin iki yakasının birbirine yaklaştığı ve kıyıda köprü ayaklarını sağlamca tutacak kayaların olduğu yerlere ve su tahliyesini asla engellemeyecek, yüksek kemerli olarak inşa edilmiştir.

Sonuç olarak eskiden insanlar doğanın güçlerine saygı duyulması gerektiğini bizden daha iyi biliyorlardı.

Şimdi yapılan hataları saymakla bitmez, herkes HES’leri suçluyor, ama bu sadece yapılan yanlışlardan biri.

Bölgede bütün dere yatakları yollar, evler, camiler, resmi binalar, her çeşitten binalarla dolduruldu. Elbette bu binalar aşırı hallerde sel yatağının önünde set oluşturarak,  büyük felaketlere neden oluyorlar.

 Sorsan dereler ıslah edildi. Oysa suyun yatağını daraltan bütün duvarlar sel tehlikesini artırır, dereyi ıslah etmeyeceksin, sel yatağının dışına yerleşeceksin, işte o kadar.

Bu da yetmezmiş gibi sahil yolu yapıldı, böylece boylu boyunca her türlü akıntının önüne set dikilmiş oldu. Dere ağızlarına da ortalama menfezler koyuldu, bu menfezler bol su akımını kaldıramadıkları için hemen her sene birkaç kez şehir sokakları su altında kalıyor.

Yapılan her köprü de dere yatağını iki kenardan daraltarak sadece orta bölgede suyun akmasına izin verecek şekilde inşa edildi. Yani köprü uzunluğu derenin yatak genişliğinden kısa tutuluyor.

Bütün bunlar bir araya gelince ve iklim krizi sayesinde aşırı hava koşullarıyla daha sık karşılaşınca sonuç budur.

Şimdi orta Karadeniz’de olan selin aynısı, 1990 yılında doğu Karadeniz’de olmuştu. Yani bölge sadece kısıtlı, tek bir derenin taşkını sonucunda olan seller kadar, kilometreler boyunca akan her derenin taşkınlarına da açıktır. İşte 31 yıl ara ile, benim 60 yıllık hayatım süresinde bu tanık olduğum ikinci hipersel, 1-2 derenin taşmasında ise hiç söz etmiyorum.

Bu kadar sık sel olan bir bölgede hala dere yataklarını doldurarak iş yapmak nasıl bir iştir? Ben de işte bunu anlayamıyorum.

Önce yangınlar sonra sel derken beynimiz döndü.

Bu arada son 10 gün içinde Çanakkale’nin bir köyünde 8-9 yangın çıktı. Muhtemelen orman yangınları oradaki bir kişinin içinde bir şeyleri tetikledi ve içindeki ‘piroman’ meydana çıktı.

ÇOK TUHAF, NE OLUYORSA İLLA BÜYÜK BİR FELAKET BOYUTUNDA OLUYOR, ŞİMDİ DE ORMAN YANGINI FIRTINASI ÇIKTI.

Geçen yıldan beri salgındır, deniz sümüğüdür, sellerdir, kuraklıktır, depremdir, meteor düşmesidir, akla gelen gelmeyen ne varsa başa geldi. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de muhtemelen ülkenin yaşadığı en yaygın orman yangını salgınını yaşadık. Bizler yangın alanlarından bu denli uzakken gökten başımıza küller yağdı.

Yangın fırtınası da halkı, yangınların iklim krizinden ötürü inanılmaz sıcak geçen havaların sonucunda çıktığına inananlar ve sabotaj neticesinde çıktığına inananlar şeklinde ikiye böldü.

Bence felaket boyutlarındaki sıcaklık ve kuraklık neticesinde çıktı, çünkü yangınlar sadece bizim ülke ile sınırlı kalmadı. Neredeyse bütün kuzey yarım küre bu yangın fırtınalarından nasibini aldı.

Ancak mutlaka insan elinin de felakete katkısı var, çünkü kasten yakılmamış olsa bile ormana atılan her cam parçası, her şişe potansiyel bir yangın çıkartıcıdır. Biz orman kenarlarında mangal yapmayı, çöplerimizi oracığa terk etmeyi seven bir milletiz.

Ayrıca eşeğimizi asla sağlam kazığa bağlayıp, sonra Allaha emanet etme huyumuz yoktur. Önlem almayız, başımıza gelen afetler için hemen görüş açımızın bize ters gelen köşesinden bir ya da birçok suçlu buluruz, hem yardım hem de afette hatası olanlar için, hemen kendi sorumluluğumuzu Allaha havale ederiz. Oysa Allah bize akıl verdi, kullanın diye, ama biz kullanmayı hiç beceremeyiz.

Komşu Azerbaycan’dan yardım geldi, yardım konvoyuyla birlikte ‘olağan üstü haller bakanı’ yani afet bakanı da geldi. Koskoca ülkemizde, üstelik dünyanın en oynak fay hatlarından birkaçının üzerinde olan ülkemizde afet bakanlığı yok. Oysa ülkeyi tehdit eden sadece deprem değil ki, kuraklık, iklim krizleri, seller, orman yangınları gırla gidiyor. Nasıl olur da her yıl tekrarlanan bu afetler için adam akıllı bir seferberlik planı olmaz aklım almıyor.

Evet, her felaket anında afet bölgesine halktan gönüllüler, yardımlar sel gibi akıyor, elbette bu çok güzel bir şey, zorluklar karşısında hemen toplum olarak kenetlenmek ve aynı duygularla yardımlaşmak, gelecek için müthiş bir umut sağlıyor.

İyi ama bu gibi durumlarda gönüllü ordularını sevk ve idare etmek bile devletin görevi değil midir, ya da neden değildir? Son yangınlar o denli geniş alanlarda oldu ki böyle koordinasyonun şart olduğunu gösterdi. Öyle ya gönüllü olarak yardıma gidiyorsun, ya da bir şeyler gönderiyorsun, nerede ne zaman ne kadar ihtiyaç var en azından bu bilinmeyince organizasyon nasıl başarılı olur? Yangına insan gücü lazım ama kendini yakmamak, yangını nereden nasıl durdurmanın gerektiğini gibi teknik bilgileri bilmek lazım değil mi?  Deprem, sel yahut bambaşka bir şey oldu. Bütün bu  senaryolar için eylem planlarının, lojistik ve makinelerin hazır olması gerekmez mi?

Kendi konumdan örnek verecek olursam; herhangi bir felaket anında sahra hastanelerinin nerede kurulacağından tutun, hangi hekimin, hemşirenin nerede görev yapacağına kadar eylem planlarının hazırda durması, hatta görev alacak kişilerin de aralıklarla eğitim alması gerekmez mi?

Ne bileyim çok mu hayal kurdum? Ancak her an hemen her yerinde devasa boyutlarda deprem olabileceği bilinen, her yıl sel, orman yangını, çevre kirliliği, bir sürü afeti olan bir ülkede yaşıyorsam bunları devletimden beklemek hakkım değil mi? 

Ben şimdi kalkıp yangını söndürmeye gitsem, bedensel olarak yeterli olamam, bir de  muhtemelen  düşer, bir yerimi kırar,  bir yerlerimi yakar,  dumandan zehirlenir, yardım edeceğime millete baş belası olurum. Ancak bir felaket halinde hekim olarak seferber edilsem, gör bak nasıl canımı dişime takar, çalışır, 10 kişilik iş çıkarabilirim.

Madem bu kadar çok afeti olan bir ülkeyiz, adam akıllı bir hareket planının da olması ve afet durumlarında büyük bir titizlikle uygulanması lazım.

Biraz da gelelim orman yangını ve orman köyünün köylüsünün bilgeliğine; geçtiğimiz günlerde, yangından evvel, bir yörük kadının keçiler ormana girmezse otlar aşırı büyür ve bu kuru otlarla ormanlar her an yangın tehlikesi ile karşı karşıyadır diye  yaptığı  konuşmayı, şimdi herkes yayınlıyor. Evet, ben 4/5 yıldan beri bir orman köyünde yaşıyorum. Köylülerin bilgeliğine kulak vermek gerek.

Geçen sene bizim köy aşırı yağış aldı ve ilimizde birkaç kez sel oldu. Bu arada bizim evin etrafındaki duvarlardan birinde ufak bir hasar oldu. Bu duvarın yerine bir perde duvar yapmak istedik, temel atmak için toprağı kazınca, bizim arazinin hemen 1 metre dışında, yüzeyden 3/4 metre aşağıda bir yeraltı deresi olduğunu keşfettik. Komşumuza bizim duvara çok güvenmemesini, kendi toprağının kaymasını engellemek için kendi arazisine bizim yaptığımız gibi taş yığarak yamacı güçlendirmesini söyledim. Hayretle anladım ki komşu kadın oradan bir yeraltı suyunun geçtiğini ve bu suyun sadece çok yağış olan yıllarda yamaca zarar verdiğini zaten biliyor.

Bundan önce köylünün koskoca ormandaki her bir ağacı, suyun akma yönünü, her aracı, domuzu, karacayı bilmesine şaşırırdım, toprak altında akan suyu bile biliyorlarsa, toprağın üzerindekini mi bilemeyecekler? İnanılmaz bir bilgelikleri var. Mesela gözleriyle hava tahmini yapıyorlar (bunu ben de biraz öğrendim, ama önümüzdeki birkaç günü anlıyorum, oysa onlar gelecek mevsimi tahmin ediyorlar).

Yani demem o ki, orman köylüsünün yaşadığı ormanı kimse onlar gibi bilemez. Neredeyse DNA’larına kazınmış, inanılmaz bir bilgelikleri var.

Orman köylüsünü küstürmemek lazım, yangına müdahale edebilecek modern bilgiler, hızlı haberleşme ve lojistikle donatılması lazım.

Bir de elbette, vay orman yandı, çok korkunç görünüyor diye toprağı kazıyıp, olur olmaz ağaçlandırmamak lazım. Yanan ormanlar kendi haline bırakılsa birkaç yıl içerisinde güzelce yeşerir, tabiat kendini yeniler, yeter ki insanoğlu daha fazla zarar vermesin.

Aslında yangınları aşırı sıcak ve kuru havaya bağlamak istiyorum, ama geçen bir hafta içerisinde Çanakkale’nin turistik bir köyünden üçü ardışık günlerde olmak üzere tam 4 tane yangın çıktı. Bu kadar tesadüfe de insan artık inanamıyor. Neyse ki, yerel yönetim çok uyanık davranıyor, hemen yangın helikopteri ve itfaiye araçları yetişiyor, yerel gençler de iyi organize oldular,  hemen koşup bir çırpıda yangını söndürüyorlar. Sonuç olarak artık ısı mı desem yoksa başka üç harfliler mi, ormana musallat olanlara şöyle ağızlarının tadıyla bir orman yaktırmıyorlar.

Unutmamak gereken bir gerçek, artık öyle alışık olduğumuz iklim koşulları hatıralarda kaldı, her ne oluyorsa aşırı uçlarda oluyor. Yağmur yağınca sel, yağmayınca kuraklık. Ormanları tehdit eden sadece yangın değil ki, yer altı suları da gün geçtikçe azalıyor, gerçekten göz açıp kapayana kadar çocuklarımıza ‘biz gençken bu yamaçlar hep meşelikti’ diyerek kuru kayalıkları gösterebiliriz.

Ben Elazığ’da mecburi hizmet yaparken bu sözü çok duymuştum.

İKİ YIL ÜZERİNE ACI TATLI BAYRAMA BENZER BİR BAYRAM

Geçen hafta tam 1,5 yıl üzerine ilk kez Çanakkale’den ayrıldım. Tam 1,5 yıl önce en son İstanbul’a Zeynep’in doğum günü için gitmiştim, hemen ardından salgın çıktı evlere kapandık. O günden beri ilk kez geçen hafta bir yoga tatili için Muğla’ya gittim. Zaten kış boyunca Trabzon’daki yoga stüdyosunun online derslerine katılmıştım, yaz kampına da onlarla katılmak istedim.

Gitmeden üçüncü doz aşıyı da olmuştum, ancak gene de toplu taşıma kullanmak istemedim ve kendi aracımla yola çıktım. İzmir’den (Zerrin Pulathaneli) arkadaşımı da alacağım için bir gece onlarda yatmaya karar verdim. İyi ki molalı bir yol düşünmüşüm, çünkü, Çanakkale’den İzmir’e varmam neredeyse 9 saati buldu, kıyıdan giderek yollarda oyalandım, ama gecikmemin asıl sebebi uzun yol şoförlüğünü unutmuşum,  oyuncak araba sürer gibi acemi, acemi sürdüm.

İzmir’e vardığımda gerçekten de bir hayli yorulmuştum.

Ertesi gün ise yolları bildiğini iddia eden Zerrin’e uyduğum için defalarca yanlış yollara girip, geri dönerek bir sürü vakit kaybettik ama sonunda Gökhan’ın nereden bulduğunu bir türlü anlayamadığım ücra bir köydeki kampa ulaştık.

Buraya kadar her şey daha önceki yoga kamplarımıza benzese de bu yıl gittiğimiz kamp diğerlerinden çok farklı idi. Elbette gene her seferinde olduğu gibi doğa ile iç içe ancak bu kez odalarda temiz yataklar, kapılar, sallanmayan tuvaletler, modern banyolar ve klima vardı.

Yenice vadi adı altında susuz bir vadide kurulu, vadinin mermer karışık muhteşem taşlarının, camın ve ahşabın çok dengeli kullanıldığı güzel modern bir mimariye sahip, en az 20 dönüm araziye kurulmuş bir oteldi. En çok da peyzajla uğraşılmış, kendini doğal yollardan temizleyen bir gölet, lavanta bahçeleri, ahır ve sebze bahçesinden oluşan, vadinin kendi florasından da faydalanarak yapılmış, çok başarılı bir bahçe ortaya çıkmış. Tam yogacılara göre bir yer, çok güzel bir yoga platformu vardı. Hava ve toprağın zaten bol bol bulunduğu ortama su elementi de eklenmiş, bahçelerde sık sık ateş yakılacak ocaklar kurulmuş, sıcak havaya rağmen özellikle birinde her gece ateş yakılıyordu. Böylece hava, su, toprak ve ateş olarak 4 elementi de bolca barındıran bir ortam vardı.

Üstelik internet de çok zayıftı. Böylece yogilere doğal bir meditasyon ortamı sunuluyor olsa da modern hayatın gerekleri için internet artık olmazsa olmaz. Örnek olarak para ödemek için kartı verdiğinizde, resepsiyonda internet çekmediği için, post cihazını kapının dışına çıkarıp, bir ağacın dalına takıyorlar, dalda ödeme gerçekleştiriyorsunuz.

Bizim programda her gün sabah yedide bir hata yoga, akşam altıda bir yin yoga dersi vardı. Sözüm ona gün içinde de sakin kalıp, düşünceye dalmak, meditasyonlar yapıp gelecek günler için içsel enerji toplamak gerekir. Biz ise artık 1,5 yıldan beri sakin kalmaktan helak olmuştuk, aradaki saatlerde soluğu en yakın deniz olan Gökova körfezinde alıp saatlerce denize girdik, hatta bir gün tekne kiralayıp, koylarda dolaştık.

Bu yıl müsilaj nedeniyle Lapseki’de (bize en yakın plajlar) denize girmek istemediğimiz için deniz tatili de çok iyi oldu.

Dönerken biraz olsun acemiliğim ortadan kalkmıştı, ancak bu sefer de inanılmaz bir bayram trafiği vardı. Bir de neredeyse Babakale’de  (Sokakağzı plajı) tatil yapan Zafer ve ailesine uğramak istediğim için yolu bir hayli uzattım, birkaç saat de yemek yedik. Uzun sözün kısası bu kez Muğla’dan eve tam 13 saatte geldim.  Bütün İstanbul sanırım Edremit körfezi kıyılarında tatil yapıyor, o kadar kalabalık vardı.

Ertesi gün arife günüydü, bu bayramda 2 yıldan beri ilk kez hem bayram ziyareti yapacağız, hem de bize gelen olacak, ben de tatlı börek vs hazırlık yaptım. Biz çok uzun yıllardan beri kurban kesmiyoruz, bağış yapıyoruz. Ancak bu yıl Serdar (evin yapım ustası) ve ailesi hem kendi aldıkları zeytinliğe bakmak hem evin tadilatını yapmak üzere geldiler. Sonuç olarak yıllardan beri ilk kez, dün ellerimizle kurban etini böldük, kestik, kavurmalar yaptık.

Mezarlık ziyaretlerini arife günü yapmıştım. Çünkü eniştemin mezarı Lapseki’de, Semra’nınki Çanakkale’de, yani arada bir hayli mesafe var, bayram sabahı telaş etmek istemedim.

Çünkü evde misafir ağırlamayı da unuttum, 20/ 30 kişilik temalı partiler hazırlayan ben, bir çay masasında ne yapacağımı şaşırmaya başladım.

Kurban bayramı olunca ilk gün kurbanın telaşı oluyor, gene de iki yıldan beri ilk kez bayram ziyaretine gittim.

İkinci gün ben ziyaretçilerimi bekleyeceğim, bize gelecek herkese ikinci gün gelin dedim.

Üçüncü gün ise Gelibolu’ya geçip oradaki ziyaretleri yapacağım. Maalesef bayram öncesi bir çocukluk arkadaşımı daha kaybettim, annesini ziyaret edeceğim. Umarım bayramın tam ortası olduğu için feribotta çok beklemeyiz.

Bayram sonrasında ise dayımın oğlu birkaç günlüğüne geliyor, onun gidişinden sonra da ben İzmir’e düğüne gidip, kısa bir deniz tatili yapacağım.

Bir yandan da bütün hızıyla evin işleri yapılıyor. Bu kış kırılan su olukları tamir edildi, dış cephe boyandı, bayramdan sonra zedelenen duvarın tamiri yapılacak.

Yetmezmiş gibi, bütün derslerimden geçtiğim halde açık öğretimden yaz okulunda da 2 ders aldım, ders de çalışıyorum.

Sonuç olarak sanki ufaktan tefekten hayatın ritmini yakalamaya başladım.

Salgının hemen sönümleneceğini hiç düşünmüyorum, çünkü aşı olmayı ret eden çok insan var. Ben ilk 2 aşıyı attenüe aşılardan olmuştum, üçüncü aşı ise mRNA aşısı oldum, umarım bu aşıdan ikinci doz için de izin çıkar da olurum.  Çünkü belli ki bu aşı direnci devam ettikçe salgın da devam edecek, bari bireysel korunmaya devam edelim.

Şimdilik sosyalleşme açık havada yaptığımız bir faaliyet.

KORKUYA VERİLEN BEDENSEL CEVAP TİPLERİ, KORKUNUN BEDENDE BIRAKTIĞI (BELKİ DNA’ DA BİLE) KAYITLAR

Bu günlerde ‘Beden Kayıt Tutar’ isimli bir kitap okuyorum, kitapta yaşanmış travmaların (korkutucu deneyimler) bedende nasıl kayıt edildiği ve çeşitli hastalıklara zemin hazırladığından söz ediliyor.

Kitabı okudukça ‘korku’ deneyiminin insan üzerindeki etkileri, daha da çok korku duygusu ve kendi korku deneyimlerim üzerine düşünüyor ve bazı çıkarımlarda bulunuyorum.

Korku duygusunun ortaya çıkması başlıca iki şekilde oluyor. Korku; içinde yaşadığımız anda meydana gelen gerçek bir tehlike karşısında ya da herhangi bir tehdit yokken, görünürde korkutucu bir şeyler bulunmazken ortaya çıkabiliyor.

Gerçek bir tehlike karşısında ortaya çıkan korku organizmanın hayatta kalmasını sağlayan oldukça sağlıklı bir duygudur. Tehlike anında (çok kısa bir özetle) sempatik sinir sistemi aktive olur, adrenalin ve benzeri homonlar salgılanır ve bedende ‘savaş ya da kaç’ şeklinde fizyolojik cevaplar silsilesi meydana gelir. Kan basıncı artar, kaslara kan (ve şeker) hücum eder ve koşmaya ya da savaşmaya başlarsınız.

Mesela yakınlarda bir yerde elinde silahla sağa sola ateş eden birini gördünüz, freni patlamış bir araç üzerinize doğru geliyor, aniden patlayıcı bir ses duydunuz, bu gibi durumlarda korkmak en sağlıklı duygusal cevap olacaktır. Çünkü organizmanın hedefi hayatta kalmaktır.

Gerçek tehlike karşısında hormonların verdiği yanıt tektir, ancak her insan bu hormonal değişikliğe aynı şekilde tepki vermez. Adrenalin artmasına verilen fiziksel cevap KAÇ/SAVAŞ gibi özetlenebilse de hiç de azımsanmayacak bir gurup DONAKALIR. Hareket edemez, ses çıkaramaz (çok meşhur bir örnek olarak, karatede siyah kuşak sahibi bir kadının vahşi tecavüze uğraması sırasında saldırgana saldıramamasıdır).

Korktunuz ve adrenalin salgıladınız. Acaba fizyolojik cevabınız savaşmak mı, kaçmak mı, donakalmak mı olacak?

Genel olarak her insanın kendi adrenaline karşı verdiği fizyolojik cevap tek tip oluyor, bir insan savaşçıysa savaşıyor, kaçıcıysa kaçıyor, donucuysa donuyor. Yani bir insan stres karşısında bir gün donarak, diğer gün kaçarak ya da savaşarak cevap vermiyor.

Bu cevabı nasıl yaşadığınız (birçok hastalığın temelinde yatan ana nedenlerden biri olmalı) sizin daha önceki yaşam deneyimlerinize, genel ruh halinize, bedeninize ve hayatınıza bakış açınızla ilintili olacaktır.

Örnek verecek olursam, birçok kadın hissettiği ani bir korku karşısında çığlık atar (bu bir savaş mekanizmasıdır, yüksek ses düşmanı korkutabilir). Birçok erkek kendini tehdit altında hissettiği zaman sesini yükseltir, ayağa kalkar, kollarını açar (fiziksel bedenini olduğundan büyük gösteriyor) ya da gerçekten kavgaya tutuşur, bu da bir savaş durumudur.

Bazı insanlar ise tehlike sezdikleri ortamlardan uzaklaşır, başına iş çıkaracağını düşündüğü sohbetlere katılmaz, korktuğu kişiye fazla görünmez, bu gibi durumlar modern zamanda sempatik sistemin tetiklediği kaçma cevabıdır (ne de olsa eskiden olduğu gibi peşimizden yaban hayvanları kovalamıyor).

Donakalanlara gelince (hayvanlar da saldırıya uğradıklarında ölü taklidi yaparak bazı durumlarda avcıdan kurtulabiliyorlar), çığlık atamaz, kendilerine bir haksızlık yapıldığında cevap veremez, sözlü sınavda tutulur, hatta üzerine doğru gelen arabadan kaçamaz, öylece bakakalır.

Ben donakalırım, donmanın daha iyi anlaşılması için kendi deneyimlerimden örneklendireceğim.

Şehirlerde şiddetli ve sürekli terör yaşandığı bir dönemde üniversite okudum, bir olay patlak verdiğinde olduğum yerde kalakalırdım,  mümkün değil ayaklarım yerden kalkmazdı, bu sayede herkes koşarken geride kalırdım ve ben hiçbir hareket yapmadan tehlike benden uzaklaşmış olurdu. O zamanlar bu durumu ‘korkusuz’ olmama bağlamıştım.

Bu son cümle içinde de korkunun bir kaç önemli özelliği barınıyor. Bunlardan birincisi insan yaşadığı duygunun korku olduğunun farkında olmayabilir, korku hayatımızda düşündüğümüzden çok daha fazla yer kaplıyor.

Bir başka özellik de mesela savaşlar ya da aile içi şiddet gibi, eğer korkutucu durum çok uzun süreli olursa kişi kronik adrenalin deşarjına karşı tolerans geliştiriyor, fiziksel belirtiler bu kadar şiddetli hissedilmiyor.

Bu donakalma hadiselerimden birini ayrıntılı anlatayım. Mecburi hizmetteyken, bir akşam evimde misafirlerim vardı, o akşam, bekar evimdeki neredeyse bütün tabak çanağımı yıkamış ve tezgahta düzenlice dizmiştim. Ertesi gün yemek yedikten sonra çıkan bulaşığı  yıkadım, niyetim bunları kurulayıp dünden kalan tabak çanak yığınını da  toplarlayıp hepsini her zaman yaptığım gibi  duvarda asılı bulunan dolaba kaldırmaktı. Fakat kendi tabağımı yıkarken, içime  derhal mutfaktan uzaklaşmamı gerektiren garip bir his girdi (deprem öncesi hayvanların ne hissettiklerini biliyorum sanırım).

Elimdeki tabağı evyeye atıp kapıya yöneldim, tam çıkarken mutfaktan bir çıtırtı geldi geri baktım.  Ve bundan sonrası yavaşlatılmış çekim gibi, gözlerimin önünde mutfak dolabı duvardan koptu, önce musluğa çarptı, musluğu koparıp, yarım takla atıp, tezgahtaki bütün tabakları süpürerek yere düştü, bundan sonra taklasını tamamlayarak, karşı duvara yaslı duran buz dolabının kapısını göçerterek durdu.

Bu sırada kamyon kazası olabilecek bir gürültü çıktı. Ben mutfak kapısında öylece bakakaldım. Gürültü o kadar büyüktü ki bütün komşular koşup kapıma geldiler, kapıyı açtım ve  sadece parmağımla mutfağı gösterip ‘şey oldu’ diyebildim.

O kadar donuktum ki, komşum hemen evini açıp beni kendi evine itekledi, kızı süpürge faraş evime dalarak temizlik yaptı. İyiyim demem aldırmayıp, bileklerime kolonya sürdüler, şekerli sular içirdiler, biri nane yağı koklattı. Meğer korkudan donan bir insan için yapılabilecek en iyi şeyi yani sosyal desteği vermişler.

Korku eğer görünürde bir tehlike yokken ortaya çıkıyorsa, muhtemelen herhangi bir durum, daha önce yaşamış olduğunuz korku deneyimi tetikler ve bedeniniz o anda aynı tehlike karşısındaymışsınız gibi yanıt verir.

Şimdi anlatacağım bu tip ilgili bir deneyim.

Geçenlerde evde temizlik yapılıyordu, ben de köyde yürüyüşe çıkmıştım, temizlikçi kadın telefon açıp evde elektrik olmadığını söyledi. Jeneratör var, ama sadece köyün elektriği kesilince devreye giriyor, evin sigortası atması durumunda devreye girmiyor. Kadına sigorta atmıştır dedim ama hayır baktım sigorta atmamış dedi.

Ben birden bire donakaldım, eve dönmek istiyorum ancak bacaklarıma sanki taş oturdu, bacaklarımı adım atmaya bilinçli bir şekilde komut verip, yürümeye zorlayarak, perişan halde eve döndüm. Normalde kilometrelerce yürüyüş yapabilirim ama o 500 metre bacaklarımı mahvetti, 3 gün ağrıdan merdiven inip çıkamadım.

Çünkü, köye ilk taşındığımız günlerde köyün elektrik trafosuna yıldırım düşmüştü ve elektriğe takılı her şey bozulmuş, eve günlerce tamirciler gelip gitmiş, oldukça sıkıntı çekmiştik. Hatta elektrikli cihazlardan birinin bozuk olduğu ilk anda fark edilmemiş olduğundan bu olaydan aylar sonra ciddi bir yangın tehlikesi atlatmıştık.

Kadın bana sigorta atmamış dediği andan itibaren beynim sadece sigortanın attığını, kadının alt kattaki genel sigortaya bakmadığını söylemesine rağmen, bedenim bu zor durumu hatırladı ve korkuya verdiğim donma reaksiyonunu verdi. Sonuç olarak, beden korkuyu kayıt ediyor, tehlikeyi sadece hatırladığında da aynı tepkiyi veriyor.

Şimdi anlatacağım ise çok daha farklı bir şey. Sizin hiçbir zaman karşılaşmadığınız, karşılaşma imkanınızın çok düşük olduğu durumlara karşı da korku geliştirebiliyorsunuz. Mesela sürüngen, kemirgen, örümce, böcek korkusunun, hayatında gerçek fare, yılan görmemiş, apartman dairelerinde yaşayan insanlarda bile ne kadar yaygın olduğunu görünce, çok eski dönemlerde insan genlerine epigenetik olarak işlenmiş bir şey olduğunu düşünüyorum.

İnsanların korktuğunu kolayca anlayamamalarının bir diğer sebebi de korkunun midede, kalpte ya da başka organlarda ağrı ya da rahatsız edici duygularla ortaya çıkmasıdır.

Korku, dozunda ve yerinde yaşandığı zaman sağlıklı bir duygu olmasına karşılık, beyin ve beden üzerinde kalıcı etkiler bırakıp, adeta ruhunu damgalayarak insanı zapt  edebilir. Bu hastalık hali akut, tekrarlayıcı ve kronik olabilir.

Acaba hastalık geliştirme riski daha yüksek olan bir fizyolojik cevap tipi var mı? KAÇ/SAVAŞ gibi aksiyon alarak cevap verenler daha şanslıdır, DONAN ise hastalık geliştirmeye, kapanmaya, sosyal izolasyona daha yatkındır diye düşünüyorum.

O anda yaşanılan tehlike, ya da daha önceki bir deneyime atfen ortaya çıkan korku karşısında insanın bilinçsizce verdiği kaç, savaş, don şeklindeki cevabını değiştirebileceği güvenilir bir yöntem var mı, bilemiyorum.

Son olarak cesaret korku duymamak değildir, riski hesaplayarak göze almaktır. Risk hesabı yapmadan ortaya atılmak başka bir şeydir (akılsızlık, kendine zarar verme isteği…).

GEÇEN GÜN LAPSEKİ PAZARINI GEZDİM, BİR DOLU HATIRA CANLANDI, NOSTALJİNİN DİBİNE VURDUM

Geçen hafta aylar hatta bir yıldan daha uzun süreden beri ilk kez doya doya Lapseki pazar yerini gezdim.

Hayatta gezmekten en çok keyif aldığım yerler üreticinin kendi ürününü sattığı pazar yerleridir. Muhtemelen insanların içinde bir yerlerde şehirde yaşamanın getirdiği anlatılmaz yaşanır bir özlem var ki, tanıdığım hemen herkes üretici pazarlarında gezmeyi sever.

Çocukken, Trabzon’da, Kunduracılar caddesinde yaşardık, o dönemde, pazara gittiğimizi pek hatırlamıyorum, ancak pazarı aratmayacak tazelikte sebze meyve satan bir bakkalımız olduğunu ve ondan alışveriş yaptığımızı hatırlıyorum.

Bakkal aldıklarımızı, her esnaf gibi, eski usul terazi ile ölçerdi. Bu terazide ölçü yapmak için üzerinde kaç gram olduğu yazan demir ağırlıklar vardı, bir kefeye sebzeyi koyar, diğer kefeyi de bu ağırlıklarla dengelerdi, zaman içinde göz kararları gelişmiş olmalı ki, genellikle aldığın malzemeyi dengelemeyi çok kısa sürede başarırlardı. Aldığın sebzeyi ise ham kağıttan yapılmış, birleşim yerleri alçı gibi bir şeyle yapıştırılmış, kese kağıtlarına koyarak bize verirlerdi. Bizde de ipten örülmüş file olurdu, bu filelerle eve taşırdık. Zaman zaman evde birikmiş gazete kağıtlarını bakkala götürür, kese kağıdı yapması için verirdik.

Alışveriş dönüşü ambalaj çöpü diye bir kavram yoktu.

Çocukluktan hatırladığım ilk köy pazarı ise, Annelerle (anneannemiz) yazın, Rize’nin Pazar ilçesinde gittiğimiz köy pazarıdır. Biraz daha büyüyünce yazlarımızı, Trabzon ile Akçaabat arasında bulunan Yıldızlı köyündeki doktor evlerinde geçirmeye başladık. O zaman da Annelerle, Akçaabat’ta pazara gittiğimizi hatırlıyorum.

Anneler bu pazarlardan canlı tavuk alır, bu tavukları iki hafta kendi eliyle besledikten sonra keserdi. Tavukların tüylerini yolmasını, ince tüyleri tütsülemesini bu gün gibi hatırlıyorum. Bu tavuklar şimdiki çiftlik tavuklarından çok farklıydı. Hem pişmesi inanılmaz derecede zordu, hem etleri çok daha koyu renkliydi, hem de çok daha farklı bir lezzeti vardı.

Akçaabat’taki pazarda ‘zaguda’ pazarı denilen bir kısım vardı. (Karadeniz bölgesinde de, Marmara ve Ege kadar olmasa da zeytin ağaçları vardır. Trabzon’da yeşil zeytinin taşla kırılmış, suda bekletilerek acısı alınmış şekline zaguda denilir.)

Daha sonra Trabzon’da küçük Ayvasıl kilisesinin olduğu sokağa yerleştik, böylece ‘Pazarkapıya’ çok daha yakın oturmaya başladık. Pazarkapıda bir sürü manav, bakkal dışında bir de kapalı köylü pazarı vardır. Bu pazarda haftanın  her günü, kadınlar kendi ürettikleri ürünleri satarlar. Bu pazardan alışveriş yapmayı çok severdim.  

Boztepe’ye taşındıktan sonra en çok bu pazarı özlemiştim, daha sonra birkaç sokak öteye Pazar günleri köy pazarı kurulmaya başlandı. O dönemde her pazar sabahı mutlaka bu pazara gider, haftalık alışverişimi yapardım.

Aslında hiçbir şey almasan bile pazar yerlerini gezmenin, insanı mutlu eden, tuhaf bir büyüsü vardır.

Dünyada bir çok memlekete turist olarak gittim, hemen her ülkenin köy pazarlarını gezdim. Şimdi beni bir Pazar yerine koysanız, pazarın şeklinden, ürün çeşitlerinden hangi memlekette olduğumuzu kabaca söylemem mümkündür.

Mesela Avrupa’daki pazarlar, genel olarak sınırları oldukça belirgin bir alanda, küçük bir parkta ve onu çevreleyen sokaklarda kurulur.  Satıcıların önünde neredeyse seyyar bir dükkan denilebilecek, tezgahlar bulunur. 

Satılan ürün eğer sebze, meyve ise küçük şeffaf plastik kaplar, hatta bardaklar içerisinde, bazıları dilimlenmiş şekilde, tane işi olanlar da neredeyse sayılabilecek kadar az miktardadır. Ürünlerin çoğunluğu, işlenmiş et (salam, sucuk, pastırma), pasta, ekmek gibi hamur işleri, dondurma ya da atıştırmalık alabileceğiniz yiyecek tezgahlarıdır. Bu pazarlarda genellikle canlı çiçekler de bulunur.

Eğer mesela Uzak Doğu’da bir Pazar gittiyseniz, burada egzotik meyveler, balık ve su ürünleri ön planda olabilir. Eğer eski Sovyet topraklarındaysanız, ürünler bizim pazarlara benzer, ancak sergilenişi çok daha düzenlidir. Bir kere pazar yerleri bayağı tanzim edilmiş, sırf bu işe ayrılmış alanlarda kurulmuştur, ikincisi de ürünler tezgahlarda neredeyse askeri nizamda dizilidir, üçüncü olarak benzer ürünleri satan tezgahlar bir araya toplanmıştır.

Beni en çok etkileyen pazar yeri ise Peru’da gezdiğim ve hala unutamadığım pazardır. Burada şehirde, ucu bucağı olmayan, tanıdığım, tanımadığım her türlü sebze meyvenin her  çeşidinin olduğu bir pazar, köylerde ise daha ufak ve yöresel ürünlerin satıldığı bir sürü pazar gezmiştik. Papaya, ejder meyvesi, ananas, adını bilmediğim bir sürü tuhaf meyve, bir sürü kök sebze görmüştüm. Ayrıca bildiğimiz her türlü meyve de vardı, üstelik bin bir çeşitlerdi. En çok aklımda kalan ise mısır ve patateslerdeki renk, şekil  ve boy farklılıklarıydı. Oradan getirdiğim mısırları üretememiştik, yıllar sonra gene güney Amerika kıtasından getirdiğim domates ise bizim bahçede şekil değiştirdi.

Türkiye’de ise bölgeden bölgeye satılan ürünler değişiyor, Ege bölgesi malum çeşit çeşit otları ile ünlü. Doğu’da bir pazara gitseniz, tahıl, peynir, salçalar gibi ürünler dikkatinizi çeker.

Çanakkale bir tarım havzası, pazarlar gerçekten sosyal hayatta hayati önem taşıyor, her iş köy pazarlarına göre ayarlanıyor. Örnek olarak Cuma günleri bizim köyde hiç kimseyi bulamazsınız, çünkü herkes şehirdeki köy pazarındadır. Pazarlar, sadece alışveriş alanı değil, sosyal hayatın vaz geçilmezi, diğer köylerden ve kasabalardan haber alınmasını sağlayan kadim bir gelenektir.

Hemen her kasabada özel Pazar yerleri yapılmıştır, ancak Gelibolu ve Lapseki’de pazarlar hala sokaklarda kuruluyor. Şimdi karantina nedeniyle şehirdeki sebze ve tuhafiye pazarı günleri ayrıldı, ama önceden birlikte olurdu.

Biz salgın öncesinde hemen her hafta Çanakkale’deki, arada Lapseki’deki, zaman zaman da Çan, Biga, Ezine, Gelibolu pazarlarına giderdik. Bir kere de Bayramiç pazarına denk geldik, eski köy pazarlarına en fazla benzeyen galiba oydu. 

Lapseki pazarı da, eski köy pazarlarına şehirdekine göre çok daha fazla benzer. Geçen gün Lapseki’ye yürüyüş için gittiğimde, pazara denk geldim. Yolun deniz tarafındaki sokaklarda kıyafet, kumaş filen satılan kısım kurulmuştu, havludan, payetli şalvar kumaşına kadar her şey satılıyordu, eski usul kara lastik bile vardı, nostalji yaparak bahçede giymek için kendimize kara lastik ayakkabı aldım.

Yolun yukarısındaki sokaklarda daha da büyük nostalji yaptım, her türlü sebze meyve, kadınların evde pişirdiği ekmek vs vardı. Ancak iki şey var ki beni hatıraların dibine vurdurdu.

Hani eskiden açıkta satılan, kesme şeker diyemeyeceğiniz kadar büyük, sert mi sert çay şekerleri olurdu, hatta bunları istediğiniz ölçüde kırmak için özel  kıskaçları olurdu. İşte yıllar sonra bu şekerlerden buldum ve aldım.

Daha da inanılmazı canlı civciv bile vardı. Hem tavuk hem de ördek, ya da kaz civcivi satılıyordu. Bir de bu bölgede beçtavuğu bir hayli yetiştiriliyor. Bu tavukların yumurtaları beyaz olmuyor, aksine mavi, yeşili kahverengi, sarının her tonu rengarenk oluyor. Bu renkli yumurtalardan da gördüm.

Bu şehirde bir de Giresun, Ordu taraflarından alışık olduğum, zamanları geldiğinde yerel mantar görmek de mümkün. Kültür mantarı ise her zaman satılıyor. İzmir pazarlarındaki kadar çok yabani ot satılmasa da her pazarda hangi otun zamanıysa bulmak mümkün.

Yerel tohumlar aslında arz kürenin, o noktasındaki toprağın, suyun, havanın birleşiminden oluşan doğal çevreye en  uygun haliyle milyonlarca yıldan beri evrimleşmiş, yöresel DNA bankasıdır. Bir bakıma o coğrafi bölgenin ‘Levh-i mahfuz’udur.  Umarım bizden sonraki nesiller de bu biyolojik çeşitliliği görme şansına sahip olur.

Bu yıl denizdeki salyaları gördükçe dünyaya neler yaptığımızı ve daha ne kadar zarar verebileceğimiz düşünmeden edemiyorum. Pazar yerini gezerken duyduğum sevinç, şimdi yazarken yerini kaygıya bırakıyor.

Perudan çeşitli patatesler
Peru gördüğüm en güzel pazar diyebilirim
Dijon pazarı
Dijon pazarı, kulağımdan Emre çıkıyor
Beçtavuk yumurtası

KÖYDE HER ŞEY KENDİ ZAMANINDA AKIP GİDERKEN ARAYA ADRENALİN DOLU İKİ GÜN SIKIŞTI.

Bu yıl bahçede amelelik yapıyorum. Bu kadar bahçeye vakit ayırınca bir takım yenilikler yapmayı düşündük. Mesela bu yıl hayvan gübresinden vaz geçip, leonarit, bor, bakır, kükürt gibi doğal malzemelerden oluşmuş organik gübrelere geçtik. Bu yıl bir diğer yenilik olarak sebzeleri naylonla kapatıp, malçlayacağız.

Bahçeyi mini bir ekositem olarak görmek lazım. Çünkü mesela bir yıl önce dikilen marul, pazı, kara lahana, kişniş gibi bazı şeylerin tohumlarının bazıları, rüzgarla uçup, kendi kendine dikiliyor, ertesi sene olmadık yerlerden çıkıyorlar. Bu yıl biz hiç marul dikmedik, avlu içinde bile bir sürü marul yetişti.

Bunun dışında evdeki soğanlar çimlenirse bunları toprağa oturtunca bayağı verimli bir şey oluyor. Bu yıl bu şekilde oturttuğumuz soğanlar sayesinde hiç pazardan taze soğan almadık. Son dönemde bir şey daha keşfettim, özellikle de soğan tohuma durmaya başlayınca, ortadan çıkan cücüğü dibinden kesip yemeklerde kullanıyorum, zavallı soğan kendine yeniden tohum yapma gayretiyle yeniden taze yaprak çıkarıyor. Bu şekilde oturttuğumuz 5 adet soğanı yiye yiye hala bitiremedik, diğerlerini baş soğan almak için bekletiyorum.

Patateslerin de köklenmeye başlayan kabuklarını derince kesip toprağa gömüyoruz. Böylece bir hayli patates fidesi meydana geldi, arada bir yanlışlıkla minik minik patatesleri çektiğimiz oluyor, ama asıl ürünü bitki çiçeklendikten sonra alacakmışız. Son dönemde aldığımız patatesin cinsine göre faklı alanlarda dikmeyi akıl ettik de bir alandaki fidelerin mor kabuklu çıkacağını biliyoruz, diğer bölgedeki patatesler ise artık anası ne renkse o renk çıkacak.

Bahçede neyin olup neyin olmayacağını ise deneme yanılma yöntemiyle buluyoruz. Örnek olarak havuç, brokoli, karnabahar, kereviz,  mercimek gibi şeyleri tekrar dikmekten vaz geçtik. Turp cinsleri, soğan, sarımsak, bezelye, pırasa, bakla ise gayet güzel oluyor.

Bu kış havalar çok dengesiz gittiği için kış sebzeleri çok az oldu. mart ayında güllerden çelik yaptık, bunlar da tuttuğu halde ardından dondular ve bu yıl onlar da olmadı. Seneye gül çelikleme yaptıktan sonra mart ayını ev içinde geçirtmeye karar verdik.

Yaz sebzeleri ise gayet güzel oluyor. Domates, biber, kabak, patlıcan, kavun, karpuz, balkabağı gibi bitkilerin bazılarının fidelerini,  Nermin mink serasında, tohumdan büyüttü, diğerlerini ise Lapseki’den ya da Çanakkale’den alıyoruz. Bu son karantina döneminde yaz sebze bahçesini epeyce toparladık.

Yılın ilk kişniş ve nane hasadını da tamamladım, hatta naneleri kuruttum bile.

Ekosistem derken şaka yapmıyorum, evin çatısında kalıcı kukumav ailemiz var. Serçeler ve kırlangıçlar da yuva yapıyorlar. Bazen yuvaların dibine kuş yavruları düşüyor. Kısa bir süre sonra bu ölü kuşlar ortadan kalkıyor, artık hangi hayvanın aldığını hayal etmek istemiyorum. Burada oldukça zengin bir yaban hayatı var.

Bu arada kırlangıçlarımız da geldiler ve muazzam yuvalarını yaptılar. Bütün inşaat aşamalarına şahit olduğum için mühendislere ders verecek kadar inşa tekniği bildiklerine karar verdim.

İnşaat deyince bu yıl köyde bir inşaat çılgınlığı var, hem köy içinde hem de çevresinde bayağı ev yapılıyor. Hatta karantina öncesinde evlerden birinin su basmanı seviyesini aceleyle tamamlayıp, üzerine çadır kurdular ve karantinayı köyde geçirdiler.

Köyde zaman kendi ritminde akıp giderken geçen hafta 2 heyecanlı gün geçirdik.

Perşembe günü öğleden sonra saat 3 gibi arkadaşımla buluşmak için şehre inerken yolda daha önce hiç görmediğim bir olayla karşılaştım. Köy yolu üzerinde, bizim evden 1,5- 2 kilometre uzakta, yan yana 3 adet ev var. Bunlardan birinin önünde 8-10 araç ve 25-30 insandan oluşan bir kalabalık vardı.

Araçların çoğu İstanbul plakalı sivil görünümlü binek araçlarıydı, ancak bir çekici ve bir de üzerinde gezici karakol yazan minibüs vardı. kadın ve erkeklerden oluşan insanlar ise sivil giyimli olmalarına rağmen, filmlerdeki FBI ajanlarını hatırlatan bir tavır içindeydiler. Bu evin sahibi aniden zenginleşip, sonra da çakma bir iflasla yurt dışına kaçtığı için mali bir suç araştırması diye düşündüm. Daha sonra ise Çanakkale’de, FETÖ operasyonu yapıldığını öğrendik, sanırım bu operasyon kapsamındaki bir baskına denk geldim.

Saat 6 gibi dönerken, bu kez eve 500 metre uzaktaki bir tarlada ilkinden daha da büyük bir kalabalık vardı. Bu tarlaya bir artezyen açılıyor, kuyu açılırken yanında kaygan bir maddenin bulunduğu ayrı bir havuz oluyor. Bu havuz sonradan kapatılıyor. O gün kuyuyu açan firma sahibinin oğlu bu havuza düşerek ölmüş. Benim gördüğüm de savcıdan, kurtarma ekibine, haberciden, aileye ve onların araçlarından oluşan büyük kalabalık imiş. Çok üzüldüm.

Fakat macera bitmedi, Cuma günü de ta Ayvalık’tan başlayıp, Çanakkale’nin Ege sahilinde etkili olan fırtına ve yağmur ile uyandık. Öğlen saatlerinden sonra felaketin boyutları ortaya çıktı. Sahildeki tekneler karaya oturdu, minareler, elektrik direkleri yıkıldı, sulama göletleri taştı, bir köye 1,5 metre yükseklikte dolu yağdı. Barajlar son kapasite doldular. Şehir ve köylerdeki bir çok cadde sular altında kaldı. Geniş bölgede elektrik kesintisi oldu.

Sadece binalarda değil tarlalarda da büyük hasar var.

Bizim köy fırtınanın kıyısında kalmasına karşılık bir hayli yağmur ve rüzgar aldı. Gün boyu son derece karanlık ve kasvetli bir hava vardı, evde can sıkıntısından, depresyondan yerimden kalkamadım.

 Bizim bahçede yağmur sularını hasat etmek için sarnıç ve bu sarnıca akan su olukları var. Her büyük yağmurda bu olukların ızgaraları  yaprak, toprak, dal gibi şeylerle tıkanıyor, onları açmazsak geride su birikimi oluyor. Cuma öğleden sonra bahçenin çeşitli noktalarına su basınca, yağmur altında bu ızgaraları açmak zorunda kaldım.  Böylece sebze bahçesini büyük ölçüde kurtarmış oldum. Bir de hazır yağmur varken, ağaçlara besleyici gübre koydum.

Üzerimde naylon yağmurluğa rağmen iç çamaşırıma kadar ıslandım. Bende galiba adrenalin bağımlılığı var, bütün bu aktivitelerden sonra ufunetim dağıldı, kendime geldim.

SADECE BEN DEĞİLİM SALYA SÜMÜK, DENİZE DE BİR HALLER OLDU

İçinde bulunduğumuz günler, benim için bahçede çokça zaman geçirmek istediğim, ancak mevsimsel alerjim azıttığı için kendimi polenlerden sakınmaya gayret ettiğim bir dönem.

Köyde aşırı miktarda olmasa da orada burada, tarla sınırlarında büyük kavak ağaçları var. Mayıs / Haziran ayları oldu mu kavakların polen mevsimi geliyor, her rüzgarda pamuklar halinde havaya dağılıyorlar.

İlk zamanlar, bitişik bahçede birkaç tane oldukça gelişkin kavak ağacı vardı. Yan bahçede kavaklar varken, o kadar çok pamukçuk vardı ki, kar yağıyormuş izlenimi alıyorduk. Komşu  kavakların sahibi oldukça huysuz bir ihtiyardı, hiç laf dinlemezdi. Biz buraya taşındığımız zaman yatalak olmuştu, iki yıl sonra da tam da kavak poleni mevsiminde, aniden vefat etti. Hemen bir tava un helvası kavurdum, güzelce paketleyip, baş sağlığı için gittik. O günü hiç unutmuyorum, Allah rahmet eylesin der demez, arada bir nefes bile almadan ‘hemen kavaklarınızı kesin’ buyurdum.

Meğer bu kavaklar herkesin canına tak demiş, ama huysuz ihtiyardan korkup kimse ses çıkaramıyormuş, benim bir sözüm cesaret kazanmalarına yetti, hemen ertesi gün kavakları kestirdiler. Ağaçlara üzüldüm desem yalan olur, çünkü hayatım boyunca nezle seviyesinde kalan alerjik durumum, bu kavaklar nedeniyle neredeyse astım seviyesine ulaşıyordu. Şimdi köyde hala bir takım kavak toplulukları var, ancak bize bu kadar yakın olmadıkları için, bu mevsimi nezle, göz ve boğaz kaşıntısı ile ve sadece ağızdan ilaç, göz damlası, burun damlası ile atlatabiliyorum. Gene de bu kadar kolay geçirdiğim sanılmasın, son bir haftadan beri bazı günler yataktan çıkamadım, diğerlerinde ise, gözlerime tuz serpilmiş, burnumun, kulaklarımın, boğazımın içinde karınca orduları gezintiye çıkmış, bedenim mayalanmış hamur gibi şiş, kafam ise sersem sepet dolaşıyorum.

Aslında ortalıkta salya sümük dolaşan sadece ben değilim, son 1-2 aydan beri deniz de sümüklü.

Geçen yıl insanlar evlerine kapanıp, daha az araç kullanınca hava ve toprak bir nebze düzene girdi,  doğa kendini toparlıyor diye düşünürken bu kez de Marmara Denizinde ve dolayısıyla boğazlarda kendini gösteren müsilaj ya da deniz salyası denilen korku filmlerini andıran çok garip bir durum ortaya çıktı.

Hani petrol tankerleri kaza geçirir de denizin üzeri petrol tabakası ile kaplanır ya bu durumu aklınıza getirin. Aynen onun gibi fakat, rengi sarı beyaz olan bir tabaka ile deniz yüzeyinin kaplı olduğunu düşünün. Kocaman bir deniz anasının denizin üzerini boylu boyunca kapladığını hayal etmek de mümkün. Bu madde azken dalgaların ve suları yararak geçen gemilerin etkisiyle şeritler halinde kilometrelerce uzanıyor. Daha çokken denizin yüzeyini tamamen örtüyor, kuytularda ise üst üste binerek kalınlığını artırıyor. Sırf bu hareketinden bile yapış yapış bir madde olduğunu, ufak birimlerin birbirine yapışarak büyük bir kütle oluşturduğu anlaşılıyor. Sonuç olarak kalın bir naylon tabakası gibi denizin üzerini kaplayarak, denizi boğuyor ve lağım kokusunu aratan iğrenç bir koku yayıyor.

O kadar yoğun bir madde ki, bizim köy boğazdan 5 km içeride olmasına karşılık, bizim evden bile net bir şekilde boğazın üzerinde yabancı bir şeylerin yüzdüğü görülüyor.

Alglerin gözle görülmeyecek kadar saydam ve ufak cisimlerini düşünerek, bu kadar büyük kütleye ulaşmak için hangi sayıda arttıklarını akıl almıyor.

Denizin salyası, azalıp çoğalarak, kuytularda, koylarda daha uzun zaman muhafaza olarak, haftalardan beri denizin yüzeyinde asılı kalmaya devam ediyor.

Aslında bu durumun alglere bağlı olduğu ve dolayısıyla doğal bir fenomen olduğu söylense de pek inandırıcı değil. Çünkü burada doğup, büyümüş insanlar da buna benzer bir şey görmemişler. Bu durumun doğal bir şey olduğuna inanmak mümkün görünmüyor. Normal koşullarda herhangi bir canlı bu kadar çoğalıp, kendi kalabalığında boğulmaz, doğada her şey bir denge halinde bulunur.

Algler suların can damarıdır, balinalardan, en ufak balıklara kadar bütün balıkların ana besin kaynağıdır. Algler ve balıklar bir denge halinde denizdeki can çorbasının en önemli bileşenleridir.

Şu anda olan her neyse, algleri kontrolsüzce üretmiş bir matriks oluşturmuş. Belki de mesela denize yabancı bir  madde bulaştı, doğa kendini korumak için bu tuhaf madde ile algleri besleyip, büyüttü.

Bana göre aşırı kullanılan deterjan ve benzeri maddeler suları kirleterek, ya da bilmediğimiz bir madde sulara karışarak balıkları öldürmüş, ya da tersine algleri aşırı beslemiş olabilir.

Söylentiye göre bir zamanlar İskandinav ülkelerinde de benzer bir durum olmuş, birkaç yıl balıkçılığı yasaklayıp, balık nüfusunu normale çekince bu durumdan kurtulmuşlar. Bu bilgiden yola çıkarak Marmara Denizinde balık nüfusunu bu kadar azaltan şey ne olabilir diye düşünüp yukarıdaki sonuca vardım.

RESİM ŞEHİR İÇİNDEN GEÇEN ÇAYDAN

ŞİMDİ HERKES KARANTİNADA KİLO ALMA RİSKİ TAŞIYOR. KENDİ DENEYİMLERİMDEN ÖZETLE KİLO VERMEK İÇİN NELER YAPMALI?

Geçtiğimiz yıl boyunca insanlar evlerinde oturup, mutlu olmak için yemek yemekten başka bir şey bulamayınca neredeyse herkes kilo aldı. Önümüzdeki iki hafta boyunca gene evlerdeyiz, üstelik Ramazan ayındayız, geçen yıl boyunca alınan kilolara yenileri eklenebilir.

Benim ömrüm kilo alıp vermekle geçti desem yeridir. Bütün hayatım boyunca o sıralarda moda olan diyetleri denedim durdum, bazen uzun, çoğu zaman da kısa süreli başarılarım oldu. Genellikle her zaman verdiğim kilolar fazlasıyla geri geldi. Yani kilolarım en sadık yârim oldu ama ben o fazlalıkları istemiyorum. Şişmanlık sırnaşık sevgili gibi, sen kapıdan atsan, o bacadan giriyor.

Gerçek şu ki ben ömrümce kendimi şişman sansam da, bu doğru değil, sadece algılama hatası. Çünkü gençliğimde, ideal güzellik anlayışına göre kilonun, boyundan 10 kilo az olası gerekiyordu. Benim de kemiklerim çok kalın, hiç bu kadar düşük kiloda olamıyordum, dolayısıyla kendimi daima ideal kilonun üzerinde sanıyordum. Şimdi eski resimlerime bakınca aslında zekat keçisi (zengin sürü sahibi zekat olarak sürüsünün en zayıf ve hastalıklı keçisini verirmiş) gibi olduğum dönemlerde bile kendimi şişman sanmışım. Oysa benim 40 bedenin altına inebilmem mümkün değil, ancak kemiklerimi kırıp yeniden daha dar kalıpla birleştirsem belki daha düşük beden olurum.

Şimdiki homo sapienslerden önce yaşayan Neandertal insanlarının kemikleri oldukça kalınmış.  Neandertaller ortadan kalmadan evvel tabii ki homo sapienslerle çiftleşmişler, iki türün genleri karışmış. Şimdi modern insanın gen havuzunda %2.5 civarında Neandertal geni olduğu iddia ediliyor. Uzun zaman önce  kemiklerime bakıp, bendeki Neandertal genlerinin daha fazla olduğuna kanaat getirdim.

Sonuç olarak, yıllar içinde kalın bedenime rıza gösterdim. Zaten bu süreçte dünya nüfusunun büyük bir kısmı, el birlik hızlıca kilo alarak, benim bir dahlim olmadan, istatistiksel çan eğrisine göre kilomu daha münasip bir noktaya taşıdı.

Kilonun uygun olduğunu anlamak için kabaca bir yöntem var o da herkesin bildiği vücut kitle indeksi ( body mass index= BMI). Bunu hesaplamak için önce boyunun metre cinsinden karesini buluyorsun. Mesela 160cm isen,  demek ki 1,6 metresin, (1,6×1.6=2,56), sonra kilonu bu sayıya bölüyorsun, böylece BMI’ini bulmuş oluyorsun. Çocukluk çağında hesap çok daha farklıdır, ancak yetişkin insanların BMI 20-25 arası normal, 25-20 arası kilolu, 30’un üzeri ise şişman kabul edilir. Bunun üzeri ise evlerden ırak olsun.

Bu durumda 160 cm boyunda bir insan 51,2-64 kilo arasında normal, 64-76,8 kilo arasında kilolu, bunun üzerinde şişman kabul ediliyor. BMI, 35’in üzerinde ise artık çok daha tehlike altındasınız (160 cm için 89,6). Ancak eğer kemik kalınlığına göre 5 kilo altını ve üstünü almakta fayda var.

Bu hesapları yapınca son birkaç yıl obezite sınırına girmiş olsam da, ömrümüm çoğunu ya normal, ya da hafice fazla kilolu (overweight) biri birey olarak geçirmişim. Ancak hiç böyle hissetmediğim için, ömrüm boyunca hemen her türlü kilo verme diyetini denedim.

Diyetisyen eşliğinde kilo vermekte fayda var, ancak ben diyetisyenlerle pek anlaşamıyorum, çünkü yumurtayı ağzıma koyamam, onlar ise inatla insanı yumurta yemeye zorlarlar, oysa benim yumurtalı bir diyeti uygulamam imkansız.

Her şey metabolik hızına bağlı olsa da, genel olarak yaktığın kalori, aldığın kaloriden yüksek olursa kilo kaybedersin kuralını uygularsan kilo veriyorsun. Metabolik hız demek kabaca bedenin ısı üretme hızıdır, yani bazı insanlar diğerlerine göre daha kolay kalori yakarlar.

Kilosu fazla olan insanların genel olarak, fazla yemek yeme eğilimleri vardır, yediklerine oranla az hareketlidirler ya da metabolik hızları düşüktür. Son 40-50 yılda hem yediklerimizin kalorisi arttı, hem de giderek daha hareketsiz yaşamaya başladık, sonuç ortada, dünya üzerinde muazzam bir obezite salgını var.

Hal böyle olunca da her gün yeni bir tür diyet moda oluyor, kendi denediklerimden bazı örnekler vermek istiyorum.

Aşırı kalori kısıtlaması olan diyetler, kısa sürede birkaç kilo verdirseler de vücut kısa sürede artık kalori yakmamaya başlıyor, kilo verme duruyor. Üstelik böylesi kısıtlı diyetlere uzun süre uymak pek mümkün görünmüyor, kısa sürede bıkıp, daha da kısa sürede verdiklerinizin fazlasını geri alıyorsunuz. Daha da vahimi bedeninize kalori yakmamayı öğretmiş oluyorsunuz.

Aşırı denetimli, her şeyin ölçülü olduğu diyetleri uygulamak zaten mümkün olmuyor, her sabah aynı kibrit kutusu büyüklüğünde peyniri yemekten gına geliyor. Bazı diyetlerde ise çok egzotik şeyler öneriliyor, bunlara da uymak zor, mesela şiddetle önerilen xxx gıdasını bulamıyor, bulsanız tadını sevmiyor ya da para yettiremiyorsunuz.

Tek besin üzerine kurulu diyetlere de ancak kısa süre ile uyulabilir. Mesela her öğün lahana yemek benim gibi lahanaya bayılan birine bile baygınlık geçirtebiliyor. Ketojenik diyetler, taş devri diyeti, Dukan diyeti gibi protein üzerine kurulu diyetler ise oldukça sakıncalı, her şeyden önce ürik asit yükseltip, böbrekleri zorluyor, bağırsakları tembelleştiriyor. Kısa sürede verilen kilo, kısa sürede geri alınıyor.

İntermitant açlık, günün yarıdan fazlasında hiçbir şey yemediğiniz bir yemek düzenini ifade ediyor. Bu beslenme düzeni bazı insanlar için çok uygun, bazıları için ise çok zor yapılabilecek bir şey.

Detoks diyetleri ise hem zahmetli hem de kısa süreli diyetler. Gene de arada bir uygulamakta fayda vardır, mesela haftanın bir gününde sadece elma yiyerek, kilosunu muhafaza eden birini tanıyorum. Bu tür diyetleri özellikle premenstüel dönemde, vücudun daha az su tutması için uygulamak en iyi sonucu veriyor.

O halde bu tür kısa sürede bıkılacak uygulamalar yerine daha sürdürülebilir yollar aramak lazım.

Bu karantina zamanlarını kendime uzun süreli kilo kaybı zamanları olarak belirledim. Bu sayede istediğim kiloya henüz ulaşamasam da istikrarlı bir şekilde kilo veriyorum. Bir yılı aşkın bir süredir, son 20 yıl boyunca üzerimde biriktirdiğim fazlalıkları atma yolunda ilerliyorum.

Bir doktor olarak değil, bunca deneyimli bir diyet mağduru olarak, kilo vermek için yapılması gerekenler listesi hazırladım.

  1. Önce kilo vermeye çok içerden bir yerden, yürekten karar vermek gerekiyor. Bunun için motivasyon kişiden kişiye değişir, istediğim mağazaya girip, beğendiğimi alabilmek istiyorum cümlesi bile olur. İşi tansiyonumu düşürmek istiyorum, şekerimi düzeltmek istiyorum aşamasına getirmemekte fayda var.
  2. Bundan sonraki aşama kendi hayat tarzına göre yediklerinin azaltacak ve hareketlerini artıracak, sürdürebileceğin bir planlama yapmak. Bu aşamada kesinlikle aşırıya kaçmamak, mesela günde 6 saat ağır idman yapacağım dememek lazım. Çünkü sürdürülebilirlik çok önemlidir. Bir de kaç kilo vermek istediğine karar verebilirsin, ancak bunun için çok kesin bir tarih hedefi koymamakta fayda var, çünkü uzun bir yola başladın.
  3. Artık uygulamaya geçme zamanıdır. Yediklerin içerisinde sana dokunanlar olduğunu düşünüyorsan, onları diyetinden çıkart. Çoğu yetişkinde süt, guluten  intoleransı olabilir, bunları anlamak mesela çilek alerjisini anlamaktan daha zordur, çünkü tüketilen gıdaların çoğunda bulunurlar. Belki bu aşamada bir diyetisyen eşliğinde, eliminasyon (ayırma) diyetlerinden faydalanıp, hangi gıdanın sana uymadığını anlayabilirsin. Özellikle de ishal, kabızlık, ya da çeşitli bağırsak problemleri olanlar mutlaka bu aşamayı yapmalıdır. Bazı kişide birden fazla gıdaya intolerans olabilir, bu gibi durumlarda mutlaka doktor kontrolü öneriyorum.
  4. Bundan sonra yapacağın şeyler daha belirgin hale geldi. Eğer dokunan yiyecek varsa diyetinden çıkart, onun dışında her zaman yediklerinin üçte ikisini, ya da yarısını yemeye başla. Bunun kararı sana, yediğin yemeğin ve vereceğin kilonun miktarına bağlı. Gene sürdürebileceğin miktar olmasına dikkat et. Birkaç gün içinde açlıktan için süzülürse devam edemezsin.
  5. Hareketini artırmak için de kısa süreli aşırı kalori harcatan ve kolayca bıkabileceğin programlardan ziyade, yapmaktan keyif alacağın, sürdürebileceğin şeylere yönel. Özellikle yürüyüş için zaman ayır. (Bir arkadaşım kendine bir ev bisikleti alıp, her gün oynayan bir Brezilya dizisi bulmuştu, bu diziyi seyrederken pedal çevirerek, bir yılda 20 kilo verdi.) Hareket etmeden kilo verince kas kütlesi azalıyor, oysa amaç yağ kütlesini azaltmaktır.
  6. Artık beslenme ve hareket düzenini oturttun. Bundan sonra da işler kolay yürümüyor. Önce birkaç kilo veriyorsun, sonra artık veremez hale geliyorsun. Bu aşamada bazı şeyleri gözden geçirip yeniden düzene oturtmak gerekiyor. Yediklerini ve hareketini gözden geçir, yediklerini azalt, hareketini artır, ya da farklı bir hareket daha ekle. Mesela artık yürüyüş yanına haftada birkaç kez farklı bir spor ekle. İçtiğin suyu artır, kısa süreli (1-2 gün) detoks diyeti yap. En önemlisi umudunu kaybetme azimle yoluna devam et. Eğer arada yemeği fazla kaçırdıysan kendini affet, ama derhal kendine yeniden çeki düzen ver.
  7. Bu yolda yalnız yürüyeceğini unutma, belki kilo vermek için destek gurubun olabilir, ancak bir başkası senden daha çok kilo verdiyse hemen vaz geçme, her bedenin cevabı farklı olacak. Tekrar kendine hatırlat kısa sürede verilen kilolar kısa sürede geri alınıyor. Amaç kısa zamanda kilo vermek değil, kalıcı kilo vermekse bu işi uzun zamana yaymak en doğrusudur.

Son 15 ayda BMI’imi 34’ten, 28’e kadar indirmeyi başardım, amacım 26’ya inmek.

Bu kiloyu vermek için önce bir diyetisyen eşliğinde eliminasyon diyeti uyguladım. Çok kısa bir sürede bedenimin sütü istemediğini anladım, halbuki çok sever ve çok tüketirdim, şimdi artık süt içmiyorum, yoğurdu azalttım, peynir ise bolca yiyorum.

Akşam yemeklerini kaldırdım bir çeşit intermitant açlık uyguluyorum, bu benim bedenime oldukça iyi geldi. Süt dışında her şeyi yiyorum.

Her gün yürüyüş yapıyorum, bahçede çalışıyorum, yoga yapıyorum.

Uzunca bir ara (6 ay) bir kiloda takılı kaldım, inatla düzenimi devam ettirdim. Sonra bir anda yeniden kilo vermeye başladım. Şimdi gene kilo verme hızım düştü, ama kendime bir kilo hedefi belirlemiş olsam da bir zaman hedefi belirlemediğim için sorun yok.

Bu arada dışarıda yemek yememek de çok işe yaradı. Sosyal yemeklerde uzun süreli masada oturma ve sohbet arasında ne yediğinin farkında olmama gerçekten çok tehlikeli bir şey. Asıl mesele izolasyon sürecinden çıkınca, hayat alıştığımız düzene dönünce kiloyu muhafaza etmek olacak.

Şuraya eğlenceli bir şişman resim bırakayım dedim

KORONA GÜNLÜKLERİ; DÜNYADA SALGININ BİRİNCİSİ OLMUŞKEN, KENDİ DERDİMİ UNUTTUM, KRALİÇENİN DERTLERİNE GARK OLDUM.

Bu hafta itibarıyla salgın konusunda çok ilginç bir noktadayız. Her şeyden evvel Türkiye nüfusuna oranla en çok vaka sayısı olan ülke haline geldi. Yani ülkemiz salgında birinci. Bu da yetmemiş gibi Çanakkale de Türkiye’de birinci sıraya yerleşti. Şu anda haftalık vaka sayımız kabaca binde bir. Acil durumunuz yoksa hastanelere gelmeyin deniliyor. Yoğun bakımlar ise dolu durumda. Neyse ki şehrimizde aşı oranı ülke geneline göre daha yüksek. Bizim bölgedeki köylerde ve bizim köyde ilk defa hasta var. Komşu köylerimiz karantina altında, giriş çıkışı önlemek için köye giden yollara mıcır barikatları kurmuş, arkasına da araba park etmişler. Bizim köyde de vaka sayısında artış var yani biz de her an karantinaya girebiliriz.

Elbette biz kişisel önlemleri iyice artırdık,  şehre inişleri iyice kısıtladık. Bol bol açık havada yürüyüş yapıyordum, ancak april 5, sitte-i sevr soğukları bu yıl bol yağmur getirdi. Yani yürüyüş yapmak için de bahçede çalışmak için de havalar izin vermiyor. Ben de bahar temizliği yapmaya karar verdim, perdeleri filan yıkadım, yorgunluktan canım çıkıyor. Bu son günlerde Afrika’dan gelen çöl kumları üzerimize yağıyor, ancak bu gibi şeylere son bir yıl içinde artık alıştık, başımıza meteor düşüyor, aldırmıyoruz.

Gene de eski hayatlarımıza dair alışkanlıklarımıza dahil edebileceğimiz en ufak bir sürpriz, farklı bir şey için nasıl bir açlık içindeyim anlatamam.

Geçen hafta  İngiltere Kraliçesinin kocası öldü. Ben de bu haberin ve eklerinin ardını takip ederek epeyce oyalandım. Hele bir haber aklımdan çıkmadı, sosyal medyada dük acaba corona aşısından mı öldü diye bir yorum vardı. Vallahi  demek ki herkes hem virüsün hem de aşının üzerine komplo üzerine komplo teorisi üretiyor. Gerçek çizmesini giyene kadar yalan dünyayı dolanırmış, kimsecikler bilim insanlarının söylediğine inanmıyor. Bizde aşı sırası gelen her 4 kişiden biri, aşının kendisine zarar vereceğinden emin olduğu için aşılanmadı.(Daha dün, yeni teknoloji aşıdan olacağım diye beklerken hastalanarak yoğun bakıma yatan genç bir pediatristin haberini aldım.)

Evet; bence de kraliçesin kocasını aşı öldürdü, yoksa sadece 99 yaşında, daha hayatının baharında, sapasağlam (yıllardan beri  ciddi sağlık problemleri var, ama olsun o kadar kusur kadı kızında da olur) adam durduk yerde neden ölsün, değil mi?

Adam öldü, bana iş düştü. Bütün hafta; cenaze planlarını, kaçak torunun ne yapacağını, karısının törene gelip gelmeyeceğini  takip ederek gönül eğledik. Daha sonra da corona tedbirleri altında töreni seyrettik, ancak derdimiz gene ölen değildi, prensler bir araya geldiler mi, kraliçenin çantasında ne vardı, gelinler ne takmıştı gibi dedikodu malzemesi çıkabilecek ne varsa onları izlemekti.

Corona tedbirleri kapsamında  cenazede çok az sayıda katılımcı vardı, onlar da kapalı alanlarda  maske taktılar. Ancak bence törendeki kilise korosu işi bozuyordu, aralarındaki mesafe, normal konuşma mesafesine göre ayarlanmıştı. Oysa şarkı söylerken nefes daha uzağa kadar gider, yani koro elemanlarının arasındaki mesafeyi uygun bulmadım. Bu kadar dikkatle izledim, ne yalan söyleyeyim.

Neyse ben tek değilmişim, bütün gazeteler de prenslerin konuşmasından tutun, karısının gerdanlığına kadar haber yaptılar.

Kafamdaki dedikodu çarkları tıkır tıkır çalıştı,  günlerce kendi dertlerimi unutup fukara  Diana’nın gariban yetimciklerine (kazık kadar herifler)  yandım.

Aslına bakarsanız, kraliçe ve dolayısıyla İngiltere, bir zamanlar üzerinde güneşin batmadığı imparatorluğun uzantısı kraliyet sayesinde ‘The Commonwealth’ birliğin dolayısıyla muazzam bir gücü, ufacık bir adanın egemenliğinde toparlıyor.

Bence, bu korona ( taç demek) salgını bu birliğin de dolayısıyla Kraliyetin de sonunu getirebilir. Çünkü bu gibi olağanüstü haller, normal zamanlarda akla gelmeyecek çözümler ilham eder. Mesela Avusturalya ve Yeni Zelanda’nın kendilerini imparatorluktan ayrı bir ülke olarak tanımlamaları, Çanakkale savaşı sonrasıdır.

Benim içime doğduğu kadarıyla  şimdiki kraliçenin ölümünden sonra, hele de bu arada mesela Kanada ya da Avustralya gibi büyük bir ülke commonwealthdan ayrılmış ise, kraliyetin sonu gelecektir.

Aile fertlerinin, Prens Harry’e bu kadar kızgınlık göstermelerinin bence en büyük sebebi, aileden birinin (hiçbir zaman kral olmayacak, ancak gene de çok önemli birinin) kraliyet ailesinden kendi gönlü ile ayrılması, halkta kraliyetin vazgeçilmez bir şey olmadığı fikrini uyandırır diye korkmaları.

Gördüğünüz gibi bu dar zamanda, hiç başka derdim yokmuş gibi ben de kraliyet ailesi üzerine bayağı zihinsel mesai yaptım.

Aslında bu aileyi masal kahramanları gibi izlemeyen var mı bilemiyorum. Benim gençliğimde Prens Charles modaydı, çok çirkin ve çok demode bir adam olduğu için hiçbir zaman sahne ışıkları üzerinde olamadı. Ne zaman ki piyasaya Diana çıktı, kadın yıllar boyunca, yok düğünüydü, çocuklarıydı, seyahatleriydi, sevgilileriydi, yeme bozukluğuydu, mayın tarlası, AIDS hastası resimleriydi, ölümüydü derken, hepimize bir peri masalı yaşattı.

Kadında belirgin bir şekilde yıldız tozu vardı ve bu cazibesinin kaynağı da olağanüstü ayrıcalıklı yaşamına karşılık, bu dünyadan bir insan olduğunun kolayca anlaşılabilmesiydi.

Benim kanaatime göre, ondaki star ışığı şimdi ailede sadece Harry’de  var,(gerçekten artist olan karısı bile onun kadar star tozu taşımıyor). Geri kalan aile fertlerinin hepsi kendini bulunmaz Hint kumaşı sanan sevimsiz sinameki ordusu.  Yani aslında aileden sadece bir prens gitmedi, ailenin sempatik yüzü gitti.

Ne demişler, kızın varsa ölene kadar  var, oğlun varsa el kızını alana kadar var.  Bazı sosyal ilişki modelleri kişilere, ayrıcalıklara göre değişmiyor. Bence bu çocuğun evliliği de uzun sürmeyecek ama bu gün bu kadar kehanet yeter.

Boş kalan zihin şeytanın çalışma odasıymış, ben de zihin boşaltıyorum böyle.

SALGIN ARTIK İYİCE RUHLARIMIZI KARARTTI; ASLINDA BATTIM AMA BÜTÜN GAYRETİMLE KUYRUĞU HAVADA TUTMAYA ÇALIŞIYORUM.

Bir yıldan uzun süreden beri bütün dünyayı kasıp kavuran salgın, son günlerde Çanakkale’de  ciddi bir artış gösterdi. Çanakkale’de yoğun bakımlar doldu. Salgın bizim köylerimizin olduğu bölgeye de girdi. Bir yıl boyunca hiç hasta görülmeyen köylerimizde durum değişti, şimdi çevremizde hastası olmayan köy kalmadı, birkaç köy ise karantinada. Karantinaya alınan alanlara her gün yenileri ekleniyor. Zaten vaka sayıları ülke genelinde inanılmaz artış gösterdi, bütün ülke için yeniden kısmi kısıtlamalar koyuldu. Her an bizim köy için de karantina kararı çıkabilir. Şimdilik hane halkı olarak kendimizi gönüllü karantinaya aldık, zaten şehre oldukça kısıtlı iniyorduk, şimdi iyice kısıtladık.

Bu genel tablo içerisinde bir takım hayat motifleri tekrar edip duruyor. Mesela; elbette bu salgın süreci boyunca bir yandan hayat akıp gidiyor,  insanlar çeşitli hastalıklara yakalanmaya devam ediyorlar, fakat bu süreçte artık yumurta iyice kapıya dayanmadan kimse hastaneye baş vurmaya cesaret edemiyor, sonuç olarak bir çok hastalık oldukça gecikmeli tanı alıyor.

Bir başka dikkatimi çeken motif de bu süreçte mutlu haberler alma olasılığı oldukça düşük, ama bol bol hastalık haberi alıyoruz. Tanıdıklar arasında elbette bir çok kişi corona geçirdi, ancak çevremde corona dışı sebeplerle de hastalanan bir çok kişi oldu.

Felç geçiren mi ararsın, gecikmiş kanser tanısı alan mı, kalp hastalığı çıkan mı, psikiyatrik hastalık krizi geçiren mi, ne arasan var. Geçen hafta  tanıdığım gencecik bir kızcağız kalp ameliyatı sırasında hayatını kaybetti. Kuzenim tansiyonu düştüğü için gece tuvalette  düşüp kafasını çarptı. Bir arkadaşım geçici felç geçirdi…

Telefon elimden düşmüyor, sürekli birilerine teselli veriyorum ya da baş sağlığı diliyorum.

Geçen günlerden birinde bir arkadaşım bu yıl on yaş yaşlandığını söyleyince halime şükrettim ama ben de tükendiğimi hissediyorum.

Ciddi bir hastalığım yok, ama hayatıma, hemen her gün, ruh ve beden sağlığıma zarar veren yeni bir problem daha ekleniyor.

Aylardan beri tansiyon problemi çekiyorum,  bizim kızların tansiyonları yükselmesin diye tuzsuz yemek yapa yapa, tuzsuz yemeğe alıştım, oysa normalde oldukça tuzlu yerdim. Hal böyle olunca da benim tansiyon yerlerde sürünüyor, zaman zaman içim eziliyor, başımı kaldıramaz hale geldiğim oluyor. Son aylarda tansiyonum genel olarak 100/50 mmHg civarında seyrediyor en yüksek 115/60 mmHg ölçtüm. Önceleri 9’a düşünce kafam sersemliyordu, ama artık aşırı düşük tansiyona alıştım, 8/4ün altına düşmedikçe başım dönmüyor artık. Hatta bir sefer 75/35 mmHg’ye kadar düştü, o zaman bile aşırı bir rahatsızlık hissetmedim.

Kuzenime tansiyonumun kaç olduğunu söyleyince olamaz, doğru olsa şoka girmen lazım alet bozuktur dedi. Alet bozuk filan değil, kızlarınkini doğru ölçüyor,  ben temsili şoktayım dedim.

Daha bitmedi. Haftalardan beri, sağ kulağımda bitmek bilmez bir kulak uğultusu var. Sol kulağımda zaten on yılı aşkın zamandır, baro travmaya bağlı çınlama var. Sağ kulak zarım ise daha önceden çökmüş ve tüp takılması gerekmişti. Şimdi olay şu; sağ kulağım ya yeniden tüp istiyor, ya da düşük tansiyondan uğulduyor (diğer kulağımda zaten çınlama olduğu için o kulakla uğultuyu duymuyorum). Ama salgın bu durumdayken hastaneye gitmek istemiyorum. Şimdilik bildiğim usul ilaçla tedaviye çalışıyorum, bir yandan da tuzlu yiyerek tansiyonumu kontrol etme gayretindeyim.

Gene bitmedi. Uyku düzenim yine hayatımı etkileyecek derecede bozuldu, geceleri bir türlü uyuyamadığım için de sabahları feci bir baş ağrısı ve inanılmaz bir sersemlikle yataktan çıkıyorum. Hiç gözümü kırpmadığım günün ertesinde hasta gibi yatmak zorunda kalıyorum. Yıllardır, bu son haftalarda çektiğim kadar şiddetli baş ağrısı çekmemiştim. Sonunda melatonin almaya başladım ve oldukça işe yaradı. (Uyku ilaçları, beni daha beter hale getirdiği için alamıyorum.) Hiç değilse bu problem sarmalına çare bulabildim.  

Bu arada bir de son yıllarda başıma dert olan ve aylardan beri kurtulduğumu sandığım idrar yolları enfeksiyonu da yokladı.  Neyse ki tedaviyle bu dertten de kurtuldum.

Hala bitiremedim. Bir de bitmek tükenmek bilmez kas ve eklem ağrıları çekiyorum. Bütün yıl boyunca sırtım, omuzlarım özellikle de belim neredeyse her gün tutuldu. Bunların hep psikolojik kaynaklı olduklarını düşünüyorum ve  mekanik masaj ve yoga ile epeyce üstesinden gelebildim. Her iki dizim, omuzlarım, ayaklarım, bir eklemim birinin ağrısı bitmeden diğeri ağrımaya başlıyor.  Bir eklemim ağrımaya başlayınca da aylarca ağrısı geçmiyor. Daha önce çektirdiğim MR’ların hiç birinde bursit dışında bir şey çıkmadı.

Sonuç olarak idrar yolları enfeksiyonu hariç, bütün şikayetlerimin  psikolojik bir alt yapısı olduğuna inanıyorum. Öyle kendimi dinleyip dertlerime sarılıp yaşamıyorum, internette bulduğum her eğitime katılıyor, her gün yürüyor, bahçede çalışıyor ve kafamı bir şeylere takmamaya gayret gösteriyorum.

Gene de tuhaf şeyler düşünüyorum. Örnek mi istiyorsunuz; mesela gençler ve çocuklar okula gitmiyorlar, arkadaşlarından uzaklar, peki bunların hali ne olacak. Normalde çalışma arkadaşını, ortağını arkadaşlarının arasından seçersin. İş kuracaksın, ortak aramazsın bile, mutlaka güvendiğin bir okul kankan vardır, birlikte hayata atılırsınız. Evde okumak ne kadar olur, belki teorik bilgiyi alırsın, ama ya sosyal ilişkiler ne olacak,  vallahi bilmiyorum.

Zaman ilerleyecek ve bu sürecin kendi hayatlarımız üzerindeki etkilerini göreceğiz. Tabii şimdilik en önemli konu hastalığa yakalanmamaya, şok, mok demeden hayatta kalmaya çalışmak.

Show Buttons
Hide Buttons